ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
The Medical Bulletin of Sisli Etfal Hospital - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 39 (4)
Volume: 39  Issue: 4 - 2005
ORIGINAL RESEARCH
1.Calcium homeostasis: Hypercalcemia-humoral hipercalcemia of malignancy
Mehtap Çalış, Oktay Incekara
Pages 7 - 11
Abstract | Full Text PDF

2.Characteristics of pulmonary tuberculosis cases treated in the hospital: A retrospective analysis
Levent Dalar, Firdevs Atabey, S. Kerem Okutur, Fatih Ayyildiz, Salim Sariyildiz, Nermin Kılıçkesmez, Hanife Can, Recep Dodurgali, Arman Poluman
Pages 12 - 15
Amaç: Tüberküloz, Mycahacterium tuberculosis basilinin oluşturduğu, önemli morbidite ve mortalite nedeni olan bir enfeksiyon hastalığıdır. Bu çalışmada kliniğimizde 1999-2002 yılları arasında yatarak tedavi gören 227 tüberküloz olgusu klinik, sosyodemografik ve laboratuar özellikleri açısından retrospektif olarak incelendi.
Gereç ve Yöntem: 1999-2002 yılları arasında kliniğimizde yatan akciğer tüberkülozu tandı 227 olgunun yatış dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların sosyodemografik, klinik, ve bakteriyolojik özellikleri ve toplanan bu verilerin birbirleri ile ilişkileri analiz edildi. İstatistik değerlendirme için SPSS 11.O for Windows paket programı kullanıldı.
Bulgular: Olguların ortalama yaşı 35.01 ±13.05, ortalama yatış süresi IS.S0±6.SS, ortalama sigara kullanımı (paket/yıl) 1 S.23±l9.55, PPD‘ de ortalama endürasyon 12.12±5.70 mm, ve ortalama saatlik eritrosit sedimantasyon hızı 73.23±32.33 idi. Olguların %67.4 (n=/53)‘ünde aile teması öyküsü yoktu ve %3/.l (n=134)’i. yeni olguydu. %34.3 (n—73) BCG skarı yoktu. %9.3 (n=21)’inin ek hastalığı vardı ve %72.2 (n=/64) olguda balgamda ARB pozitif idi. %l.3 (n=4) olgu yatış sırasında eksitus oldu. Lineer regresyon analizinde ölçülen PPD endürasyonu ile nefes darlığı semptomu arasında zayıf korelasyon bulundu (r-0.224, p= 0.03).
Sonuç: Sonuç olarak, tüberküloz halen önemli bir morbidite nedenidir. Olguların yarısından fazlasında aile içi temas öyküsünün olmaması işyeri taramalarının önemini göstermektedir. Aşılama tüberkülozun ağır fomlarından korunmada önemli ve etkindir.
Aim: Tuberculosis is an infectious disease caused by Mycobecterium tuberculosis that is an important cause of morbidity and mortality. In this retrospective study, 227 cases hospitalised in our clinic between 1999-2002, have been evaluated in terms of clinical, socio-demographical and laboratory features.
Study Design: 227 cases of tuberculosis hospitalised between the years 1999 and 2002 were evaluated retrospectively. In all patients; clinical, bacteriological and demographical features were analyzed. We used SPSS 11.0 Windows packet program to istatistical analysis.
Results: The mean age of the cases was 35.01 ±13.05, mean duration of hospitalisation was 18.80±6.88 days, mean cigarette exposure was 18.23±19.55 pack/years, mean PPD skin test induration was 12.12±5.70 mm and mean erythrocyte sedimentation rate was 78.23±32.33. History of exposure in the family was lacking in 67.4% (n=/53) of the cases and 81.1% (n=184) of the cases were new cases. In 43.8% (n=78) of the cases a BCG scar was lacking, 9.3% (n=21) of the cases had an accompanying disease and in 72.2% (n=164) cases, the sputum was AFB positive. 1.8% (n=4) cases died during hospitalisation. A weak correlation has been found between PPD skin induration and dyspnea at linear regression analysis (r=0.224. p=0.03).
