ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
The Medical Bulletin of Sisli Etfal Hospital - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 56 (2)
Volume: 56  Issue: 2 - 2022
1.Frontmatters

Pages I - V

REVIEW ARTICLE
2.Substernal Goiter: From Definitions to Treatment
Mehmet Taner Unlu, Nurcihan Aygun, Mehmet Kostek, Adnan Isgor, Mehmet Uludag
doi: 10.14744/SEMB.2022.30806  Pages 167 - 176
Multinodüler guatrın (MNG) torasik giriş yoluyla mediasten içine doğru büyümesi veya direk olarak mediasten içindeki ektopik tiroid dokuları Substernal Guatr (SG) olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu tanım ile ilgili literatürde net bir konsensus bulunmamaktadır.
Literatürde SG için bir çok tanım bulunmaktadır. Çoğu tanım birbirine benzer veya örtüşmektedir. Tiroid normal anatomik pozisyonda, boyunda torasik girişin süperiorunda yerleştiğinden, onun torasik girişin aşağısına inip mediastinal organlarla komşu olması ile ilgili tanımlardan klinik kullanımı en basit olan tercih edilmelidir. Amerikan Tiroid Birliği (ATA) kılavuzunda SG; supin pozisyonda boynu hafif ekstansiyonda olan hastada klinik veya radyolojik olarak tiroidin sternal çentiği veya klavikulayı geçmesi olarak tanımlanmıştır.
SG’lar orijinine göre primer veya sekonder olarak sınıflandırılabilir. Ayrıca servikal tiroid bezinin mediastene doğru büyümesinden oluşan primer SG ve ektopik mediastinal kitle olarak tanımlanan sekonder SG’nin birlikte büyümesinden ortaya çıkan SG’lar da bulunmaktadır. Biz bu tür SG’ların mikst SG olarak tanımlanmasını uygun bulmaktayız ve bu yazıda da bu şekilde tanımladık.
Etyoloji ve etyopatogenezi servikal guatrla aynı olan bu hastalıkta bazı anatomik faktörler sebebiyle tiroid bezinin mediastene inmesi fizyopatolojiyi açıklamaktadır. Lokalizasyonu itibariyle mediastinal majör vasküler yapılara, trakea ve özefagusa yaptığı bası semptomları SG’ların semptom ve bulgularına sebep olmaktadır.
Ayrıca SG’ların olası malignite riski ve hipertiroidi ile ilişkisi uzun zamandır tartışılmakta ve yapılacak tedavi endikasyonlarını ve yöntemini etkilemektedir.
Biz de bu çalışmamızda literatürde güncelliğini koruyan SG’ların tanımları, sınıflandırması, fizyopatolojisi, tanı için kullanılan laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerini, SG’ın hipertiroidi ve malignite ile ilişkisini ve kısaca tedavi yöntemlerini güncel literatür bilgileri ışığında değerlendirmeyi amaçladık. (SETB-2022-06-162)
The enlargement of multinodular goiter into the mediastinum through the thoracic inlet or ectopic thyroid tissues directly in the mediastinum is defined as Substernal Goiter (SG). However, there is no clear consensus in the literature on this definition. There are many definitions for SG in the literature. Most definitions are similar or overlapping. Since the thyroid is located in the neck above the thoracic inlet in its normal anatomical position, the simplest clinical definition should be preferred among the definitions regarding its descent below the thoracic inlet and adjacent to the mediastinal organs. In the American Thyroid Association guideline, SG is defined as clinical or radiological protrusion of the thyroid gland over the sternal notch or clavicle in a patient with a slightly extended neck in the supine position. SGs can be classified as primary or secondary according to their origins. In addition, there are combined SGs resulting from the enlargement of the primary SG, which is the growth of the cervical thyroid gland toward the mediastinum, and the secondary SG, which is defined as an ectopic mediastinal mass, together. We find it appropriate to define such SGs as mixed SGs. In this disease, which has the same etiology and etiopathogenesis as cervical goiter, the descent of the thyroid gland into the mediastinum due to some anatomical factors explains the physiopathology. Compression symptoms of mediastinal major vascular structures, trachea, and esophagus cause the symptoms and findings of SGs due to its localization. In addition, the relationship of SGs with possible malignancy risk and hyperthyroidism affecting the indications and methods of treatment has been discussed for a long time. In this study, we aimed to evaluate the definitions, classification, physiopathology, laboratory and imaging methods used for diagnosis, the relationship of SG with hyperthyroidism and malignancy, and briefly the treatment methods, according to the current studies from literature.

3.Multidetector Computer Tomography Angiography Protocol in the Context of Transcatheter Aortic Valve Implantation
Esra Belen, Huseyin Ozkurt, Ugur Yanc
doi: 10.14744/SEMB.2022.90836  Pages 177 - 181
Transkateter aort implantasyonu uygun aort kapağı belirlenerek değişimi gerçekleştirilen kapalı cerrahi bir işlemdir. Aort kökü, aort kapağı ölçümleri bunların dışında aort ağacının, koroner damarların, femoral, subklaviyan arterlerin ölçümleri kritik öneme sahiptir. TAVI işleminde hastaya yerleştirilecek kapağın boyutları Bilgisayarlı Tomografi yöntemi ile belirlenir. Koroner skorlaması ve koroner arterlerin TAVI görüntülemesine dahil edilmesi için uygun protokoller seçilmeli ve çekimden sonra koroner arterlerin Curved MPR, VRT gibi görüntüleri işlenmeli ve bu görüntüler işlemi yapacak hekime rehberlik edecek şekilde hazırlanmalıdır. Görüntülemede kullanılacak cihaz, en az 64 MCDT kesitli bir tomografi cihazı olmalıdır. EKG tetikleme kullanan bu çekimler için iki yöntem vardır. Bu yöntemler şunlardır: Retrospektif Tarama ve Prospektif taramadır. TAVI görüntüleme için Bolus İzleme yöntemi, kullanılabilecek en doğru kontrast verme yöntemlerinden biridir. Otomatik doz kalibrasyonu kullanılır. Yöntemin günden güne başarısı ile hekimlere yöntem sırasında rehberlik eden "Bilgisayarlı Tomografi de TAVI’nin” önemi artmıştır. (SETB-2022-03-060)
Transcatheter aortic valve implantation is a procedure in the context of non-suitable for open surgery. Measurements of aortic root width, aortic valve surface area, and measurements of the aortic tree, coronary vessels, femoral, and subclavian arteries are of critical importance. In the TAVI procedure, the dimensions of the valve to be placed on the patient are determined by the computed tomography method. Appropriate protocols should be selected for coronary scoring and inclusion of coronary arteries in TAVI imaging and after the shooting, images of coronary arteries such as curved MPR and VRT should be processed, and these images should be prepared to guide the physician who will perform the procedure. The device to be used in imaging must be a tomography device with at least 64 MCDT sections. There are two methods for these shots using ECG triggering. These methods are as follows: Retrospective scan and prospective scan. Bolus tracking method for TAVI imaging is one of the most accurate contrast giving methods that can be used. Automatic dose calibration is used. With the success of the method day by day, the importance of “Computerized Tomography TAVI,” which guides physicians during the method, has increase.

ORIGINAL RESEARCH
4.Usefulness of the SYNTAX Score II to Predict In-Hospital and Long-Term Mortality in ST-Segment Elevation Myocardial Infarction Patients Undergoing Primary Percutaneous Coronary Intervention
Betul Balaban Kocas, Gokhan Cetinkal, Cuneyt Kocas, Sukru Arslan, Okay Abaci, Yalcin Dalgic, Ozgur Selim Ser, Servet Batit, Ahmet Yildiz, Sait Mesut Dogan
doi: 10.14744/SEMB.2021.33410  Pages 182 - 188
Amaç: SYNTAX II skoru’nun (SS-II) prognostik önemi kronik koroner sendromlu hastalarda iyi bilinmektedir. Bununla birlikte, primer perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan ST-segment yükselmeli miyokard enfarktüsü (STYMI) hastalarında mortaliteyi öngörme yeteneği belirsizliğini koruyor. Bu nedenle, primer PKG uygulanan STYMI hastalarında SS-II'nin prognostik doğruluğunu araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Primer PKG ile tedavi edilen 743 STYME hastası geriye dönük olarak analiz edildi. Çalışma popülasyonu SS-II'ye göre üç gruba ayrıldı ve SS-IIDÜŞÜK ≤ 22,5 (n = 245), 22,5 < SS-IIORTA ≤ 31 (n = 243) ve SS-IIYÜKSEK > 31 (n = 255) olarak tanımlandı. Hastane içi ve uzun süreli mortalite, çalışmanın klinik sonlanım noktaları olarak tanımlandı.
Bulgular: Hastane içi mortalite (%15 - %0,4 - %0,8, p<0,001) ve takip sırasında tüm nedenlere bağlı ölüm (%32,2 - %6,6 - 2, %9, p<0,001) SS-IIYÜKSEK grubunda, diğer iki grupla karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha yüksekti. Ayrıca Kaplan-Meier analizi, SS-II > 31 grubunun önemli ölçüde daha yüksek ölüm insidansına sahip olduğunu gösterdi (p [log-rank] < 0.001). SS-II > 31, tüm nedenlere bağlı mortalitenin bağımsız bir öngördürücüsü olarak tanımlandı (Hazard oranı 5,22 %95 güven aralığı 2,11–12,87 p<0,001). Tüm nedenlere bağlı ölüm için SS-II, anatomik ve lojistik klinik SS, modifiye Yaş-Kreatinin-Ejeksiyon Fraksiyonu (ACEF) skoru ve GRACE skorlarının ROC analizinden elde edilen eğri altında kalan alan değerleri sırasıyla 0.82, 0.71, 0.81, 0.82 ve 0.82 idi. (tümü için p < 0,001)
Sonuç: SS-II’nin, p-PKG uygulanan STYME hastalarında hastane içi ve uzun dönem mortalite için artan bir tahmin yeteneğine sahiptir. (SETB-2021-11-322)
Objectives: The prognostic significance of SYNTAX Score II (SS-II) is well-known in patients with chronic coronary syndromes. However, its predictive ability for mortality in ST-segment elevation myocardial infarction (STEMI) patients undergoing primary percutaneous coronary intervention (p-PCI) remains unclear. Therefore, we aimed to investigate the prognostic accuracy of SS-II in STEMI patients who underwent p-PCI.
Methods: A total of 743 STEMI patients treated with p-PCI were retrospectively analyzed. Study population was divided into three groups according to SS-II and defined as SS-IILOW ≤22.5 (n=245), 22.5 <SS-II MID ≤31 (n=243) and SS-II HIGH >31 (n=255). In-hospital and long-term mortality at long-term follow-up were defined as clinical endpoints of the study.
Results: The incidence of in-hospital (15% vs. 0.4% vs. 0.8%, p<0.001) and all-cause mortality (32.2% vs. 6.6% vs. 2.9%, p<0.001) were significantly higher in SS-IIHIGH group compared with the other two groups. In addition, Kaplan–Meier analysis showed statistically significantly increased incidence of death in SS-II > 31 group (P [log-rank] <0.001). SS-II >31 was defined as an independent predictor of all-cause mortality (hazard ratio 5.22 95% confidence interval 2.11–12.87 p<0.001). Area under the curve values derived from ROC analysis to evaluate the predictive accuracy of SS-II, anatomical and clinical SS, modified ACEF score, and Global Registry of Acute Coronary Events risk scores for all-cause mortality were 0.82, 0.71, 0.81, 0.82, and 0.82, respectively (p<0.001).
Conclusion: SS-II has an increased predictive ability for in-hospital and long-term mortality in STEMI patients undergoing p-PCI.

