ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
Şişli Etfal Tıp Bülteni - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 49 (2)
Cilt: 49  Sayı: 2 - 2015
DAVETLI DERLEME
1.
Mekonyum Aspirasyon Sendromu (MAS)
Meconium Aspiration Syndrome (MAS)
Sinan Uslu, Mesut Dursun, Ali Bülbül
doi: 10.5350/SEMB.20150430023217  Sayfalar 85 - 95
Mekonyum aspirasyonu, tipik olarak fetal hipoksik iskemik stresin intestinal peristaltizme yol açarak, amniyotik sıvının mekonyum ile kontaminasyonu ve gasping sonucu akciğerin derin dokularına kadar nüfuz etmesi ile ortaya çıkar. Tüm doğumların %10-15’inde amniyotik sıvı mekonyum ile kontamine iken bu bebeklerin %5-10’unda mekonyum aspirasyonu ve solunum yetersizliği gelişir. Bu derlemede, MAS klinik bulguları, tanısal ve tedavisel yaklaşımı ile ilgili güncel bilgiler sunulmaktadır.
Aspiration of meconium typically occurs after fetal hypoxic/ischemic stress leading to intestinal peristalsis, meconium contamination of the amniotic fluid, and gasping respirations that draw the noxious meconium-stained fluid deep into the lung. Meconium contamination of amniotic fluid occurs in 10–15% of all pregnancies, and 5–10% of these infants develop meconium aspiration syndrome and respiratory failure. This review presents the update data on clinical, diagnostic and treatment approach for MAS.

2.
Erişkin hastalarda açık kalp cerrahisi için anestezi
Anesthesia for adults in open heart surgery
Canan Tülay Işıl, Sibel Oba
doi: 10.5350/SEMB.20150623061406  Sayfalar 96 - 100
Hastanemizde ilk kez açık kalp cerrahisi Mart 2015’te yapılmıştır ve halen başarı ile devam ettirilmektedir. Açık Kalp Cerrahisi, anestezisti tüm aşamalarında becerikli ve dikkatli olmaya zorlayan, majör bir cerrahidir. Bu derlemede erişkin hastalarda kalp damar cerrahisinde anestezinin özelliklerinin özetlenmesi amaçlandı.
In our hospital the first open heart surgery was done in March 2015 and is still beeing processed successfully since. Open heart surgery is a major surgical procedure challenging the anesthesiologist to be skilled and carefully during every stage. In this review we aimed to summarize properties of anesthesia for cardiovascular surgery in adults.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
3.
Tiroid cerrahisi sonrası hipokalsemi gelişimini etkileyen faktörler
The factors affecting the occurance of hypocalcemia after thyroid surgery
Mehmet Uludağ, Evren Besler, Nurcihan Aygün, Bülent Çitgez, Mehmet Mihmanlı, Sıtkı Gürkan Yetkin, Adnan İşgör
doi: 10.5350/SEMB.20140810100328  Sayfalar 101 - 106
Amaç: Tiroidektomi sonrası geçici hipokalsemi en sık görülen komplikasyondur ve oluştuğunda kolay tedavi edilir. Geçici hipokalsemi ile ilişkili esas problem hastanede kalış süresini uzatmasıdır. Bu çalışmanın amacı tiroid cerrahisi uygulanan hasta grubunda postoperatif geçici hipokalsemi için risk faktörlerini belirlemekti.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2012 - Aralık 2013 tarihleri arasında total tiroidektomi uygulanan 177 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hipokalsemi total serum kalsiyum düzeyinin 8 mg/dl altında olması olarak tanımlandı. Geçici hipokalsemi total tiroidektomiyi takiben 6 ayda hipokalseminin iyileşmesi olarak tanımlandı. Geçici hipokalsemi için risk faktörleri olarak cinsiyet, preoperatif D vitamini eksikliği, reküren hastalık için cerrahi girişim, hipertiroidi varlığı, görülen ve korunan paratiroid bez sayısı, paratiroid bez ekimi yapılması, patolojik spesmende çıkarılan paratiroid bezi varlığı değerlendirildi. İstatistik değerlendirmede ‘Nominal Lojistik Regresyon’ analizi, ‘Ki-kare’ testi ve ‘Fisher’in Kesinlik’ testi kullanıldı.
Bulgular: Çalışmadaki 177 hastanın (150K, 27E) 37’sinde (%20.9) geçici hipokalsemi gelişti. Nominal regresyon analizinde sadece patolojik spesmende çıkarılan paratiroid bezi varlığı (p=0.025) geçici hipokalsemi için bağımsız değişken faktör olarak belirlendi.