Conclusion: To conclude, tuberculosis remains a cause of morbidity. The lack of exposure in the family in more than half of the cases, point out the importance of screenings at the workplace. Vaccination is important and effective to be protected from the serious forms of tuberculosis.

3.Electrocardiographic evaluation of right ventricle involvement in acute inferior myocardial infarction
Cemal Bes Cangül, S. Kerem Okutur, Erkan Öztekin, Çiğdem Yazıcı Ersoy, Kerim Küçükler, Murat Kemahlı, Fatih Borlu
Pages 16 - 22
Amaç: Inferior miyokard infarktüsüne (MI) eşlik eden sağ ventrikül infarktüsü mortalité ve morhiditenin önemli bir nedenidir. Bu nedenle erken tanı ve tedavi büyük önem kazanmaktadır. Çalışmamızın aman akut inferior MI sırasında sağ ventrikiU tutulumunu elektrokardiyografik incelemelerle tespit etmek; yaş, cinsiyet, ek hastalık, trombolitik tedavi ile prognoz arasındaki korelasyonu araştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Koroner Yoğun Bakım Ünitesi‘nde 2000-2002 tarihleri arasında inferior MI geçiren ve sağ ventrikül tutulumu gösteren 60 hasta çalışmaya alındı. Tüm hastalar klinik ve elektrokardiyografik olarak incelendi.
Bulgular: Vakaların 45‘i erkek, 15‘i kadın olup yaş ortalaması 55.72 ± 12.51 olarak saptandı. Yaş ile ST depresyonu arasında anlamlı korelasyon tespit edilemezken yaş ile ST elcvasyonu arasında zayıf derecede negatif korelasyon saptandı. Cinsiyetler arasında, ek hastalığı olan ve olmayan olgular arasında prognoz bakımından anlamlı bir fark tespit edilmedi. Trombolitik tedavi almayanların prognozu, ahin olgulara göre anlamlı derecede daha kötü saptandı. Trombolitik tedavi almayan olgularda mortalité daha yüksek bulundu. Akut inferior MI’da sağ ventrikül tulumu elektrokardiyografik olarak incelendi. Çekilen EKG‘de D1 ve aVL’deki ST depresyonu, sağ ventrikül tutulumunu göstermesi açısından V4R‘daki ST elevasyonu kadar anlamlı derecede duyarlı bulundu.
Sonuç: Mortaliteyi azaltmak amacıyla; akut inferior MI’ lı hastalarda sağ ventrikül tutulumu elektrokardiyografik olarak değerlendirilirken, V4R ile birlikte D1 ve aVL‘deki ST depresyonunun dikkatlice incelenmesi gerektiği, trombolitik tedavinin erken dönemde uygulanmasının şart olduğu kanısına vardık.
Aim: inferior M! accompanied by right ventricular Ml has a high mortality and morbidity rate therefore early diagnosis and treatment carries a vital role. This study was designed to evaluate right ventricular involvement by means of electrocardiographic methods and examine the role of age, gender, additional disease and thrombolytic usage in prognosis of the patients.
Material and Methods: Sixty patients with inferior myocardial infarction and right ventricle involvement, who were admitted to the coronary care unit of Sisli Etfal Hospital between the years 2000 and 2002, are clinically and electrocardiographically evaluated.
Results: Of the sixty patients, 45 were male and 15 were female, and the mean age was calculated as 58.72 ± 12.51. There were no significant correlation between age and ST segment depression, though there was a poor and inverse correlation between age and ST segment elevation. No prognostically significant differance was noticed between the two genders, with cases who have a concomittant disease and who have not. When compared to the cases who received thrombolytic therapy; prognosis was significantly worse with cases who did not. Mortality was apparently high with those had not been utilized thrombolytic therapy. Right ventricle involvement in inferior myocardial infarction was electrocardiographically asesscd. ST segment depression on D1 and aVL of the patients with inferior myocardial infarction was found to he as sensitive as V4R ST segment elevation, with intention to detect right ventricle involvement.