5.Favipiravir Experience in COVID-19 Patients at a Tertiary Center Intensive Care Unit
Sultan Acar Sevinc, Ayse Surhan Cinar, Nermin Balta Basi, Seyhan Metin, Tugba Yucel, Serkan Islamoglu, Mustafa Altinay, Haci Mustafa Ozdemir
doi: 10.14744/SEMB.2021.35902  Pages 189 - 195
Amaç: COVID-19 nedeni ile Yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatarak favipiravir ve lopinavir-ritonavir ile tedavi edilen hastalarda YBÜ ve hastane mortalitesinin karşılaştırılmasıdır.
Metot: 10 Mart ve 10 Mayıs 2020 arasında YBܒye yatan COVID-19’lu hastaların verileri geçmişe yönelik toplanmıştır. Favipiravir ve lopinavir-ritonavir alan hastalar arasında laboratuvar verileri, klinik özellikler, YBÜ ve hastane mortalitesi, YBÜ ve hastanede kalış süresi karşılaştırılmıştır.
Bulgular: Toplam 100 hastanın verisi incelenmiştir. Hastaların %85’inde favipiravir, geri kalanında lopinavir-ritonavir kullanmıştır. Her iki grubun klinik ve laboratuvar verileri benzerdir. Favipiravir alan hastaların hastane yatış süresi 16 (9-24) gün iken lopinavir-ritonavir alanlarınki 8.5 (5-12.5) gündür (p=0.002). YBÜ yatış süresi favipiravir ve lopinavir-ritonavir alan hastalarda sırası ile 8 (5-15) ve 4 (3-9) gündür (p=0.011). YBÜ mortalitesi favipiravir için %65.9, lopinavir-ritonavir için %80’dir (p=0.002). Hastane mortalitesi favipiravir ve lopinavir-ritonavir için sırası ile % 67.1 ve % 80’dir (p=0.001).
Sonuç: Favipiravir ile tedavi edilen hastaların mortalitesi lopinavir-ritonavir ile tedavi edilenlerden azdır. Favipiravirin etkisinden emin olunabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. (SETB-2021-07-212)
Objectives: The aim of this study was to compare intensive care unit (ICU) and overall hospital mortality in patients treated with favipiravir and lopinavir-ritonavir for COVID-19.
Methods: Data were collected retrospectively between March 10 and May 10, 2020, from patients’ records admitted to ICU due to COVID-19. Laboratory data, clinical characteristics, ICU and hospital mortality, ICU and hospital length of stay were compared in patients treated with favipiravir and lopinavir-ritonavir.
Results: A total of 100 patients’ data were investigated. Favipiravir was used as the treatment for 85% of patients, with the rest treated with lopinavir-ritonavir. Clinical and laboratory data of both antiviral treatment groups were similar. Length of hospital stay was 16 (9–24) days with favipiravir and 8.5 (5–12.5) days with lopinavir-ritonavir (p=0.002). Length of ICU stay for favipiravir and lopinavir-ritonavir groups were 8 (5–15) days and 4 (3–9) days, respectively (p=0.011). ICU mortality was 65.9% for the favipiravir and 80% for lopinavir-ritonavir (p=0.002). Hospital mortality for favipiravir and lopinavir-ritonavir was 67.1% and 80%, respectively (p=0.001).
Conclusion: The mortality in patients treated with favipiravir was less than patients treated with lopinavir-ritonavir. Favipiravir needs more attention and trials for its effect to be confirmed.

6.Evaluation of Peripapillary and Macular Vascular Flow Changes with OCT-A in Patients with Superficial Optic Disk Drusen
Ibrahim Cagri Turker, Saniye Uke Uzun, Ceylan Uslu Dogan, Burcu Dirim, Emine Betul Akbas Ozyurek, Sumeyra Keles Yesiltas, Dilek Guven
doi: 10.14744/SEMB.2021.07348  Pages 196 - 201
Amaç: Yüzeyel optik disk druseni (ODD) olan erişkin hastalar ile sağlıklı erişkinler arasında, optik koherens tomografi anjiyografi (OKT-A) ile değerlendirilen peripapiller ve makuler vasküler akım değişikliklerini karşılaştırmak.
Gereç ve Yöntemler: Bu retrospektif çalışmaya nörooftalmoloji birimimizde takip edilen 22 yüzeyel ODD hastasının 44 gözü ve rutin oftalmolojik muayene için kliniğimize başvuran 27 sağlıklı bireyin 54 gözü dahil edildi. Üst, alt, nazal ve temporal radyal peripapiller kapiller pleksus (RPK) damar yoğunluğu (DY) değerleri; üst, alt, nazal ve temporal parafoveal ve foveal bölge yüzeyel kapiller pleksus (YKP) ve derin kapiller pleksus (DKP) DY değerleri; koryokapillaris akım alanı ve foveal avasküler zon (FAZ) alanı OKT-A ile değerlendirildi.
Bulgular: Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. ODD'li olgularda temporal RPK DY değerlerinde anlamlı bir azalma olurken (p = 0.02), diğer kadranlarda anlamlı bir fark saptanmadı. Gruplar arasında parafoveal bölge 4 kadran, foveal YKP ve DKP DY değerlerinde veya foveal avasküler zon ölçümlerinde anlamlı farklılık bulunmazken, koryokapillaris akım alanı değerleri çalışma grubunda anlamlı olarak yüksekti (p = 0,012).
Sonuçlar: Sonuçlarımız, yüzeyel ODD'li olgularda RPK temporal kadran DY değerlerinde azalma ve koryokapillaris akım alanında artış olduğunu gösterdi. ODD'nin optik sinir başı ve makula perfüzyonu üzerindeki etkilerini değerlendirmek ve altta yatan mekanizmaları ve ikincil komplikasyonları anlamak için daha geniş vaka serileri ile daha uzun takip süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. (SETB-2021-05-139)
Objectives: The purpose of this study was to compare the peripapillary and macular vascular flow changes between healthy adults and adult patients with superficial optic disk drusen (ODD), as evaluated by optical coherence tomography angiography (OCT-A).
Methods: In this retrospective study, 44 eyes of 22 patients with superficial ODD followed-up in our neuro-ophthalmology unit and 54 eyes of 27 healthy individuals admitted to our clinic for routine ophthalmological examination were included in the study. The superior, inferior, nasal, and temporal radial peripapillary capillary plexus (RPC) vessel density (VD) values; superior, inferior, nasal, and temporal parafoveal and foveal region superficial capillary plexus (SCP) and deep capillary plexus (DCP) VD values; and choriocapillaris flow (CCF) area and foveal avascular zone area were evaluated by OCT-A.
Results: There was no statistically significant difference between groups in terms of age and sex. While there was a significant decrease in the temporal RPC VD values in cases with ODD (p=0.02), no significant difference was observed in other quadrants. No significant differences in either parafoveal zone four quadrant, foveal SCP and DCP VD values, or foveal avascular zone measurements were found between groups, while CCF area values were significantly higher in the study group (p=0.012).
Conclusion: Compared to healthy controls, our results showed a decrease in the RPC temporal quadrant VD values, and an increase in CCF area in cases with superficial ODD. To evaluate the effects of ODD on optic nerve head and macular perfusion, and to understand its underlying mechanisms and secondary complications, longer follow-up studies with larger case series are needed.