Sonuç: Patolojik spesmende paratiroid bezi varlığı yüksek oranda geçici hipokalsemiden sorumludur. Tiroidektomi esnasında cerrahi spesmenin intraoperatif dikkatli incelenmesi uygunsuz paratiroidektomi insidansını azaltabilir.
Objective: Temporary hypocalcemia is the most common complication after thyroidectomy and is easily treated when it occurs. The main problem of the temporary hypocalcemia is the prolongation of hospital stay. The purpose of this study was to identify the risk factors of postoperative temporary hypocalcemia in a group of patients whom underwent thyroid surgery.
Material and Method: The retrospective data of the 177 patients of whom underwent total thyroidectomy between January 2012 and December 2013 were evaluated. Hypocalcemia is defined as total plasma calcium level below 8 mg/dl. Temporary hypocalcemia is defined as recovery of hypocalcemia in 6 months following total thyroidectomy. Gender, preoperative vitamin D deficiency, surgery for recurrent disease, presence of hyperthyroidism, extent of surgery, number of parathyroid glands identified and protected, parathyroid autotransplantation, presence of parathyroid glands in surgical specimen were analyzed as the risk the factors for temporary hypocalcemia. ‘’Nomial logistic regression analysis’’, ‘’Chi-Squared test’’ and ‘’Fisher’s exact test’’ were used for statistics.
Results: Temporary hypocalcemia occurred in 37 of 177 (150F, 27M) (20.9%) patients. In nominal regression analysis, only the presence of parathyroid glands in the surgical specimen was determined as independent variable factor of transient hypocalcemia (p=0.025).
Conclusion: The presence of parathyroid glands in the surgical specimen is responsible for the high rate of temporary hypocalcemia. Careful examination of the surgical specimen intraoperatively can minimalize the incidence of inadvertent parathyroidectomy during thyroidectomy.

4.
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde invaziv araç ile ilişkili hastane enfeksiyon oranları
Invasive device related nosocomial infection rates in neonatal intensive care unit
Neşe Demir Çimenci, Demet Büyük Akbaş, Nuray Uzun, Ahsen Öncül Baş, Umut Zübarioğlu, Ali Bülbül
doi: 10.5350/SEMB.20141224065835  Sayfalar 107 - 111
Amaç: Hastanemiz yenidoğan kliniğinde invaziv araç ile ilişkili hastane enfeksiyonu oranlarımızı belirlemek ve konu ile ilgili düzenleyici eylemler planlamak.
Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif olarak yürütüldü. Hastanemiz Yenidoğan Yoğun Bakım Kliniğinde, Ocak 2013- Aralık 2013 tarihleri arasında yatan, 48 saatten uzun süre izlenen tüm bebekler çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastalar doğum ağırlığına göre > 2500 gram ve ≤ 2500 gram olarak değerlendirildi. Hastalara uygulanan invaziv girişim sayıları ve saptanan enfeksiyon oranları kaydedildi. Veriler SPSS 15 programı kullanılarak değerlendirildi.
Bulgular: Belirlenen tarihler arasında, 700 hasta çalışmaya alındı. Toplam 19 invaziv araç nedenli enfeksiyon tespit edildi. Toplam invaziv araç ilişkili enfeksiyon insidans dansitesi %2.35 iken kateter nedenli kan dolaşımı enfeksiyon hızı %1.4 saptandı. Ventilatör ilişkili pnömoni gelişim hızı ise %1.29 olarak saptandı.
Sonuç: Kliniğimizde saptanan invaziv araç ile ilişkili hastane enfeksiyon insidans dansitelerinin kabul edilebilir sınırlar içerisinde olduğu belirlendi. Ventilatör ile ilişkili pnömoni insidans dansitesinin düşük olduğu belirlendi.
Objective: The aim of the study is to determine invasive device- related nosocomial infection rates and corrective action plan on the subject of neonatal intensive care unit in our hospital.
Material and Method: Our study is retrospective and include all neonates who were hospitalized between January-December 2013 and kept under observation more than 48 hours in the Neonatal Intensive Care Unit. Patients included in the study evaluated according to birth weight as over 2500 grams and under 2500 grams. Number of invasive procedures applied and rates of infections were
recorded. Data were analysed by using SPSS 15 software.
Results: Between the dates specified, 700 patients were enrolled in the study. A total of 19 invasive device related infection detected. Total infection incidence dansity were found 2.35% and catheter related blood stream infection was 1.4% and ventilator-associated infection was 1.29%.
Conclusion: Invasive device associated infection incidence dansity in our clinic was determined to be in acceptable limits. The ventilator-associated pneumonia incidence dansity was found lower.

5.