Conclusion: ST segment depression on Dl and aVL derivations should be meticulously evaluated as well as V4R for inferior myocardial infarction patients with right ventricle involvement to reduce mortality, and thrombolytic therapy should he initiated as soon as possible.

4.The importance and the place of computed tomography in the diagnosis of pulmonary tuberculosis
Levent Dalar, Firdevs Atabey, Fatih Ayyildiz, S. Kerem Okutur, Salim Sariyildiz, Nermin Kılıçkesmez, Recep Dodurgali, Hanife Can, Arman Poluman
Pages 23 - 25
Akciğer tüberkülozunda tanı bakteriyolojik ve radyolojik olarak konulmaktadır. Ancak tüberkülozun gerek radyolojik olarak diğer akciğer hastalıklarıyla benzer görüntüler verebilmesi, gerek bakteriyolojik olarak basilin her zaman kısa sürede saptanamaması tanıyı geciktirmekte ve güçleştirmektedir Oysa erken tanı ve tedavi enfekte bireyin bulaştırdığım engellediğinden cok önemlidir. Bu çalışmada, kliniğimizde 1999- 2002 yılları arasında yatarak tedavi gören 227 akciğer tüberkülozla olgunun bilgisayarlı tomografi (BT) görünümleri, tutulumun dağılımı ve lezyonun niteliği (asiner, retiküler, nod‘itler, kaviler, hiler genişleme, kitle) acısından incelendi. En sık yerleşim yeri %76.3 (n-167) ile üst zonlardı ve olguların %53.7 (n=]22)’sinde tipik kaviler lezyon saptandı. %1.3 (n=3) olgu ise lider genişleme gösteriyordu. Sonuç olarak, akciğer tüberkülozunun erken tanısında BT‘nin önemli ve değerli olduğu söylenebilir.
The diagnosis is made by bacteriology and radiology in pulmonary tuberculosis. But, the diagnosis is delayed and complicated since tuberculosis mimics other pulmonary diseases radiologically and the bacilli cannot always be defined rapidly. However, early diagnosis is very important as it prevents the contagiosity of the infected subject. In this study, we evaluated computerised tomography (CT) images of 227 subjects hospitalised in our clinic between 1999-2002, for the distribution and the features of the lesion (aciner, reticular, nodular, cavitary, enlargement of the hilus, mass). Upper zones were most frequently involved in 76.3% (n-167) and typical cavitary lesion has been detected in 53.7% (n=122) of the cases. Enlargement of the hilus was present in 1.3% (n-3) of the subjects. To conclude, CT seems to be very important and precious in the early diagnosis of pulmonary tuberculosis.

5.The probable effects of sub clinical varicocele on sperm parameters diagnosed by color doppler ultrasonography in male infertility problem
Ahmet Nedim Kahraman, Ayşe Deniz Kahraman, Ahmet Mesrur Halefoğlu, Nuran Yılmaz
Pages 26 - 30
Amaç: Renkli doppler ultrasonografi ile teşhis edilen subklinik varikoselin semen parametrelerine etkisini araştırdık.
Gereç ve Yöntem: Varikosel tandı 40 infertil lıasta değerlendirildi. Palpabl varikosel i olmayan fakat renkli doppler ultrasonografide ven çapı 2.7 mm‘nin altında ve reflü + olan hastalar subklinik varikosel tanısı aldı. Hastalar sağ subkliniksol klinik varikosel (GRUP I), bilatéral subklinik varikosel (GRUP 2). sadece solda subklinik varikosel (GRUP 3) olarak 3 gruba ayrıklı.