7.Frequency and Clinical Significance of Incidental Findings Detected in Internal Acoustic Canal Magnetic Resonance Imaging of Patients with Audiovestibular Symptoms
Nebil Eker, Ozan Karatag, Mustafa Resorlu, Sule Ozer, Esen Eker, Oguz Guclu, Huseyin Ozkurt
doi: 10.14744/SEMB.2021.85353  Pages 202 - 211
Amaç: Audiovestibuler semptomlar nedeniyle tetkik edilen hastaların çok azında bu semptomlarla ilişkili retrokoklear bir patoloji saptanır. Bu hastaların, internal akustik kanal manyetik rezonans görüntülemelerinin (IAK-MRG) çoğu ya tamamen normaldir ya da eşlik eden rastlantısal bulguları (RB) içerir. Çalışmamızın amacı, IAK-MRG'lerde, olası retrokoklear lezyonlarla birlikte RB’lerin varlığını ve sıklığını ortaya koymak ve bu RB'lerin klinik önemini vurgulayarak, saptandıklarında nasıl bir klinik yaklaşımda bulunulması gerektiğini tartışmaktır.
Yöntem: 374 olgunun IAK-MRG tetkiklerinin retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirilmiştir.
Bulgular: Cinsiyet dağılımı: 201 erkek, 173 kadın. Yaş aralığı: 2-82 yıl. Yetmiş iki olgunun MRG tetkiki (%19.25) tamamen normaldi. On beş olguda (%4.01) sadece pontoserebellar açı bulguları (PSAB) saptandı. Elli yedi olguda (%15.24) PSAB ve RB varlığı birlikteydi. MRG’lerin 230'unda (%61.50) sadece RB mevcuttu. Tüm IAK-MRG'lerde RB insidansı %76.74 idi (374 olgunun 287'sinde). Otuz dört olguda (%9.09) klinik ileri değerlendirme ve inceleme gerektirebilecek kritik bulgular mevcuttu. Olguların 253’ünde (%67.65) ise, daha ileri inceleme gerektirmeyen RB'ler gözlendi.
Sonuç: IAK-MRG ile, PSAB’ye benzer semptomlara yol açabilecek, çok çeşitli RB’ler saptanabilir. Ve ne yazık ki bu RB’lerin bazıları ciddi klinik önem arz edebilir. Hastalarından IAK-MRI tetkiki isteyen tüm klinisyen hekimler, bu audiovestibuler semptomların, işitsel yolun herhangi bir yerinde, RB olarak ortaya çıkabileceğini ve klinik yaklaşımda nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini iyi bilmelidir. (SETB-2021-06-192)
Objectives: Retrocochlear pathology associated with audiovestibular symptoms is detected in very few of the patients, and most of the internal acoustic canal magnetic resonance imaging examinations (IAC-MRIs) are either completely normal or include accompanying incidental findings (IFs). The aim of our study is to reveal the presence and frequency of IFs in IAC-MRIs, together with retrocochlear lesions. In addition, we intend to emphasize the clinical importance of these IFs.
Methods: A retrospective analysis of 374 serial IAC-MRI scans.
Results: Gender distribution: 201 males and 173 females. Age range: 2–82 years. Seventy-two scans (19.25%) were totally normal. Fifteen scans (4.01%) demonstrated only pontocerebellar angle findings (PCAFs). The presence of PCAF and IF was together in 57 scans (15.24%). In 230 (61.50%) of the scans, only IFs were present. The incidence of IFs in all IAC-MRIs was 76.74% (287 of 374). Critical findings that may require clinical further evaluation and examination were present in 34 scans (9.09%). IFs that did not require further examination were observed in 253 scans (67.65%).
Conclusion: Various IFs can be detected with IAC-MRI that may cause similar symptoms with PCAF. And unfortunately, some of these IFs may be of very high clinical importance. All referral clinicians should know well that these audiovestibular symptoms can appear as IFs anywhere in the auditory pathway, and how they should be followed in their clinical approach.

8.Long-Term Effects of Metal-on-Metal Cobalt-Chromium-Containing Prostheses Used in Total Knee Arthroplasty on Hearing and Tinnitus
Ozan Ozdemir, Alican Baris, Abdurrahman Cagliyan, Ozgur Yigit
doi: 10.14744/SEMB.2022.22587  Pages 212 - 219
Amaç. Total diz artroplastisinde kullanılan metal yüzeyli Kobalt-Krom içerikli protezlerin işitme ve kulak çınlaması üzerine uzun dönemli etkilerini belirlemeyi amaçladık.
Yöntem. 5 yıldan uzun süredir Kobalt-Krom içeren total diz protezi kullanan 44 hasta ve benzer demografik özelliklere sahip implant uygulanmamış 44 hasta olmak üzere otoskopik muayenesi ve kan B12 düzeyi normal olan toplam 88 hasta, rastgele seçilmiş ve çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılımcılar saf ses odyometrisi, distorsiyon product otoakustik emisyon (DPOAE), tinnitus handikap envanteri ve tinnitus reaksiyon anketi ile değerlendirildi ve iki grup karşılaştırıldı.
Bulgular. 88 hastanın yaş ortalaması 67,22±10,4 yıl, en az 5 yıl önce total diz artroplastisi uygulanan 44 hastanın yaş ortalaması 72.89±7.18 yıl idi. Bu hastaların %75'inde bilateral protez vardı ve ortalama protez süresi 11.00±5.08 yıl (5-25 arası) idi. Protezli ve protezsiz hasta grupları karşılaştırıldığında, işitme ve kulak çınlaması açısından iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı. (p>0.05).
Sonuç. Çalışmamızda metal yüzeyli Kobalt-Krom total diz protezlerinin uzun süreli kullanımının sanılanın aksine ototoksik etkisinin olmadığını gözlemledik. Ayrıca protez süresinin uzamasının veya bilateral cerrahi geçirmenin işitme ve kulak çınlamasını kötüleştirmediğini bulduk. (SETB-2022-04-097)
Objectives: We aimed to determine the long-term effects of metal-on-metal (MoM) cobalt (Co)-chromium-containing prostheses used in total knee arthroplasty (TKA) on hearing and tinnitus.
Methods: A total of 88 patients with the normal otoscopic examination and normal blood B12 levels, consisting of 44 patients who had been using MoM Co-chromium-containing total knee prosthesis for more than 5 years, and 44 non-implanted patients with similar demographic characteristics, were randomly selected and included in the study. Patients with previous ear surgery, chronic middle ear disease, or conductive hearing loss were excluded from the study. All participants were evaluated with pure-tone audiometry (PTA), distortion product otoacoustic emission (DPOAE), tinnitus handicap inventory (THI), and tinnitus reaction questionnaire (TRQ).
Results: The mean age of the 88 patients was 67.22±10.4 years. The mean age of 44 patients who underwent TKA at least 5 years ago was 72.89±7.18 years, 75% of these patients had bilateral prostheses, and the mean prosthesis duration was 11.00±5.08 years (range 5–25). The two groups were compared statistically using PTA, DPOAE, THI, and TRQ scores. When the patient groups with and without prostheses were compared in terms of hearing and tinnitus, we did not find a significant difference between the two groups (p>0.05).
Conclusion: In our study, we observed that the long-term use of MoM Co-chromium total knee prostheses did not have an ototoxic effect, contrary to what was believed. We also found that prolonged prosthesis duration or undergoing bilateral surgery did not worsen hearing and tinnitus.

9.Pleth Variability Index-Based Goal-Directed Fluid Management in Patients Undergoing Elective Gynecologic Surgery
Gulseren Yilmaz, Aysu Akca, Huseyin Kiyak, Esra Can, Alev Aydin, Ziya Salihoglu
doi: 10.14744/SEMB.2021.81073  Pages 220 - 226
Amaç: Jinekolojik cerrahide pleth değişkenlik indeksine (PVI) dayalı hedefe yönelik sıvı yönetiminin (GDFM) yararlılığına ilişkin veriler eksiktir. Bu çalışmanın amacı, PVI (pleth değişkenlik indeksi) temelli hedefe yönelik sıvı yönetimi (GDFM) ile geleneksel sıvı yönetiminin (CFM) jinekolojik cerrahi geçiren hastalarda intraoperatif hemodinamik değişiklikler ve laktat düzeyleri üzerindeki etkisini karşılaştırmaktır.
Gereç ve Yöntemler: Bu randomize, kontrollü çalışma, elektif jinekolojik cerrahi geçiren 70 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Denekler rastgele olarak CFM veya GDFM'ye atandı. Hemodinamik veriler ve arteriyel kan gazı analizinin sonuçları ve infüze edilen toplam sıvı miktarı ameliyat boyunca birer saatlik aralıklarla kaydedildi.
Bulgular: Toplam sıvı miktarı, GDFM grubuna göre CFM grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p <0.001). Cerrahinin 2. saatinde kaydedilen ortalama arter basıncı, GDFM grubuna göre CFM grubunda anlamlı derecede düşüktü (p = 0.047). GDFM grubunda bazal ve 2. saat laktat seviyeleri arasında anlamlı bir fark bulunmazken, CFM grubunda laktat seviyesi başlangıçtan 2. saate anlamlı olarak arttı (p = 0.010).
Sonuçlar: Jinekolojik cerrahi geçiren hastalarda PVI tabanlı GDFM uygulaması, CFM'ye göre daha iyi intraoperatif hemodinamik stabilite ve daha düşük laktat seviyeleri sağlar. (SETB-2021-01-012)
Objectives: Data concerning the usefulness of pleth variability index (PVI)-based goal-directed fluid management (GDFM) in gynecologic surgery is limited.
This study purposed to compare the impact of PVI-based GDFM to conventional fluid management (CFM) on intraoperative hemodynamics and lactate levels in subjects undergoing gynecologic surgery.
Methods: This randomized and controlled trial was conducted on 70 patients undergoing elective gynecologic surgery. Subjects were randomly assigned to CFM or GDFM. Hemodynamic data and results of the arterial blood gas analysis, and total amount of the fluid infused were recorded throughout the surgery at 1-h intervals.
Results: The amount of the total fluids was significantly higher in the CFM group compared to that of the GDFM group (p<0.001). Mean arterial pressure recorded at the 2nd h of the surgery was significantly lower in the CFM group compared to that of the GDFM group (p=0.047). While there were no significant differences between the baseline and the 2nd h lactate levels in the GDFM group, the lactate level significantly increased from baseline to the 2nd h in the CFM group (p=0.010).
Conclusion: Implementation of PVI-based GDFM provides better intraoperative hemodynamic stability and lower lactate levels compared to the CFM in subjects undergoing gynecologic surgery.