Erken evre serviks kanseri tedavisinde sinir koruyucu laparaskopik radikal histerektomi deneyimlerimiz
Our experience in nerve sparing laparascopic radical hysterectomy in treatment of early stage cervical cancer
Osman Temizkan, Osman Aşıcıoğlu, İlhan Şanverdi, Bülent Arıcı, Işıl Ayhan, Özlem Çetin
doi: 10.5350/SEMB.20150223020501  Sayfalar 112 - 117
Amaç: Kliniğimizde laparaskopik sinir koruyucu radikal histerektomi (LSKRH) yapılan erken evre servikal kanserli hastaların tanı, tedavi ve takipleri ile ilgili deneyimlerimizi litaratür eşliğinde sunmaktır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda retrospektif olarak LSKRH yapılan erken evre (evre IA1-IB1) serviks kanserli 14 hasta incelendi.
Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 44 (min 26, maks 53), vucut kitle indeksi (BMI) ortalaması 30 (min 23, maks 47), gravida ortalaması 4.7 (min 0, maks 12), parite ortalaması 8 (min 0, maks 8) olarak bulundu. LSKRH ile birlikte pelvik lenf nod diseksiyon yapılma süremiz ortalama 288 dakikadır. Ortalama pelvik 15 tane lenf nodu ve ortalama 2.2 cm vajen boyu çıkarılmıştır. Hastaların birinci gün barsak fonksiyonları geri dönmüştür. Mesane sondası ortalama 2.5 (min1, maks 5) gün ve batın dreni ortalama 3.3 (min 2, maks 7) gün sonra çıkarılmıştır. Tüm hastalarda tam cerrahi rezeksiyon yapıldı. Hasta takip süresi ortalama 15 aydır. Bu süre içinde hiç nüks gelişmemiştir ve hasta ölümü olmamıştır.
Sonuç: LNSRH, erken evre servikal kanserli hastaların tedavisinde diğer cerrahi yöntemler kadar etkili ve mesane fonksiyonlarının daha az bozulduğu için hasta yaşam kalitesi açısından üstün bir yöntemdir.
Objective: To evaluate the safety, feasibility and efficacy of laparascopic approach in management of patients undergoing nevre-sparing radical hysterectomy for early stage cervical cancer
Material and Method: 14 patients who had early stage (1A1-1B1) and undergone laparascopic nerve sparing radical hysterectomy were analysed retrospectively.
Results: Mean age of patients was 44 (min 26 max 53), mean BMI was 30 (min 23 max 47), mean gravida was 4.7 (min0 max 12), mean parity was 8 (min 0 max 8). Mean duration of surgery- both laparascopic nevre-sparing radical hysterectomy and pelvic lymph node dissection- was 228 minutes. Fifteen lymph nodes and 2.2 centimeters of vaginal tissue were extracted in average. Intestinal functions
had returned in one day after surgery. Bladder catheter and abdominal drain were removed after 2.5 days (min 1 max 5) and 3.3 days (min 2 max 7) respectively. Complete surgical resection was achieved in all patients. Mean follow up duration was 15 months. No recurrence or patient death were present during this time period.
Conclusion: In treatment of early stage cervical cancer, laparascopic nevre-sparing radical hysterectomy is as effective as other surgical techniques, and a superior approach for patient’s quality of life considering less altered bladder function.

6.
Alt solunum yolu enfeksiyonu olan çocuk hastalarda viral etkenlerin immunofluoresan ve immunokromatografik yöntemler ile araştırılması
Investigation of viral agents in lower respiratory tract infections of children by immunofluorescent and immunochromatographic methods
Süleyman Pelit, Banu Bayraktar, Mehmet Emin Bulut, Nazan Dalgıç Karabulut, Asiye Nuhoğlu
doi: 10.5350/SEMB.20141103060041  Sayfalar 118 - 121
Amaç: Alt solunum yolu enfeksiyonları (ASYE) çocuklarda yüksek morbidite oranına sahip olup özellikle
erken çocukluk döneminde yüksek mortalite ile seyreder. ASYE tanısı alan çocuk hastalarda viral
etkenlerin immunofluoresan ve immunokromatografik yöntemler ile araştırılması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, klinik olarak ASYE tanısı almış 260 çocuk hastanın (1 ay-5 yaş)
nazofarengeal sürüntü örnekleri immunofluoresan ve immunokromatografik yöntemler ile araştırılmıştır.
Bulgular: Örneklerden 122’sinde (%46.9) viral antijen pozitifliği saptanmıştır. ASYE’nin en sık etkeni
olarak %35.3’lük pozitiflik oranı ile respiratuar sinsityal virus (RSV) tespit edilmiştir. Hastaların
%4.2’sinde influenza A virusu, %1.9’unda ise influenza B virusu saptanmıştır.