Bulgular: Gruplar arasında aşağıda belirtilen durumlar açısından istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı: Hasta yaşı (p= 0.486), infertilité siiresi (p=o.481 ), sperm mootilitesi (p-0.8305), sperm morfolojisi (WHO ¡1=0.764). Grup 2’nin ortalama test is volümü grup I’den anlamlı olarak fazla bulundu (sağ testis p=0.023, sol teslis p= 0.024). Total motil sperm sayısının tüm gruplarda kötüye gittiği görüldü ve gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p= 0.550).
Sonuç: Bizim çalışmamızda da incelenen gruplar arasında semen parametreleri açısından istatiksel olarak anlamlı fark bulunamayışı, subklinik varikoselin teşhis ve tedavisindeki tartışmaları ve bu konudaki belirsizliği haklı çıkarmaktadır.
Object: We investigated the effects of subclinical varicocele on semen parameters detected by color doppler ultrasonography.
Material and method: 40 infertile patients with varicocele were evaluated. Patients with nonpalp able varicocele whose reflux were + and vein diameter smaller than 2.7 mm in doppler ultrasound were diagnosed as subclinical varicocele. Patients were separated in 3 groups: Right subclinical - left clinical varicocele (Group 1), bilateral subclinical varicocele (Group 2), only left subclinical varicocele (Group 3).
Results: No statistical significant difference was found in the patient age (p=0.486), male infertility duration (p= 0.481), sperm motility (p= 0.8305) and sperm morphology (WHO p= 0. 764) among groups..Mean testis volume of group 2 were statistically significant greater than group 1 (right testis p=0.023, left testis p=0.024) Total motil sperm counts were decreased in all groups and there was no statistical significant difference between groups (p=0.550)
Conclusion: There were no statistical significant difference on semen parameters between groups we evaluated. Therefore, our study has justified, that controversery and indefinity on the diagnosis and treatment of subclinical varicocele.

6.Breast cancer under age 35
Öznur Aksakal, H. Orhan Kızılkaya, Ahmet Uyanoğlu, Fatih Akyüz, Ayşe Doğan, Oktay Incekara, Canan Tanık
Pages 31 - 35
Amaç: 35 ve altı yaş grubunda meme kanserleri oldukça nadirdir ve daha agresif seyirli oldukları düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, bu yaş grubunda yer alan 86 hastada, tümör özellikleri, hastalık seyri ve sağladım oranlarının retrospektif olarak irdelenmesidir.
Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı tipteki bu araştırmada, Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Kliniğine 1989-1998 yılları arasında başvurup tedavi edilen ve en az 6 ay takipte kalan 86 hasta retrospektif olarak incelenmiştir.
Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 30 (23-35) olup, en sık rastlanan tümör histopatolojisi %87.2 ile invaziv duktal kavsi namadır 15 (%I7,4) hasta Oral Kontraseptif (OK) kullanmıştır. Modifiye Radikal Mastektomi (MRM) %74.4 ile en sık uygulanan cerrahi yöntem olmuştur. Hastaların %63,9’unda Aks¡11 er lenf nod tutulumu mevcuttur. TNM sınıflamasına göre hasta dağılımı şöyledir: Evre I, 4 (%4,7) hasta, Evre II, 49 (%56,9) hasta, Evre III, 27 (%31,4) hasta iyj Evre IV, 6 (%7) hasta. Hastaların % 76,7’sin e Adjuvant Radyoterapi uygulanmıştır. En sık kullanılan Kemoterapi rejimi %67,4 ile FEC olmuştur. Hastaların %53,5’i hormonaI tedavi almıştır. Ortalama 37 (6-114) aylık izlemde 27 (%31,4) hastada yerel ve/veya uzak yinelemeler olmuştur. // (%J2,8) hasta exitus olmuştur. Bu izlem süresinde Hastalıksız Sağkalımı % 68,6 ve Genel Sağkalım % 87 olarak kaydedilmiştir.