10.Factors Affecting Bile Complications After Liver Transplantation: Single-Center Experience
Murat Sevmis, Elbrus Zarbaliyev, Hakan Yildiz, Utku Alkara, Sema Aktas, Sinasi Sevmis
doi: 10.14744/SEMB.2021.17362  Pages 227 - 231
Giriş: Bu çalışmada, kendi merkezimizde canlıdan ve kadavradan yapılan karaciğer nakillerinde bilyer komplikasyonları etkileyen cerrahi teknik ve biyokimyasal parametreleri araştırmayı amaçladık.
Yöntem: Bu çalışmaya, Ocak 2018 - Ocak 2020 tarihleri arasında XXX Hastanesi organ nakli merkezinde karaciğer nakli yapılan 141 hasta dahil edildi. Hastalar, 12-24 ay boyunca izlendi. Bu çalışmamızda, hastalar geriye dönük olarak incelendi. Safra yolu komplikasyonlarına neden olabilecek faktörler ve komplikasyonlara yönelik tedavi modaliteleri incelendi.
Bulgular: Bu çalışmada, 124 canlı donörden ve 17 kadavradan karaciğer nakil işlemi gerçekleşti. Yirmi üç hasta 18 yaşın altındaydı. Toplam 39 safra komplikasyonunun sadece yedisi ameliyat edildi. Safra komplikasyonu olan hastalarda sağ greft bulunma oranı daha yüksekti (p < 0,05). Sol, sol lateral ve tüm greft varlığı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (sırasıyla p = 0,561, p = 0,172 ve p = 0,057). Biliyer komplikasyon grubunda çift biliyer anastomoz daha yüksek bulundu ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p = 0,086).
Sonuç: Biliyer komplikasyonlar, özellikle sağ lobdan alınan karaciğer nakillerinde yaygındır. Erken teşhis ve uygun tedavi yaklaşımı ile önemli hasta sağkalımı sağlanabilir. (SETB-2021-06-184)
Objectives: In this study, we aimed to investigate the surgical technique and biochemical parameters that affect biliary complications in liver transplants from live and cadaver in our center.
Methods: In this study, 141 patients who underwent liver transplants at Istanbul Yeni Yüzyıl Universty Gaziosmanpaşa Hospital organ transplant center between January 2018 and January 2020 were included in the study. The patients were monitored for 12–24 months. The patients included in the present study were examined retrospectively. Factors that may cause biliary tract complications and treatment modalities for complications were examined.
Results: In this study, liver transplantation from 124 living donors and 17 cadavers was performed. Twenty-three patients were under the age of 18. Only seven of 39 biliary complications were operated on. The rate of finding the right graft in patients with biliary complications was higher (p<0.05). There was no statistically significant difference between the groups concerning left, left lateral, and whole graft presence (p=0.561, p=0.172, and p=0.057, respectively). Double biliary anastomosis was to be higher in the biliary complication group, but there was no statistically significant difference (p=0.086).
Conclusion: Biliary complications are common, especially in liver transplants taken from the right lobe. Significant patient survival can be achieved with an early diagnosis and an appropriate treatment approach.

11.Can Percutaneous Internal Ring Suturing Procedure Take the Place of Open Method in the Surgical Treatment of Girls with Inguinal Hernia?
Melih Akin, Mesut Demir, Meltem Kaba, Nihat Sever, Ali Ihsan Dokucu
doi: 10.14744/SEMB.2021.59375  Pages 232 - 237
Amaç: Minimal invaziv cerrahide deneyimli kliniklerde, kız çocuklarında kasık fıtığı (KF) tedavisinde “perkütan internal ring suturing (PIRS)” tekniği uygulaması artmaktadır. Bizim çalışmamızın amacı; kız çocuklarında KF tedavisinde, laparoskopik yapılan PIRS prosedürü ile açık yöntemin sonuçlarının karşılaştırılması.
Metod: Çalışmamızda 2012-2017 yılları arasında KF nedeniyle opere edilen kız hastaların sonuçlarını geriye dönük olarak değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirme yapıldı.
Bulgular: KF nedeniyle 293 kız çocuğu kliniğimizde opere edildi. PIRS prosedürü 164 hastaya uygulandı ve grup 1 olarak isimlendirildi. Grup 1’in 73’üne sağ, 26’sına sol, 65’ine (%39.6) iki yanlı KF onarımı yapıldı. Bu 65 hastanın, ameliyat öncesi değerlendirmesinde 16’sında sadece sağ 11’ine de sol KF mevcuttu. Açık cerrahi 129 hastaya uygulandı ve grup 2 olarak isimlendirildi. 78’ inde sağ, 38’ inde sol ve 13’ ünde (%10) iki yanlı KF mevcuttu. Grup 1 de 7, grup 2 de 21 hastada fallop tüp kayması mevcuttu (p<0.001). Over kayması grup 1 de 7, grup 2 de 16 hastada mevcuttu (p<0.015). Fıtık tekrarı grup 1 de bir hastada gelişti (p>0.05).
Sonuçlar: PIRS yapılırken yapılan laparoskopik değerlendirmede yüksek oranda iki taraflı kasık fıtığı tanısı koyma ihtimali halen bu yöntemin bir problemi, ama çalışmamızda iki taraflı PIRS uygulaması sonucu komplikasyonlarda artış gelişmedi. Açık ameliyatta yüksek olan over kaymasındaki artış, PIRS yönteminde görülmedi, bunun sebebi açık ameliyatta fıtık kesesinin çekilmesine bağlı olabilir. PIRS yöntemi yapılırken, iç inguinal kanal çevresinde gelişen hematom, ameliyatın laparoskopik bitirilmesi için ciddi bir problem. Çalışmamızda cerrahların seçiminin PIRS yönünde olduğu da görüldü. Ek olarak, PIRS yaklaşımı iç genital organlar için daha koruyucu yöntem olarak görünüyor ama bu konuda yeni çalışmaların yapılması gerekli. (SETB-2021-06-164)
Objectives: Percutaneous internal ring suturing (PIRS) method for inguinal hernia (IH) repair in girls is increasingly used in clinics especially experienced in minimal invasive surgery. We aimed to evaluate and compare our results of laparoscopic PIRS and the open procedure for IH repair in girls in our series.
Methods: We retrospectively evaluated female patients in our pediatric surgery clinic who underwent IH surgery between 2012 and 2017 and results were assessed statistically.
Results: We identified 293 girls operated in our clinic with IH. In 164 of them, PIRS procedure (group 1) was performed; 73 had right, 26 had left, and 65 (39.6%) had bilateral IH. Among these 65 patients, 16 had only right and 11 had only left IH according to preoperative examination, which turned out to be bilateral during laparoscopy. In the open surgery group (Group II), there were 129 patients. Seventy-eight patients had right, 38 had left, and 13 (10%) had bilateral IH. Sliding fallo-pian tubes were present in seven of Group I versus 21 of group II (p<0.001), while sliding ovaries were present in seven of Group I versus 16 of Group II (p=0.015). Recurrence was observed in only one patient in Group I (p>0.05).
Conclusion: The higher rate of bilaterality is still the problem for laparoscopic procedures. Despite over-diagnosis, no more complications were not detected due to PIRS. High ratio of sliding tubes and ovaries can be due to traction for preparing the sac in open surgery. Hematoma can be a serious problem to complete PIRS procedure. Preferred technique from the surgeon’s point of view is in favor of PIRS procedure. In addition, PIRS pro-cedure can be more protective for internal genitalia, but more studies with higher numbers and longer follow-up period are needed.

12.Minimally Invasive Pancreaticoduodenectomy: Similar Morbidity and No Mortality in the Learning Period
Erol Piskin, Volkan Oter, Muhammet Kadri Colakoglu, Yigit Mehmet Ozgun, Osman Aydin, Erdal Birol Bostanci
doi: 10.14744/SEMB.2021.75350  Pages 238 - 243
Amaç: Pankreatikoduodenektomi (PD) diseksiyon bölgelerinin zorlayıcı olması ve kompleks rekonstrüksiyon ihtiyacı nedeni ile gastrointestinal sistem cerrahisinin en zorlu operasyonlarından birisidir. Bu çalışmanın amacı minimal invaziv PD için öğrenme periyodundan olduğumuz vakalar ile benzer fistül risk skoruna (FRS) sahip açık PD yaptığımız vakaların morbidite, POPF ve mortalite oranları karşılaştırmaktır.
Yöntem: Benzer; yaş, ASA skoru, ameliyat öncesi drenaj ve FRS'ye sahip hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya 48'i açık cerrahi, 23'ü minimal invaziv yöntemlerle ameliyat edilen toplam 71 hasta dahil edildi.
Bulgular: Yapılan istatistiksel analizde açık cerrahi ile minimal invaziv cerrahi yapılan grup arasında yaş, cinsiyet, ASA skoru, preoperatif drenaj yapılması, pankreas kıvamı, pankreas kaçağının tedavisi açısından istatistiksel anlanmlı fark saptanmamıştır. (Sırasıyla;p= 0.27, p=0.09, p=0.4, p=0.39, p=0.76 ve p=0.36). Klinik ilişkili pankreas anastomoz kaçağı( grade-B ve grade-C fistül) açısından iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmış olup (p=0.11) minimal invaziv cerrahi grubunda daha fazla hastada Grade-BL ve B kaçak görülürken Grade-C fistül hiçbir hastada izlenmemiştir(p=0.002). Ancak pankreas kaçağının yönetimi ve buna bağlı morbidite açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=0.36). Tümör çapı, çıkarılan lenf nodu sayısı, fistül risk skoru, peroperatif kanama miktarı, wirsung veya koledok çapı açısından da iki grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır (sırasıyla, p=0.15, p=0.20, p=0.145, p=0.80 ve p=0.073)
Operasyon süresine bakıldığında minimal invaziv cerrahi tedavisi uygulanan hastalarda operasyon süresinin daha uzun olduğu ve bunun istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.0001).
Sonuç: Sonuç olarak öğrenme aşamasında MIPD ile benzer FRS’ye sahip olan OPD karşılaştırılmasında benzer ciddi morbidite ve kabul edilebilir CR-POPF ile gerçekleştirilebilineceğine inanmaktayız. (SETB-2021-06-172)
Objectives: Pancreaticoduodenectomy (PD) is one of the most challenging operations in gastrointestinal system due to the difficulty of dissection areas and the need for complex reconstruction. The aim of this study is to compare the morbidity, post-operative pancreatic fistula (POPF), and mortality rates of the cases we have from the learning period for minimally invasive PD and our previous open PD cases with similar fistula risk scores (FRSs).
Methods: Patients with similar age, ASA score, pre-operative drainage, and FRS were included in the study. A total of 71 patients, 48 of whom were operated with open surgery and 23 with minimally invasive methods, were included in the study.
Results: When the statistical analysis performed, no statistically significant difference was found between open surgery and minimally invasive surgery groups in terms of age, gender, ASA score, pre-operative drainage, pancreatic texture, and treatment of pancreatic leakage (p=0.27, p=0.09, p=0.4, p=0.39, p=0.76, and p=0.36, respectively). There was a statistically significant difference between two groups in terms of clinically relevant pancreatic anastomotic leakage (Grade-B and Grade-C fistula) (p=0.11). The rate of Grade-BL and B leakage was higher in the minimally invasive surgery group, while Grade-C fistula was not observed in any patient (p=0.002). However, there was no statistically significant difference between the two groups in terms of the management of pancreatic leakage and related morbidity (p=0.36). There was no significant difference between the two groups in terms of tumor size, number of lymph nodes removed, FRS, amount of intraoperative bleeding, and diameter of Wirsung and common bile duct (p=0.15, p=0.20, p=0.145, p=0.80, and p=0.073, respectively). Considering the operation time, it was found that the operation time was longer in patients who received minimally invasive surgical treatment and this was statistically significant (p<0.0001).
Conclusion: As a result, we believe that minimally invasive PD operation can be performed with similar morbidity and acceptable CR-POPF rates when compared with the open PD with similar FRS at the learning stage.