Sonuç: Pediatrik popülasyonda ASYE’lerde etken olabilecek virusların hızlı tanısı, uygun spesifik
antiviral tedavinin zamanında başlanabilmesi, gereksiz antibiyotik kullanımının engellenebilmesi ve
bu virusların neden olabilecekleri hastane enfeksiyonlarının önlenebilmesi açısından önem kazanmaktadır.
Objective: Lower respiratory tract infections (LRTI) have high morbidity rates in children. They are
also related with high mortality especially in early infancy. We aimed to investigate of viral agents of
children, clinically diagnosed as LRTI, by immunofluorescent and immunochromatographic methods
Material and Method: In our study, nasopharyngeal swabs of 260 patients (1 month-5 years)
clinically diagnosed as LRTI, were investigated by immunofluorescent and immunochromatographic
techniques.
Results: In 122 (46.9%) of samples the virus was identified. RSV was the most common etiologic viral
agent in LRTI by a rate of 35.3% followed by influenza A virus 4.2%, influenza B virus 1.9%.
Conclusion: In pediatric population, rapid diagnosis of LRTIs will help us to protect children and to
choose appropriate treatment, avoidance of unnecessary antibiotic use and prevention of nosocomial
infections caused by these agents.

7.
Terapötik hipotermi uygulamasının enfeksiyöz komplikasyonlar üzerindeki etkisinin retrospektif değerlendirilmesi
Retrospective evaluation of the effect of therapeutic hypothermia application on infectious complications
Serdar Demirgan, Kerem Erkalp, Mehmet Salih Sevdi, Meltem Türkay, Tolga Totoz, Ali Özalp, Ayşin Alagöl, Alper Togay
doi: 10.5350/SEMB.20140803030355  Sayfalar 122 - 130
Amaç: Çalışmamızda kardiyopulmoner resüsitasyon (KPR) sonrası terapötik hipotermi (TH) uygulanan ve uygulanmayan hastalarda gelişen enfeksiyon sıklığının, en sık izole edilen mikroorganizmaların belirlenmesi, TH’nin mortalite ve morbiditeye etkisinin saptanması amaçlandı.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda başarılı KPR uygulanmış 44 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Hastalar TH uygulanan (n=20) ve uygulanmayan (n=24) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların 1, 3, 5, 7 ve 9. günlerdeki lökosit sayısı, C-reaktif protein (CRP) değerleri kaydedildi. Hastaların demografik verileri, yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) yatış süreleri, kültür pozitifliğinin ilk gerçekleştiği gün, hangi kültür veya kültürlerde üreme olduğu, kültürlerde üreyen mikroorganizmalar, hastaların YBܒden taburculuk halleri kaydedildi.
Bulgular: Gruplar karşılaştırıldığında hastaların demografik verileri ve Glaskow koma skoru (GKS) ortalamaları açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Gruplar arasında yoğun bakım takiplerinin ilk 10 gününde gerçekleşen kültür pozitifliği, kan, derin trakeal aspirat (DTA) ve idrar kültüründe üreme oranları açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Gruplar arasında mortalite oranları açısından anlamlı fark bulunmamasına rağmen, TH uygulanan grupta YBܒde yatış süresi anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Gruplar arasında 1, 3, 5, 7 ve 9. gün lökosit sayıları arasında anlamlı fark tespit edilmemiştir. TH uygulanan grubun 1. gün CRP değeri TH uygulanmayan gruptan anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Diğer günlerdeki CRP değerleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır.
Sonuç: Gruplar arasında mortalite oranları arasında anlamlı fark bulunmamasına karşın, TH uygulanmış grupta YBܒde yatış süresi daha kısa bulunmuştur. Bu nedenle biz, nörolojik açıdan birçok olumlu etkisi olduğu ispatlanmış TH uygulamasının KPR sonrası yoğun bakımda takip edilen hastalarda uygulanması gerektiğini düşünmekteyiz.
Objective: Our study aims at determining infection frequency in patients receiving or not receiving therapeutic hypothermia (TH) after cardiopulmonary resuscitation (CPR), detecting the microorganisms most frequently isolated, and measuring the effect of TH on mortality and morbidity.
Material and Method: We examined retrospectively the files of 44 patients receiving successful CPR. Patients were separated into two groups: the ones receiving (n=20) and not receiving (n=24) TH. Their leucocyte numbers and C- reactive protein (CRP) values were recorded in the 1st, 3rd, 5th, 7th and 9th day. Their demographic data, hospitalization period in intensive care unit (ICU), the first
day that culture positivity occurred, in which culture(s) reproduction occured, which microorganisms reproduced in these cultures, and discharge state of the patients from ICU were recorded.