Sonuç: 35 yaş ve altı meme kanserli 86 hastada medyan 37 (6-114) aylık takipte Hastalıksız Sağkalım %68,6 ve Genel Sağkalım % 87 dir. Bu bulgulara göre 35 yaş ve altı meme kanserlerinin daha agresif özellikler gösterdiği söylenebilir Ancak izlem süresinin kısalığı nedeniyle kesin bir kanıya varmak zordur.
Objective: Breast cancer is quite rare, in the 35 and under age group and it. is believed that it is more agressive when it occurs in this age group. The purpose of our study is retrospectively examine the tumor characteristics, the progression of the disease and survival rates of 86 patients which fall into this age group.
Study Design: 86 patients treated in between. I989-I998 in our department, and followed up for at least 6 months were examined in this study.
Results: The median age was 30 (the youngest being 23; oldest 35) invasive ductal carcinoma was the most frequently observed histological type (87,2 %). Modified Radical Mastectomy was the most applied surgical procedure (74,4 %). 63,9 % of the patients had positive Axillar leaf nodes. According to the TNM was classification, the distruhition of stages among patients was as follows; Stage!: 4 (4,7%) patients, Stagell: 49 (56,9 %) patients, Stage III: 27 (31,4%) patients, Stage IV: 6 (7%) patients. Adjuvant Radiotherapy was applied to 76,7 % of the patients. FEC had been the most utilized chemotherapy regime (67,7 %). 53,5% of the patients were administred hormonal therapy. With a follow-up overage of 37 monthsfmin 6-max 114), in 27 (31,4%) patients, local and!or distant metastasis occured and 11 (12,8 %) patients died. In the above mentioned follow-up period, Disease Free Survival (DFS) rate was 68,6% and Overall Survival (OS) rate was 87%.
Conclusion: In the median 37 (6-114) months follow-up 86 breast. cancer patients 35 and under age group DFS was %68,6 and OS was %87. As a. conclusion, it can be asserted that for the mentioned age group, breast, cancer shows for more agressive tumor characteristics. However, due to the fact, that the average follow-up period was short,this conclusion can not be accepted as fact.,as yet.

7.The comparison of tumor size, metastasis of axillary lymph nodes, pericapsular invasion, perineural invasion and lymphatic invasion in breast cancer with invasive ductal carcinoma
Canan Tanık, Serap Gözel, Damlanur Sakız, Nedim Polat, Fevziye Kabukçuoğlu, Öznur Aksakal, H. Orhan Kızılkaya
Pages 36 - 40
Amaç: Bu çalışmada; meme kanserinde belirlediğimiz prognostik parametreler birbirleri ile karşılaştırılarak aralarındaki ilişki değerlendirildi.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, yaşları 35 -83 arasında değişen modifiye radikal mastektomi uygulanmış, patolojik tanıları invaziv duktal karsinom olan 73 hasta dahil edildi. Olgular. tiimör boyutu, aksiler lenf bezi durumu, perikapsüler yayılım, perinöral invazyon ve vasküler invazyon açısından tekrar değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde, Kruskal Wallis ve Mann Whitney u testleri kullanıldı.
Bulgular ve Sonuç: Tümör boyutu ve aksiller lenf bezi metastazı, metastatik aksiller lenf bezi sayısı ve perikapsüler yayılım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Perinöral invazyon mevcut olgularda vasküler invazyon daha sık olarak görüldü.
Objective: The aim of this study is to compare prognostic parameters of breast cancer.
Study Design: In this study 73 patients, with age variation between 35 - 33 years, to whom modified radical mastectomy was applied were examined. Pathologic diagnosis of these patients was invasive ductal carcinoma. The tumor size, status of axillary nodes, pericapsular invasion, perineural invasion and vascular I lymphatic invasion were reexamined. In statistical analysis of the data, Kruskal Wallis and Mann Whitney u tests were used.