13.Should We Hesitate to Perform Laparoscopic Adrenalectomy for Pheochromacytomas Larger Than 5 cm in Diameter with No Pre-Operative Suspicious Criteria for Malignancy?
Mehmet Cagatay Cicek, Kadir Omur Gunseren, Gokhun Ozmerdiven, Hakan Vuruskan, Ismet Yavascaoglu
doi: 10.14744/SEMB.2021.81598  Pages 244 - 249
AMAÇ: Feokromositoma tanısıyla laparoskopik adrenalektomi yapılan ≥5 cm ve <5 cm adrenal kitlesi olan hastaların sonuçlarını karşılaştırmayı amaçladık.
YÖNTEM: Demografik değişkenler, tümör özellikleri, perioperatif ve postoperatif sonuçlar retrospektif olarak değerlendirildi ve gruplar arasında karşılaştırıldı.
BULGULAR: Şubat 2008 ve Ağustos 2020 tarihleri arasında 54 hasta (27 kadın, 27 erkek) çalışmaya dahil edildi ve tümör boyutuna göre grup L ≥5 cm (28 hasta) ve grup S <5 cm ( 26 hasta) olarak iki gruba ayrıldı. ASA skorları, vücut kitle indeksi, tümör lokasyonları, yaşlı (≥ 60 yaş) hasta oranı ve cinsiyet oranı açısından S ve L grupları benzerdi (p = 0,572, p = 0,516, p = 0,6, p = 0.331, p = 0.207, sırasıyla). Ortalama ameliyat süresi (p = 0.266), ortalama tahmini kan kaybı (p = 0.587), ortalama hastanede kalış süresi (p = 0.374) gruplar arasında benzerdi. Maksimum ve preoperatif sistolik basınç farkı, maksimum ve preoperatif diyastolik basınç farkı, S ve L grupları arasında benzerdi (sırasıyla, p = 0.852 ve p = 0.526). Sistolik kan basıncı> 160 mmHg, sistolik kan basıncı başlangıc değerine göre % 30 dan fazla artanların oranı, Kalp hızı> 110 olanların oranları (p = 0,307, p = 0,609, p = 0,296) benzerdi. Diyastolik kan basıncı başlangıç değerine göre en az 10 epizotta % 30 dan fazla düşenlerin oranları L grubunda daha fazla olmakla birlikte istatistiksel olarak farklı değildi (p = 0,077).
SONUÇ: Feokromasitoma hastalarının hazırlığında endokrinologlar ve anestezistler ile koordineli olarak çalışmalıdır. Feokromasitoma tedavisinde laparoskopik adrenalektomi tümör boyutundan bağımsız olarak multidisipliner yaklaşım ile deneyimli merkezlerde uygulanmalıdır. (SETB-2021-03-084)
Objectives: We aimed to compare the outcomes of patients who underwent laparoscopic adrenalectomy (LA) for pheochromacytoma (PHE) ≥5 cm versus <5 cm in diameter.
Methods: Demographic variables, tumor characteristics, perioperative, and post-operative outcomes were evaluated retrospectively and compared between groups.
Results: Between February 2008 and August 2020, 54 patients (27 female and 27 male) enrolled to the study and divided into two groups according to the tumor size as group L ≥5 cm (28 patients) and group S as <5 cm (26 patients). Groups compared in the aspect of American Society of Anesthesiologists scores, body mass index, tumor locations, ratio of elder (≥60-years-old) patients, and gender ratio were similar between groups S and L (p=0.572, p=0.516, p=0.6, p=0.331, and p=0.207, respectively). Mean duration of surgery (p=0.266), mean estimated blood loss (p=0.587), and mean length of hospital stay (p=0.374) were similar between groups. Difference between maximum and pre-operative systolic pressure and the difference between maximum and pre-operative diastolic pressure were similar between S and L groups (p=0.852 and p=0.526, respectively). Patients whose systolic blood pressure >160 mmHg, systolic blood pressure >30% of baseline, and heart rate >110 (p=0.307, p=0.609, and p=0.296) were similar. Diastolic blood pressure <30%, there is a difference between groups in favor of group L, but not statistically different (p=0.077).
Conclusion: It is necessary to work in coordination with endocrinologists and anesthesiologists and LA for PHE should be performed in experienced medical centers regardless of tumor size with multidisciplinary approach.

14.Primary Hyperparathyroidism with Thyroid Cancer: Clinicopathologic Features
Selda Gucek Haciyanli, Serkan Karaisli, Beste Suataman, Furkan Karahan, Mehmet Haciyanli
doi: 10.14744/SEMB.2022.36418  Pages 250 - 255
Amaç: Eşlik eden tiroid hastalığı, primer hiperparatiroidizm (PHPT) hastalarının yaklaşık olarak yarısını etkiler. PHPT hastalarında tiroid kanserinin erken teşhisi için tiroid bezinin preoperatif değerlendirilmesi önemlidir. Bu çalışmada, PHPT ve eşlik eden tiroid hastalığı olan ancak özellikle tiroid kanseri olan hastalarda cerrahinin tipini ve yaygınlığını etkileyen klinikopatolojik özellikleri araştırmayı amaçladık.
Yöntem: Altı yıllık bir süre içinde PHPT nedeniyle paratiroidektomi yapılan ardışık hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Paratiroidektomi ve eş zamanlı tiroidektomi yapılan olgular çalışmaya alındı. Çalışma kriterlerine uyan toplam 84 hasta son histopatolojik incelemeye göre benign tiroid hastalığı (Grup 1) ve malign tiroid hastalığı (Grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. Gruplar arasında demografik ve klinikopatolojik özellikler karşılaştırıldı.
Bulgular: PHPT nedeniyle ameliyat edilen 284 hastanın 158'inde (%55,6) eşlik eden tiroid hastalığı saptandı. 84 (%29,6) hastaya eş zamanlı total tiroidektomi veya lobektomi yapıldı ve 29 (%10,2) hastada tiroid karsinomu tespit edildi. Total tiroidektomi ve komplikasyon oranları Grup 2'de daha yüksekti (p<0.05). Preoperatif ince iğne aspirasyon biyopsisi hastaların %58,3'ünde alındı ve histopatolojik olarak doğrulanmış tiroid karsinomunun sadece %26,3'ünü tanımladı. Grup 1'de sadece ameliyat öncesi serum fosfor düzeyi daha yüksek bulundu (p<0.05) ancak çok değişkenli analizde çalışma parametrelerinin hiçbiri tiroid malignitesi için bağımsız bir risk faktörü olarak bulunmadı (p>0.05).
Sonuç: PHPT hastalarında eşlik eden tiroid karsinomunu öngörmek için henüz kabul edilmiş bir parametre yoktur. Bununla birlikte, PHPT hastalarında benign biyopsi tiroid malignitesini dışlayamaz ve papiller mikrokarsinom nedeniyle tanı konmamış tiroid kanserine neden olabilir. (SETB-2022-01-028)
Objectives: Concomitant thyroid disease affects almost half of the primary hyperparathyroidism (PHPT) patients. Pre-operative evaluation of the thyroid gland for the early diagnosis of thyroid carcinoma is essential in PHPT patients. Herein, we aim to investigate the clinicopathologic features that affect the type and extent of surgery in patients having PHPT and concomitant thyroid disease but especially thyroid cancer.
Methods: The files of consecutive patients who underwent parathyroidectomy for PHPT during a 6-year period were retrospectively reviewed. The cases who underwent parathyroidectomy and simultaneous thyroidectomy were enrolled in the study. A total of 84 patients who met the study criteria were divided into two groups as benign thyroid disease (Group 1) and malignant thyroid disease (Group 2) according to the final histopathological examination. The demographic and clinicopathological characteristics were compared between groups.
Results: Concomitant thyroid disease was found in 158 (55.6%) of 284 patients who were operated on for PHPT. Simultaneous total thyroidectomy or lobectomy was performed for 84 (29.6%) patients and thyroid carcinoma was detected in 29 (10.2%) patients. Total thyroidectomy and complication rates were higher in Group 2 (p<0.05). Pre-operative fine-needle aspiration biopsy was obtained in 58.3% of patients and it identified only 26.3% of histopathologically confirmed thyroid carcinoma. Only pre-operative serum phosphorus level was found higher in Group 1 (p<0.05), but none of the study parameters was found as an independent risk factor for thyroid malignancy (p>0.05) in multivariate analysis.
Conclusion: There is no accepted parameter yet to predict the accompanying thyroid carcinoma in PHPT patients. However, a benign biopsy cannot exclude thyroid malignancy in PHPT patients and may cause undiagnosed thyroid carcinoma due to papillary microcarcinoma.