Results: No significant difference was found in patients’ demographic data, and Glasgow coma score (GCS) averages. Culture positivity observed in the first 10 days after intensive care follow-ups, blood, deep tracheal aspiration (DTA), urine culture growth rate, and leukocyte numbers were not significantly different between the groups. Although there was no significant difference between the mortality
rates of the groups, hospitalization time in the ICU was significantly lower in the group receiving TH. No significant difference was observed between the groups in terms of leucocyte numbers in the 1st, 3rd, 5th, 7th and 9th day. The CRP value in the 1st day in the group receiving TH was significantly lower than those not receiving TH. There was no significant difference between the CRP values in other days.
Conclusion: Although mortality rates are not significantly affected, hospitalization period in ICU was found to be shorter in the group receiving TH. For this reason, we think that TH which was proved to have favorable neurologic advances, should be applied to post CPR patients in ICU practice.

8.
Obez ve normal kilolu hipotiroidi hastalarının beden kitle indeksi ve lipid değerlerinin karşılaştırılması
Comparison of body mass index and lipid levels between obese and normal weighted hypothyroid patients
Ekmel Burak Özşenel, Mehmet Yavuz Gürler, Güzin Karatemiz, Fatih Borlu, Kübra Kalkan, Elif Güven, Nazan Demir Özcan, Fuat Şar, Süleyman Coşgun, Savaş Öztürk
doi: 10.5350/SEMB.20140808021149  Sayfalar 131 - 134
Amaç: Hipotiroidi hastalarında obezite ve beraberinde hiperlipidemi görülmektedir. Bu çalışmada Haseki Eğt. Arş. Hastanesi lipit polikliniğinden takip edilen hipotirodi hastalarının laboratuar verileri değerlendirilerek hipotiroidik hastalarda obezite ile lipit değerleri ilişkisi araştırıldı.
Gereç ve Yöntem: Haseki Eğt. Arş. Hastanesi lipit polikliniğinde 2003-2006 yıllarında takip edilen 37 hipotiroidi hastasının dosyası retrospektif olarak incelendi ve hastalar, başvuru sırasındaki vücut kitle indeksleri (VKİ) (≥30=obez) dikkate alınarak obez (vaka) ve nonobez (kontrol) olarak 2 gruba ayrıldı. Çalışmada hastaların yaş, cinsiyet, VKİ, glukoz, TSH, total kolesterol, LDL, HDL, trigliserit değerleri dikkate alındı.
Bulgular: Çalışmaya alınan 37 hipotiroidi hastasından 19’u obez (vaka grubu), 18’i nonobez (kontrol grubu) olarak değerlendirildi. Vaka grubu 1 erkek, 18 kadın, kontrol grubu ise 6 erkek, 12 kadın hastadan oluştu. Vaka grubunun HDL değerleri anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.01). Glukoz değerleri de anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.01). Vaka grubunun trigliserit değerleri kontrol grubuna kıyasla
yüksek olmakla birlikte istatistiksel anlamlı bir fark yoktu (p=0.31). Gruplar arasında LDL ve total kolesterol açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı.
Sonuç: Hipotiroidili hastalarda obezite sık görülmekte olup, bu grupta hiperlipidemi ve glukoz intoleransına da daha sık rastlanmaktadır. Yaptığımız çalışmada VKİ’lerine göre obez ve nonobez olarak ikiye ayrılan hipotiroidi hastalarının total kolesterol ve LDL değerleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Obez grubun trigliserit ve glukoz değerleri yüksek, HDL değerleri düşük saptandı. Hipotiroidi hastalarının tedavisi sırasında hiperlipidemi gözden kaçırılmamalı aynı zamanda tek başına hiperlipidemisi olan hastalarda tedavi öncesi tiroid hormonları görülmelidir.
Objective: In hypothyroidic patients obesity and hyperlipidemia is more often. In this study hypothroid patients followed by Haseki Hospital lipid polyclinic evaluated and hyperlipidemia-obesity relation investigated.
Material and Method: Files of 37 hypothyroidic patients followed up by lipid polyclinic of Haseki Hospital between 2003-2006 years are evaluated retrospectively. Patients divided into two groups as obese (case) and nonobese (control) according to their body mass indexes (BMI) (≥30=obese) at the time they refer. Age, sex, BMI, glucose, TSH, total-cholesterol, LDL, HDL, triglyceride values of patients evaluated.
Results: 19 were obese (case group), 18 were nonobese (control group) from 37 patients with hypothyroidism admitted to our study. Case group had 1 male, 18 female, control group had 6 male, 12 female patients. In case group, HDL was lower (p<0.01) and glucose was higher (p<0.01) than control group. Triglycerides of case group was higher than control group, but this difference wasn’t significant (p=0.31). There wasn’t difference between groups in the levels of total and LDL-cholesterol.
Conclusion: We evaluated hypothroidic patients by dividing them to obese and nonobese groups according to their BMI. Total and LDL cholesterol levels of groups showed no significant difference. Trigliceryde and glucose levels of obese group was high and HDL-cholesterol was low. During therapies of hypothyroidic patients, hyperlipidemia have to be investigated and also when beginning of an antihyperlipidemic treatment thyroid hormones have to be evaluated.

9.
Hastane çalışanlarında işe bağlı kas iskelet sistemi hastalıkları: Üst ekstremite problemleri
Work-related musculoskeletal diseases in hospital workers: Upper extremity problems
Hülya Şirzai, Beril Doğu, Pınar Erdem, Figen Yılmaz, Banu Kuran
doi: 10.5350/SEMB.20141202054038  Sayfalar 135 - 141
Amaç: İşe bağlı kas iskelet sistemi hastalıkları toplumda sık görülen sağlık problemlerinden biridir. Hastanemizde çalışan yardımcı personelin sağlığını korumak, iş memnuniyetini artırmak ve iş kaybına neden olabilecek durumları önleyebilmek için işe bağlı üst ekstremite problemlerinin sıklığı ve bu problemleri oluşturabilecek etmenleri belirlemeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, hastanemizde çeşitli bölümlerinde çalışan toplam 125 sağlık personeli dahil edildi. Çalışmanın verileri kişisel özellikleri, iş ve çalışma ortamı ile ilgili bilgiler literatürlerden derlenerek oluşturulan bir anket formuyla sorgulandı. İskandinav Kas-İskelet Sistemi Anketi (The Nordic Musculoskeletal Questionnaire) ile ağrı bölgeleri belirlendi.
Bulgular: Çalışmaya katılan 125 olgunun, 74’ü (%59.2) kadın ve 51’i (%40.8) erkek idi. Olguların yaş ortalamaları 31.56±7.09 yıldı. Katılımcıların 53 (%50.3)’ü hastanede temizlik personeli olarak, 25 (%23.8)’i sekreter, 16 (%15.2)’sı teknisyen ve 11 (%10.6)’i hemşire olarak çalışmaktaydı. Çalışanların 61 (%58.1)’i iş sırasında üst ekstremitesi ile ilgili ağrısı olduğu saptandı. Yapılan logistik analizde erkek
olmak sadece el bileği ağrıları için risk faktörü, VKİ’nin büyük olması sırt, dirsek ve el bileği için; evde geçen sürenin az olması sırt ve elbileği ağrısı için risk faktörü olarak saptandı.
Sonuç: Hastane çalışanlarında işe bağlı oluşabilecek üst ekstremite problemleri ve risklerinin önceden belirlemek iş verimi ve çalışanları sağlığını korumak için önemlidir.
Objective: The work-related musculoskeletal disorders are one of the most common health problems in the community. The aim of the our study was to determine the incidence of work-related upper extremity problems and to asses the risk factors in order to protect the health of our hospital employees, to improve job satisfaction and to avoid situations that could lead to job.
Material and Method: A total of 125 hospital employees were included in our study. The personal characteristics of the participants, information about the work and the working environment were questioned by a questionnaire that was collected from the literature. The Nordic Musculoskeletal Questionnaire was used to identify areas of pain.
Results: 125 cases participated in the study, 74 (59.2%) were female and 51 (40.8%) were male. The mean age of patients was 31.56±7: 09 years. 53 participants (50.5%) were cleaning staff, 25 participants (23.8%) were secretary, 16 participants (15.2%) were technician and 11 participants (10.6%) were nurse. 61 employees (58.1%) had upper limb pain during business. When logistic analysis was performed we found that male gender is a risk factor for wrist pain; high BMI is a risk factor for back, elbow and wrist; less time spent at home is a risk factor for back and wrist pain.
Conclusion: To determine the work-related upper extremity problems and risk factors in hospital employees is important to improve work efficiency and protect the health of employees.

10.
Serebellar infarktlarda damar alanlarının dağılımı, klinik özellikleri ve etiyolojik faktörlerin değerlendirilmesi
Evaluation of cerebellar infarcts’ distrubution, clinical features and aetiological factors
Yıldızhan Şengül, Dilek Necioğlu Örken, Selma Yücel, Sevda Yücekaya, Hulki Forta
doi: 10.5350/SEMB.20150107051712  Sayfalar 142 - 147
Amaç: Posterior dolaşım infarktları (PDİ) yüksek mortalite ve morbidite riski taşıyan hastalıklar olarak bilinmektedir. PDİ’larının tanınması bu mortalite ve morbiditenin azaltılması ve tromboliz gibi yeni tedavi yaklaşımlarına olanak sağlaması açısından önemlidir. Bu çalışmamızda serebellar iskemik inmelerin damar alanlarına göre dağılımını, klinik, etiyolojik ve fonksiyonel karakteristiklerini araştırmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 90 hasta dahil edildi. Tüm hastaların kaydedilmiş vasküler risk faktörleri, giriş tansiyonları, elektrokardiyogram, kranial görüntüleme yöntemleri, başvuru sırasındaki belirti ve nörolojik muayene bulguları, etiyolojiyi saptamak amacıyla yapılmış olan transtorasik ekokardiyografi, bilateral karotis ve vertebral arter doppler ultrasonografi, servikal bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans anjiografi tetkikleri incelendi.