15.Intrathyroidal Parathyroid Adenomas in Primary Hyperparathyroidism: Clinical and Imaging Findings
Selda Gucek Haciyanli, Serkan Karaisli, Nezahat Erdogan, Bulent Turgut, Ozlem Gur, Mehmet Haciyanli
doi: 10.14744/SEMB.2022.82584  Pages 256 - 261
Amaç: Primer hiperparatiroidi (PHPT) yaygın bir endokrin hastalıktır. Ektopik adenomlar, başarısız bir cerrahi sonrası persistans veya nükse neden olabilir. İntratiroidal paratiroid adenomu (İTPA), PHPT'nin nadir bir nedeni ve nadir bir ektopik odaktır. Burada üçüncü basamak bir referans merkezinde İTPA’lu hastaların klinik ve görüntüleme özelliklerini ve lokalizasyon için radyolojik araçların etkinliğini araştırmayı amaçladık.
Yöntem: Ocak 2007-Aralık 2021 tarihleri arasında kliniğimizde PHPT nedeniyle paratiroidektomi yapılan ardışık 708 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. İTPA'lu PHPT hastaları çalışmaya dahil edildi. Sekonder veya tersiyer hiperparatiroidizmi olan ve verisi eksik olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların klinikopatolojik özellikleri ve radyolojik bulguları araştırıldı.
Bulgular: Yirmi sekiz (28/708: %3,9) hasta çalışmaya dahil edildi. Komplet intratiroidal bez ve subkapsüler paratiroid bezi sırasıyla 8 (%1.1) ve 20 (%2.8) hastada görüldü. Paratiroid ultrasonu ve sintigrafisi, sırasıyla 25 (%89.3) ve 18 (%64.3) hastada İTPA'nun doğru lokalizasyonunu belirledi. Konvansiyonel lokalizasyon çalışmalarının uyumsuz veya sonuçsuz olduğu 10 hasta için ek görüntüleme yöntemleri uygulandı. İTPA'ları en sık alt bez (n=20) lokalizasyonunda bulundu. Tüm hastalara başarılı bir paratiroidektomi yapıldı ve çalışma grubunda persistans veya nüks görülmedi.
Sonuç: İTPA, PHPT'nin nadir bir nedenidir. Deneyimli ellerde ultrasonografinin tanısal değeri yüksektir. Negatif veya uyumsuz lokalizasyon yöntemleri varlığında, ikinci basamak görüntüleme yöntemleri uygun olabilir. Preoperatif lokalizasyon çalışmaları çoğu hastada İTPA’ları tespit edebilir, bu nedenle tanısal tiroidektomiden kaçınılmalıdır. (SETB-2022-03-075)
Objectives: Primary hyperparathyroidism (PHPT) is a common endocrine disease. Ectopic adenomas may cause a failed surgery which results in persistence or recurrence. Intrathyroidal parathyroid adenoma (ITPA) is a rare reason for PHPT and site of ectopia. Herein, we aimed to investigate the clinical and imaging features of patients with ITPAs and the effectiveness of radiological tools for localization at a tertiary reference center.
Methods: The files of 708 consecutive patients who underwent parathyroidectomy for PHPT in our department between January 2007 and December 2021 were investigated retrospectively. PHPT patients with ITPA were included in the study. Patients with missing data were excluded from the study. Clinicopathological features of the patients and radiological evaluation findings were investigated.
Results: Twenty-eight (28/708: 3.9%) patients were included in the study. The complete intrathyroidal gland and subcapsular parathyroid gland were observed in 8 (1.1%) and 20 (2.8%) patients, respectively. The ultrasound and parathyroid scintigraphy revealed the accurate localization of ITPA in 25 (89.3%) and 18 (64.3%) patients, respectively. Additional imaging modalities were applied for 10 patients in which conventional localization studies were discordant or inconclusive. ITPAs were most commonly found in the lower gland (n=20) localization. All patients had a successful parathyroidectomy and neither persistence nor recurrence was occurred in the study group.
Conclusion: The ITPAs are rare in PHPT. The ultrasound has a high diagnostic rate in experienced hands. The second-line imaging methods may be favorable in the presence of negative or discordant scans. The pre-operative localization studies can detect the ITPAs in most patients, so blind thyroidectomy should be avoided.

16.The Reality of Hypoparathyroidism After Thyroidectomy: Which Risk Factors are Effective? Single-Center Study
Ismail Ethem Akgun, Mehmet Taner Unlu, Nurcihan Aygun, Mehmet Kostek, Aydin Eray Tufan, Ceylan Yanar, Ali Yuksel, Elif Baran, Yasin Cakir, Mehmet Uludag
doi: 10.14744/SEMB.2022.24356  Pages 262 - 269
Amaç: Total tiroidektominin en sık komplikasyonu olan hipokalseminin etyolojisinde esas faktör hipoparatiroidizmdir. Postoperatif hipoparatiroidizmin etyolojisi multifaktöryel olup, literatürede hipoparatiroidizm üzerine etkili bazı faktörler ortaya koyulmuş, bazı faktörlerle ilgili çelişkili sonuçlar bulunmaktadır. Bu çalışmada hipoparatiroidizm gelişimini etkileyen preoperative ve intraoperative faktörleri değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: 2012-2020 tarihleri arasında total tiroidektomi ± santral diseksiyon (±lateral diseksiyon) uygulanan ve postoperatif parathormon ölçümlerine ulaşılabilen 542 hastanın verileri prospektif olarak toplandı ve retrospektif olarak değerlendirildi. Postoperatif 4. saatte paratiroid hormon (PTH) değerinin <15 pg/mL olması hipoparatiroidizm, postoperatif 1. gün kalsiyum (Ca) değerinin <8 mg/dl olması biyokimyasal hipokalsemi olarak tanımlandı. Hastalar postoperatif hipoparatiroidizm olan (Grup 1) ve hipoparatiroidizm olmayanlar (grup 2) olarak 2 gruba ayrıldı. Ayrıca postoperatif 6. ayda PTH değeri referans değerin altında olması ve/veya hala kalsiyum tedavisine ihtiyaç duyulması kalıcı hipoparatiroidi olarak tanımlandı. Hastaların demografik verileri, preoperatif biyokimyasal değerleri, cerrahi endikasyonları, intraoperatif bulguları, postoperatif 4. saat PTH değerleri, postoperatif 1. gün kalsiyum değerleri, spesmenin patolojik incelemesinde istenmeden çıkarılmış paratiroid bezi olup olmadığı hipoparatiroidizm için risk faktörleri olarak değerlendirildi. Hipoparatiroidizm gelişimi ile ilgili risk faktörleri lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya alınan 542 hastanın 124’ünde (%22,9) hipoparatiroidizm, 120’sinde (%22,1) hipokalsemi saptandı. 6. Ay takiplerine göre 110 (%20,3) hastada geçici, 7 hastada kalıcı (%1,3) olup, 7 hastanın (%1,3) 6 aylık takiplerine ulaşılamadı. Grup 1’de hipokalsemi oranı daha yüksekti (%39,3 vs %14,3, p<0,0001), postoperatif 1. Gün Ca değerleri daha düşüktü (8,2+0,7 mg/dl vs 8,5+0,6 mg/dl; p=0,000). Grup 1’de grup 2’ye göre sırası ile paratiroid ototransplantasyonu (%15,8 vs %8; p=0,006), piyeste paratiroid saptanma oranı (%20 vs %10,6; p=0,003), santral diseksiyon yapılması (%16,4 vs %5,3, p<0,0001) anlamlı olarak daha yüksekti. Yerinde kalan paratiroid sayısı açısından 2 grup arasında fark anlamlı olup, grup 2’de yerinde 4 paratiroid kalan hasta sayısı oranı grup 1’den daha yüsekti (%84,1 vs %67,9, p=0,000).
Lojistik regresyon analizinde sadece santral diseksiyon yapılması hipoparatiroidism gelişimini etkileyen bağımsız risk faktörü olup, santral diseksiyon yapılması hipoparatiroidizm riskini yaklaşık 2,3 kat arttırmaktadır (p=0,014; OR: 2,336). Diğer faktörler bağımsız risk faktörü olarak saptanmadı
Sonuç: Tiroidektomi ile birlikte santral boyun diseksiyonu yapılması hipoparatiroidizm riskini arttırabilir. Santral diseksiyonda endikasyonlar ve diseksiyon genişliği değerlendirilirken hipoparatiroidizm riski göz önünde bulundurulmalıdır. Santral diseksiyon sırasında paratiroid bezleri ve vaskülarizasyonlarının korunabilmesi için maksimum çaba harcanmalı, eğer piyeste çıkarılmış paratiroid bezi varsa ototransplante edilmelidir. (SETB-2022-05-128)
Objectives: One of the most common complications of thyroidectomy is hypoparathyroidism and that complication has a multifactorial etiology. The etiology of post-operative hypoparathyroidism is multifactorial, some factors affecting hypoparathyroidism have been revealed in the literature, and there are some conflicting results about this complication. In the present study, we aimed to evaluate pre-operative and intraoperative factors affecting development of hypoparathyroidism.
Methods: Data of 542 patients underwent thyroidectomy±central dissection (±lateral dissection) and whose post-operative parathormone values could be obtained, between 2012 and 2020 were collected prospectively and evaluated retrospectively. A parathyroid hormone (PTH) value of <15 pg/mL at the post-operative 4th h was defined as hypoparathyroidism, and a calcium (Ca) value of <8 mg/dl on the 1st post-operative day was defined as biochemical hypocalcemia. Patients were divided into two groups as post-operative hypoparathyroidism (Group 1) and non-hypoparathyroidism (Group 2). In addition, PTH value below the reference value at the post-operative 6th month and/or still needing calcium treatment was defined as permanent hypoparathyroidism. Demographic data of the patients, pre-operative biochemical values, surgical indications, intraoperative findings, post-operative 4th h PTH values, post-operative 1st day calcium values, and pathological examination of the specimen whether there was an unintenionally resected parathyroid gland or not were evaluated as risk factors for hypoparathyroidism. A logistic regression model was used to determine independent risk factors for the development of hypoparathyroidism.
Results: Hypoparathyroidism was determined in 124 (22.9%) and hypocalcemia was determined in 120 (22.1%) patients. According to 6-month follow-up period; 110 (20.3%) patients were transient, 7 (1.3%) patients were permanent, and 7 (1.3%) patients data could not be obtained. The hypocalcemia rate was higher in Group 1 (39.3% vs. 14.3%, p<0.0001), also the post-operative 1st day calcium values were lower (8.2+0.7 mg/dl vs. 8.5+0.6 mg/dl; p=0.000). The rate of parathyroid autotransplantation, the rate of parathyroid gland in pathological specimen, and the rate of central dissection were significantly higher in Group 1 compared to group 2 (15.8% vs. 8%; p=0.006; 20% vs. 10.6%; p=0.003; 16.4% vs. 5.3%, p<0.0001, respectively). The difference between the two groups was significant in terms of the number of remaining parathyroids, and the rate of the number of patients with four remaining parathyroids in place was higher in Group 2 than in Group 1 (84.1% vs. 67.9; p=0.000). In the logistic regression analysis, only central dissection is an independent risk factor affecting the development of hypoparathyroidism, and central dissection increases the risk of hypoparathyroidism approximately 2.3 times (p=0.014; OR: 2.336). The other factors were not determined as independent risk factor.
Conclusion: Performing central neck dissection with total thyroidectomy may increase the risk of hypoparathyroidism development. The risk of hypoparathyroidism should be considered when evaluating the indications and dissection extent in the central dissection. Maximum effort should be made to preserve the parathyroid glands and their vascularization during central dissection, and if there is a removed parathyroid gland, it should be autotransplanted.