Bulgular: Serebellar infarktların damar alanlarına göre dağılım sıklığı değerlendirildiğinde: en sık medial Posterior inferior serebellar arter (PİSA) damar alanında infarkt olduğu saptandı. Bunu medial Süperior serebellar arter (SSA) ile lateral PİSA damar alanları takip etmekteydi. Anterior inferior serebellar arter (AİSA) dışında tüm damarlarda en sık başvuru belirtisi bulantı kusmaydı. AİSA infarktlarında ise en sık belirti
dengesizlikti. Damar alanlarına göre bulgular değerlendirildiğinde de tüm damar alanlarında en sık ataksi, dismetri-disdiadokinezi, hipotoni en sık bulgulardı. En sık saptanan risk faktörleri hipertansiyon (HT), sigara kullanımı, diyabetes mellitustu. Etiyolojik faktör olarak: Kardiyoemboli (KE) hastaların %22.2’sinde ve vertebrobaziller ateroskleroz (VBA) %61.1’inde saptandı. VBA AİSA, medial PİSA, lateral PİSA alanlarını içeren infarktlarda, KE ise medial SSA, lateral SSA, lateral PİSA alanlarını içeren infarktlarda en sıktı.
Sonuç: Çalışmamızda serebellar infarkların en sık medial PİSA sulama alanında olduğunu saptadık. En sık belirti bulantı-kusma ve en sık muayene bulgusu ataksiydi. HT en sık saptanan risk faktörü ve VBA en sık etiyolojik faktördü.
Objective: Posterior circulation stroke syndromes are known to have high risk of mortality and morbidity. The recognition of posterior circulation infarcts are important for decreasing this mortality and morbidity, and can make it possible to administer thrombolysis treatment. In this study, our goal was to evaluate distribution of cerebellar infarcts, and to determine the clinical, aetiological and functional characteristics.
Material and Method: 90 patients were included in our study. All recorded vascular risk factors, blood pressure measurements, electrocardiograms, signs and symptoms during the application, results of cranial imaging and the results of studies done to reveal aethiology such as transthoracic ecocardiography and bilateral doppler ultrasonography of carotid arteries, cervical computed tomography or magnetic resonance angiography imaginings were examined.
Results: The most common vascular territories were medial posterior inferior cerebellar artery (PICA), medial superior cerebellar artery (SCA) and lateral PICA. Nausea and vomiting were the most common symptom, except for anterior inferior cerebellar artery (AICA). At AICA infarcts, it was derangement. The most common finding in all vascular territories were ataxia, dysmetria-disdiadokinezia and hypotonia. The
most common risk factors were hypertension (HT), smoking and diabetes mellitus. Cardioembolism was found in 22.2% and vertebrobasillar atherosclerosis (VBA) was found in 61.1% of the cases as aetiological factors. VBA was more common in infarcts that involved the territories of AICA, medial PICA and Iateral PICA. Cardioembolism was the most common in infarcts that involved the territories of medial SCA, Iateral
SCA and Iateral PICA.
Conclusions: In our study we found that the most commonly affected territory was medial PICA. The most common signs were nausea and vomiting, and the most common symptom was ataxia. HT was the predominant risk factor and the most common aetiological factor was VBA.

OLGU SUNUMU
11.
İnfantil hemanjiom ve oral propranolol tedavisi
Infantile hemangioma and oral propranolol therapy
Mustafa Dilek, Mervan Bekdaş, Sevil Bilir Göksügür, Fatih Demircioğlu, Zehra Karataş, Mustafa Erkoçoğlu, Erol Kısmet
doi: 10.5350/SEMB.20150106055537  Sayfalar 148 - 151
İnfantil hemanjiom bebeklik döneminin en sık görülen selim tümörüdür. Tedavi endikasyonları arasında; havayolu tıkanıklıkları, ülserasyon, enfeksiyon, görme bozukluğu, emme bozukluğu gibi fonksiyon kayıplarına yol açması durumları sayılabilir. İnfantil hemanjiomun tedavisinde kortikosteroidler uzun yıllardır ilk tercih olmakla beraber son yıllarda oral propranolol de kullanılmaya başlanmıştır. Yüzün sağ tarafında geniş hemanjiomu bulunan 3 aylık hastada, propranolol tedavisi ile belirgin iyileşme sağlanmış ve güncel tedavi ile ilgili çalışmalar tartışılmıştır.