17.Clinical Significance of Erythrocyte Sedimentation Rate, Leukocyte, Fibrinogen, C-Reactive Protein, and Pentraxin 3 Values in Thyroid Nodules
Sabahattin Destek, Beyza Benturk, Yunus Yapalak, Omer Faruk Ozer
doi: 10.14744/SEMB.2021.78871  Pages 270 - 275
Amaç: Tiroid nodülleri yaygın görülür. Bu nodüllerin oluşumunda, genetik ve çevresel faktörlerin yanı sıra kronik inflamasyon da rol oynamaktadır. Tanısal değerlendirmede anahtar nokta, maligniteyi dışlamaktır. Malignite olasılığını gösterebilecek biyobelirteçler araştırılmaya devam etmektedir. Çalışmamızda eritrosit sedimentasyon hızı, lökosit, fibrinojen, C reaktif protein ve pentraxin-3 enflamatuvar biyobelirteçleriyle tiroid nodül özellikleri ve sitolojileri arasındaki ilişkiyi değerlendirdik.
Yöntemler: Bu çalışmada 55 hastadan oluşan nodüler guatr grubu ve 58 sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu oluşturuldu. Katılımcıların cinsiyeti, yaşı, aile öyküsü, tiroid fonksiyon testleri, sedimentasyon, lökosit, fibrinojen, CRP ve pentraksin-3 serum düzeyleri kaydedildi. Ultrasonografide nodül sayısı, en büyük nodül çapı, nodüllerin yapıları incelendi ve tiroid biyopsisi yapıldı.
Bulgular: Hastalarda tiroid nodülü sayısı 1 ile 4 arasında idi. İki tiroid nodülü olan hasta sayısı daha fazlaydı (%47,3, n: 26). Nodül çapları 3-62 (ortalama 21) mm arasında değişmekteydi. Tiroid biyopsisinde hastaların %25.5'inde (n: 14) papiller tiroid kanseri saptandı. CRP değerleri arttıkça ultrasonografide nodül sayısı arttı (p=0.013). Ayrıca fibrinojen değerleri arttıkça ultrasonografide nodül sayısı azaldı (p=0,003). Sedimantasyon, lökosit ve pentraksin-3 değerleri açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı.
Sonuç: Nodül sayısı CRP ile pozitif, fibrinojen seviyeleri ile negatif korelasyon gösterdi. Bu klinik takipte önemli olabilir. Ancak benign ve malign ayrımı ile biyobelirteçler arasında fark yoktu. Nodül sayısının artışıyla korelasyon gösteren CRP değerleri, prognozda ve klinik takipte kullanılabilir. (SETB-2021-03-063)
Objectives: Thyroid nodules (TN) are common. Genetic and environmental factors as well as chronic inflammation play a role in occurrence of these nodules. The key point in diagnostic assessment is to rule out malignancy. Biomarkers that can show the possibility of malignancy continue to be investigated. We evaluated the relationship between sedimentation rate, leukocyte, fibrinogen, C-reactive protein (CRP), and pentraxin 3 (PTX3) inflammatory markers and characteristics and cytology of TN.
Methods: This study included a nodular goiter group with 55 persons and control group with 58 persons. Participants’ gender, age, family history, thyroid function tests, sedimentation, leukocyte, fibrinogen, CRP, and PTX3 serum levels were recorded. The number of nodules, the largest nodule diameter, nodular echogenicity, and nodule structures were examined on ultrasonography (US) and thyroid biopsy was performed.
Results: The number of TN in patients was between 1 and 4. The number of patients with two TN was higher (47.3%, n=26). Nodule diameters differed between 3 and 62 (mean 21) mm. In thyroid biopsy, papillary thyroid cancer was detected in 25.5% (n=14) of the patients. The number of nodules on US increased as CRP values increased (p=0.013). In addition, the number of nodules on US decreased as fibrinogen values increased (p=0.003). No significant difference was found between the groups in terms of sedimentation, leukocyte, and PTX3 values.
Conclusion: The number of TN was positively correlated with CRP and negatively correlated with fibrinogen levels. However, there was no difference between benign and malignant differentiation and biomarkers. CRP values that correlate with the increase in the number of nodules can be used in prognosis and clinical follow-up.

18.Mitotic Activity in Gastrointestinal Stromal Tumors: Can we use Phosphohistone H3 Immunohistochemistry Instead of Hematoxylin and Eosin for Mitotic Count?
Selma Sengiz Erhan, Sibel Sensu, Sevinc Hallac Keser, Elis Kangal, Aylin Ege Gul, Gokcen Alinak Gundogan, Abdullah Sakin
doi: 10.14744/SEMB.2021.32798  Pages 276 - 283
Amaç: İnterstisyel Cajal hücrelerinden kaynaklanan gastrointestinal stromal tümörlerde (GİST) malignite potansiyeli, mitoz, tümör çapı ve yerleşim yerine dayanan prognostik hastalık risk sınıflamasıyla belirlenir. Fosfohiston H3 (FHH3) mitotik aktivite içindeki hücre nükleuslarını gösteren bir immunhistokimyasal belirleyicidir. Çalışmamızda GİST’lerde mitoz sayısını FHH3 belirleyicisiyle değerlendirmek, hematoksilen&eozin (HE) boyalı preparatlarda sayılan mitozla arasında uyum olup olmadığını karşılaştırmak ve diğer prognostik verilerle ilişkisini irdelemek amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışmamızda 2006-2017 yılları arasındaki GİST tanılı olguların klinikopatolojik bulguları ve takip süreleri belirlenmiştir. Her olgunun HE boyalı kesitinde mitoz sayılan bloğa FHH3 immunhistokimyasal belirleyicisi uygulanarak HE ve FHH3 bazlı mitoz sayısına göre prognostik risk skoru saptanmıştır. Olgular HE ve FHH3 boyanma uyumuna göre gruplandırılmıştır: Grup I: HE+ ve FHH3 + ve Grup II: HE+ ve FHH3 –. Olgular, ayrıca, 2012 öncesinde ve 2012 ile sonrasında tanı alanlar olarak gruplandırılmış ve HE ile FHH3 arasındaki boyanma uyumu tekrar analiz edilmiştir.
Bulgular: Çalışmada 98 olgu yer almıştır. Olguların %63.3’ünde (62/98 olgu) HE ve FHH3 ile mitoz görülmüştür (Grup I). Ancak, olguların %36.7’sinde HE’de saptanan mitozlar FHH3 ile gözlenememiştir (Grup II). Sadece iki olguda FHH3 ile risk skoru değişmiştir (çok düşük→intermedier grade). 2012 ve sonrasında HE+ ve FHH3 + olguların oranı, HE+ ve FHH3 – olgulara göre anlamlı derecede daha yüksektir. HE ve FHH3’e dayalı risk skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı uyum saptanmıştır (p<0.05). HE bazlı risk skoru grupları arasında toplam yaşam süreleri bakımından anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Buna göre, risk skoru çok düşük ya da düşük olanların toplam yaşam süresi risk skoru yüksek olanlara göre daha uzundur. FHH3 bazlı risk skoru grupları arasında ise, fark mevcut değildir (p>0.05).
Sonuç: GİST olgularında FHH3, laboratuvarın teknik koşulları dikkate alınarak ve daha yeni bloklarda mitozu belirlemekte kullanılabilir, ancak HE ile saptanan mitoza üstün görünmemektedir. Ayrıca, GİST’te, sağkalımı öngören yeni belirleyiciler üzerinde araştırmalara devam edilmelidir. (SETB-2021-07-215)
Objectives: In gastrointestinal stromal tumors (GIST), malignancy potential is determined by the prognostic disease risk stratification based on mitosis, tumor size, and location. Phosphohistone H3 (PHH3) is an immunohistochemical marker showing mitotic activity in cells. In this study, we aimed to evaluate mitosis in GIST with PHH3, compare the results with hematoxylin and eosin (HE) stained slides, and examine its relationship with other prognostic data.
Methods: Clinicopathological findings and survival were determined in GIST cases diagnosed between 2006 and 2017. The prognostic risk score was calculated according HE- and PHH3-based mitosis. The cases were classified as Group I: HE + and PHH3 + and Group II: HE + and PHH3–. They were also grouped as those diagnosed before and after 2012 and the staining results of HE and PHH3 were re-analyzed.
Results: Ninety-eight cases were included in the study. Mitosis was detected with both HE and PHH3 in 63.3% of the cases (62/98 cases) (Group I) while in 36.7% of cases, it was detected with HE but not with PHH3 (Group II). In only two cases, the risk score changed with PHH3 (very low → intermedier grade). The ratio of HE + and PHH3 + cases in 2012 and after was significantly higher than HE + and PHH3 – cases. A statistically significant relation was found between HE- and PHH3-based risk scores (p<0.05). There was a significant difference between HE-based risk score groups in terms of survival (p<0.05), while no difference was observed between the PHH3-based risk score groups (p>0.05).
Conclusion: In GIST cases, PHH3 can be used to determine mitosis in more recent blocks, taking into account the technical conditions of the laboratory, but it does not seem to be superior to mitosis detected by HE. Research should continue on new survival determinants for GIST.