Infantile hemangioma is the most common bening tumors of infancy. Common treatment indications include airway obstruction, ulceration, infection, visual impairment or feding difficulties. Besides the steroids were the first choice in treatment of infantile hemangiomas for years, propranolol was also used in recent years.. This report presents a 3-month-old patient with infantile hemangioma in the right side of her face has been treated with oral propranolol therapy, accompanied by brief review of literature with treatment options.

12.
Bir olgu ile Wolf-Hirschhorn sendromu
A case with Wolf-Hirschhorn syndrome
Ayşe Kartal, Betül Kılıç
doi: 10.5350/SEMB.20141208024916  Sayfalar 152 - 154
Wolf-Hirschhorn sendromu (WHS), 4. kromozomun kısa kolunun distal kısmında delesyon (4p-) sonucu oluşan, psikomotor geriliğe genellikle prenatal ve postnatal büyüme geriliğinin eşlik ettiği, ağır mental retardasyon, tipik yüz anomalileri, orta hat defektleri, iskelet anomalileri, hipotoni ve nöbet varlığı ile karakterize nadir görülen bir genetik hastalıktır. Burada, intrauterin büyüme geriliği, atipik yüz görünümü, nöbet ve anormal elektroensefalografi bulguları olan karyotip analizi ile kesin tanı alan 16 aylık WHS’li bir kız olgu sunulmaktadır.
Wolf-Hirschhorn syndrome (WHS) is a rare well-known genetic condition resulting from a distal deletion of the short arm of chromosome 4, is usually associated with marked prenatal and postnatal growth retardation with psychomotor delay, profound mental deficiency, typical facial anomalies, midline defects, skeletal anomalies, hypotonia and seizures. We herein report a 16-month-old girl with severe intrauterin-growth-retardation, atypical facial anomalies, seizures and abnormal electroencephalography that was diagnosed with karyotype analysis.

13.
İntramusküler enjeksiyon sonrası Escherichia coli’nin neden olduğu uyluk apsesi ve yaygın pannikülit: Olgu sunumu
Thigh absces and wide paniculitis caused by Escherichia coli after intramuscular injections: case report
Eren Çağan, Havva Hasret Çağan, Murat Şan
doi: 10.5350/SEMB.20141020062249  Sayfalar 155 - 158
Parenteral ilaç uygulamaları tüm tıbbi disiplinlerde rutin olarak yapılan bir işlemdir. İntramusküler, intravenöz, intraartriküler uygulamalar ve infüzyonlar apse, eklem enfeksiyonu gibi lokal komplikasyonlara yol açabilmektedir. Bu tip lokal komplikasyonlar mortalitesi ve morbiditesi oldukça yüksek bakteriyemi, sepsis ve çoklu organ yetmezliği gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Biz bu yazıda intramusküler enjeksiyon sonrası Escherichia coli’nin neden olduğu uyluk apsesi gelişen ve yaygın panniküliti olan bir hastayı sunuyoruz.
The parenteral drug application is a routinely used method in all medical disciplines. Intramuscular, intraarticular, intravenous injections and infusions can cause local complications such as abscesses and articular infections. These local complications can lead to bacteraemia, sepsis and may lead to multiple organ failure associated with high morbidity and mortality. We present a patient with thigh abscess and wide paniculitis caused by Escherichia coli after intramuscular injections.

14.
Retroperitoneal apse ile ortaya çıkan posterior duodenal perforasyon
Posterior duodenal wall perforation presenting as a retroperitoneal abscess
Ozan Efesoy, Süleyman Ülger, Halil Ülger, Erdem Yücel, Mehmet Yavuz Gözükara
doi: 10.5350/SEMB.20141117020649  Sayfalar 159 - 162
Duodenumun peptik ülser nedeniyle posteriordan perforasyonuna bağlı retroperitoneal apse klinik pratikte oldukça ender görülen bir problemdir. Literatürde klinik belirti ve bulgularına dair oldukça az bilgi yer almaktadır. Bu olgu sunumunda literatür verileri derlenerek peptik ülsere bağlı posterior duodenal perforasyon ile ilişkili retroperitoneal apse vakası sunulmuştur.
Retroperitoneal abscess associated with a posterior perforation of the duodenum due to peptic ulcer disease is extremely rare problem in clinical practice. There are scarce data about its clinical signs and symptoms in the literature. We report a case of retroperitoneal abscess associated with a posterior perforation of the duodenum due to peptic ulcer disease and review the literature.

LookUs & Online Makale