19.Impact of Variant Histology on Clinical and Pathological Outcomes in Patients with the Upper Urinary Tract Urothelial Carcinoma
Meylis Artykov, Hakan Bahadir Haberal, Mesut Altan, Kemal Kosemehmetoglu, Sertac Yazici, Haluk Ozen, Bulent Akdogan
doi: 10.14744/SEMB.2021.23427  Pages 284 - 290
Amaç: Varyant histolojinin üst üriner sistem ürotelyal karsinomu nedeni ile ameliyat olan hastaların patolojik ve sağ kalım sonuçların üzerindeki etkisini saptamak.
Yöntem: 2001-2019 yılları arasında tek merkezde üst üriner sistem ürotelyal karsinomu nedeni ile ameliyat olan 128 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Saf ürotelyal karsinom hastaları ve varyant histoloji olanlar demografik özellikler, patolojik sonuçlar ve sağ kalım parametreleri açısından birbiri ile karşılaştırıldı.
Bulgular: Ortalama hasta yaşı 65±11yıl olarak saptandı. Kadın erkek oranı 30/98 olarak, medyan takip süresi ise 26,5 (1-176) ay olarak belirlendi. Hataların 14,8% inde varyant histoloji saptandı. Varyant histoloji cerrahi sınır pozitifliği, lenf nod metastazı, lenfovasküler invazyon varlığı, yüksek tümör evre ve derecesi ile ilişkili bulundu (p=0.001, p=0.012, p=0.001, p=0.002, p=0.009, sırasıyla). 3 yıllık kanser spesifik ve genel sağ kalım oranı sırasıyla 79,6% ve 77,3% olarak saptandı. Varyant histoloji ile kanser spesifik sağ kalım ve genel sağ kalım arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki belirlenemedi. (p=0.514, p=0.515, sırasıyla).
Sonuç: Üst üriner sistem ürotelyal karsinomunda varyant histoloji lokal ileri hastalık ile ilişki iken, sağ kalım üzerinde bir etkisi gösterilemedi. (SETB-2021-06-175)
Objectives: The objective of the study was to determine the effect of variant histology on pathological outcomes and survival in patients operated for the upper urinary tract urothelial carcinoma (UTUC).
Methods: Data of 128 patients who were operated for UTUC between 2001 and 2019 were retrospectively analyzed. Patients with pure urothelial carcinoma and patients with variant histology were compared in terms of demographics, pathological outcomes, and survival.
Results: The mean age of the patients was 65±11 years, female to male ratio was 30/98 and median follow-up period was 26.5 (1–176) months. Variant histology was detected in 14.8% of patients. Variant histology was found to be associated with surgical margin positivity, lymph node metastasis, presence of lymphovascular invasion, high tumor stage and grade (p=0.001, p=0.012, p=0.001, p=0.002, and p=0.009, respectively). Three-year cancer-specific and overall survival rates were 79.6% and 77.3%, respectively. There was no statistically significant relationship between variant histology with cancer-specific and overall survival (p=0.514 and p=0.515, respectively).
Conclusion: Variant histology of UTUC was found to be associated with locally advanced disease, but its effect on survival could not be demonstrated.

20.Clinical and Genetic Characteristics of Patients with Common and Rare Types of Congenital Adrenal Hyperplasia: Novel Variants in STAR and CYP17A1
Ozge Koprulu, Behzat Ozkan, Sezer Acar, Ozlem Nalbantoglu, Beyhan Ozkaya, Gulcin Arslan, Filiz Hazan, Semra Gursoy
doi: 10.14744/SEMB.2021.28044  Pages 291 - 298
Giriş: Konjenital adrenal hiperplazi (KAH), tuz kaybı ve virilizasyon ile karakterize, otozomal resesif kalıtılan bir hastalıktır. CYP21A2 genindeki mutasyonlardan kaynaklanan 21 hidroksilaz eksikliği KAH’lı hastaların %90-95’ini oluşturur. Diğer daha nadir formlar ise 3-β-hidroksisteroid dehidrogenaz eksikliği (3β-HSD), 11-β-hidroksilaz eksikliği (11β-OHD) (%5-8), 17-α-hidroksilaz eksikliği (17α-OHD) ve STAR defektleridir (Konjenital lipoid adrenal hiperplazi).
Bu çalışmamaızda, kliniğimizde izlenen 64 KAH hastasının klinik ve laboratuar verileri sunulmuştur.
Material-metod: İzmir Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi Çocuk Endokrinoloji kliniğinde izlenmekte olan 64 KAH tanılı hastanın klinik, laboratuar ve genetik özellikleri retrospektif olarak incelenmiştir.
Bulgular: Hastaların ellialtısı (%87,5) 21-OHD, 4’ü (%6,3) 17α-OHD, 3’ü (%4,7) 11β-OHD ve biri (%1,5) STAR defekti tanısı almıştı. 21-OHD tanılı olguların en sık başvuru nedeni belirsiz dış genital yapı idi. 21-OHD tanılı olgular diğer nadir KAH nedenli olgulardan daha erken tanı almışlardı. 21-OHD tanılı olguların 46’sında CYP21A2 geninde mutasyon tanımlandı; en sık mutasyonlar IVS2, Q318X, I172N ve büyük delesyonlar idi. 11β-OHD tanılı üç olgu makropenis ve erken pubik kıllanma ile başvurmuştu (median başvuru yaşı: 26 ay idi). 17α-OHD tanılı dört olgu mevcuttu ve bu olgularda CYP17A1 geninde iki farklı mutasyon tanımlandı; bu mutasyonlardan biri daha önce literatürde tanımlanmamıştı. STAR defekti tanılı olgu, yaşamının 44. Gününde dehidratasyon ve kolestaz tablosunda başvurmuştu. Genetik analizinde STAR geninde daha önce tanımlanmamış novel bir varyant saptandı.
Sonuç: Sonuç olarak, çalışmamızda 21-OHD’li KAH olgularında literatür ile uyumlu fenotip-genotip korelasyonu izlendi. Aynı zamanda çalışmamızda KAH’ın nadir tiplerine neden olan STAR ve CYP17A1 genlerinde daha önce tanımlanmamış novel mutasyonlar saptandı. (SETB-2021-06-177)
Objectives: Congenital adrenal hyperplasia (CAH) is a group of autosomal recessive diseases characterized by salt wasting or virilization. 21 hydroxylase deficiency (21-OHD) accounts for 90–95% of all cases of CAH and caused by the genetic defects of CYP21A2. Other forms include 3-β-hydroxysteroid dehydrogenase deficiency, 11-β-hydroxylase deficiency (11β-OHD) (%5-8), 17-α-hydroxylase deficiency (17α-OHD), and steroidogenic acute regulatory protein (STAR) defects (congenital lipoid adrenal hyperplasia) with mutations in HSD3B2, CYP11B1, CYP17A1, and STAR, respectively. Objectives: Herein, we aimed to present the clinical and genetic features of 64 patients with various types of CAH.
Methods: Sixty-four patients with CAH, monitored in the Izmir Dr. Behcet Uz Children Hospital Division of Pediatric Endocrinology, were retrospectively analyzed for the clinical, laboratory, and genetic data.
Results: Fifty-six patients (87.5%) had 21-OHD and four patients (6.3%) had 17α-OHD, three patients (4.7%) had 11β-OHD, and one patient (1.5%) had STAR defect. The most common presenting features in 21-OHD were ambiguous genitalia. Patients with 21-OHD were diagnosed earlier than the rare groups. Disease-causing variants of CYP21A2 were identified in 46 patients. The most common mutations were IVS2, Q318X, I172N, and large deletions. Three patients with 11β-OHD were presented with enlargement of penis and early pubic hair at the median presenting age of 26 months. 17α-OHD deficiency was detected in 4 cases. Genetic analysis revealed two different homozygous CYP17A1 variants. The patient with STAR defect was presented with dehydration and cholestasis in 44 days of the life. Genetic analysis of patient with STAR deficiency revealed a novel homozygous variant.
Conclusion: The current study reported a genotype-phenotype correlation consistent with literature data in CAH cases with 21-OHD. This study also reported novel homozygous variants in STAR and CYP17A1 genes that lead to rare types of CAH.

CASE REPORT
21.Papillary Thyroid Cancer Presenting with Incidental Skin Lesion: Critical Management of Distant Metastasis
Mert Tanal, Nurcihan Aygun, Mehmet Uludag
doi: 10.14744/SEMB.2021.70846  Pages 299 - 302
Papiller tiroid kanseri genellikle boyun lenf bezlerine metastaz yapabilir. Uzak metastazları genellikle solid organ metastazı olarak görülmesine rağmen, çok nadiren cilt metastazı yapabilir. Bu çalışmada uzak organ metastazının ilk bulgusu olarak cilt metastazı ile başvuran papiller tiroid kanserli olguyu sunmayı amaçladık.
63 yaşında erkek hasta boyun sol lateralinde cilt lezyonu ile başvurdu. 14 yıl önce subtotal tiroidektomi yapılmış ve patolojisinde malignite saptanmamış olan hastanın, yeni gelişen boyun sol lateralindeki lezyondan yapılan eksizyonel biyopside foliküler varyant papiller kanser saptandı. Yapılan USG’de sol lobta 12x10x8 mm hiperekoik nodülün İİAB’si Bethesta 3 olarak değerlendirildi. Toraks BT’de bilateral multipl akciğer metastazı ile uyumlu lezyon saptandı ve en büyük nodülden yapılan trucut biyopsi metastaz ile uyumlu geldi. Total tiroidektomi yapıldı ve patolojide kanser saptanmadı. Hastaya postoperatif multipl RAİ tedavisi uygulandı.
Tiroid kanseri öyküsü olmayan hastalar çok nadiren cilt metastazı ile prezente olabilirler ve ayırıcı tanıda tiroid kanseri gözardı edilmemelidir. Cilt metastazından sonra yapılan tiroidektomi spesimesinin dikkatli değerlendirilmesine rağmen tiroidde tümör saptanmayabilir. Papiller tiroid kanserinde cilt metastazı uzak metastaz olarak değerlendirilmeli ve diğer uzak metastazlar açısından araştırılmalı, tedavisi multidisipliner olarak planlanmalıdır. (SETB-2021-05-150)
Papillary thyroid cancer can usually metastasize to neck lymph nodes. Distant metastases are generally seen as solid organ metastases, in contrast, skin metastasis can rarely be seen. We present a case with papillary thyroid cancer diagnosed with skin metastasis as first clinical sign of distant organ metastasis.
A 63-year-old male patient admitted with a skin lesion in the left lateral neck. He had undergone subtotal thyroidectomy 14 years ago without relevant history of malignancy. Follicular variant papillary thyroid cancer was detected in the excisional biopsy performed from the cutaneous lesion. A 12 × 10 × 8 mm hyperechoic nodule in the left lobe was detected in USG and evaluated as Bethesta-III in fine needle aspiration biopsy. Bilateral multiple lung metastases were detected on thorax CT, trucut-biopsied from largest nodule and confirmed as metastasis. Carcinoma was not detected in total thyroidectomy, and post-operative multiple RAI therapies were applied.
Patients without history of thyroid cancer rarely present with skin metastases and thyroid cancer should not be overlooked in differential diagnosis. Despite meticulous evaluation of the thyroidectomy specimen, tumor may not be detected in the gland. Skin metastasis in papillary thyroid cancer should be evaluated as distant metastasis and investigations for other metastases should be done, and the treatment should be planned in a multidisciplinary manner.

LookUs & Online Makale