Results and Conclusion: There was significant statistical relation between tumor size and metastasis of axillary lymph nodes, the number of metastatic axillary lymph nodes and pericapsular invasion, perineural invasion and lymphatic invasion.

CASE REPORT
8.Evaluation of children with intoxication admitted to Sisli Etfal Hospital 1st Clinic of Pediatrics
Müjde Arapoğlu, Cem Keskin, Leyla Telhan, Ela Erdem, Ayşe Palanduz
Pages 41 - 45
Amaç: Zehirlenmeler çocukluk çağında sık görülen morbidite ve mortalite nedenlerindendir. Bu çalışmanın amacı çocukluk çağı zehirlenme olgularının değerlendirilmesidir.
Gereç ve Yöntem: Hastanemiz 1. Çocuk Kliniğinde Ocak 2001- Mart 2005 tarihleri arasında zehirlenme tanısı ile izlenen 300 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Yaş. cinsiyet, alman madde veya ilaç, başvuruya kadar geçen süre, klinik bulgular ve ortalama yatış süresi değerlendirildi.
Bulgular: Toplam 300 olgu çalışmaya alındı, bunların 154’ü (% 51.3) kız, 146’sı (% 48.7) erkek idi. Ortalama yaş 4.9 ± 3.2 (1.9-14) yıldı. En sık zehirlenme nedeni ilaçlar ve korozif maddelerdi. Başvuruya kadar geçen süre 5.4 ± 6.2 (0.5-48) saat, ortalama yatış süresi 2.5 ± 2.3 (1-17) gündü. 154 hastada (% 51) intoksikasyona ait herhangi bir bulguya rastlanmadı. Olguların 24’ü (% 8) intihar amaçlı ilaç almıştı. Bunların 20’si (% 83) kız hasta ve 11.5 yaş üzerindeydi. 12 hasta (% 4) yoğun bakını ünitesine sevk edildi. Kaybedilen hasta yoktu.
Sonuç: Zehirlenmeler çocuk sağlığını tehdit eden önemli bir sağlık sorunudur. Gerek önlenmesi, gerekse karşı karşıya kalındığında uygun davranılması için eğitim şarttır.
Objective: Intoxication is a common cause of morbidity and mortality during childhood. The aim of this study was to evaluate the characteristics of patients who were hospitalized for intoxication.
Study Design: Medical records of 300 cases of intoxication followed up in our clinic between January 2001 and March 2005 were retrospectively evaluated. The patients were evaluated regarding age, gender, ingested agent., time interval between ingestion and admission, clinical signs and symptoms, and mean duration of hospitalization.
Results: A total of 300 patients were included; 154 of them (51.3 %) were girls and 146 (48.7 %) were boys. Mean age was 4.9 ± 3.2 (1.9-14) years. The most common ingested agents were drugs and corrosive agents. The mean time interval between ingestion and admission was 5.4 ± 6.2 (0.5-48) hours, the mean duration of hospitalization was 2.5 ± 2.3 ( I - 17) days. 154 patients (51 %) did not have any signs or symptoms of poisoning. 24 patients had (8%) ingested drugs for suicide. 20 of them (83 %) were girls and over 11.5 years old. Intensive care management was required in 12 (4 %) patients. None of the patients died.
Conclusions: Intoxication is a serious health problem threatening children. Education is the main principle for both prevention and proper management in case of intoxication.

ORIGINAL RESEARCH
9.Determination of osteocalcin levels as a bone marker in controlled and uncontrolled niddm
Nezaket Eren, Şebnem Ciğerli, Nihal Yücel, Fatma Turgay, Berna Aslan, Bilgehan Akman
Pages 46 - 51
Kemik metabolizmasını yansıtan çok sayıda belirteç’in serum ve (veya) idrardaki konsantrasyonları, kemik metabolizmasını indirekt olarak değerlendirmemizi sağlar. Kemik oluşumunun değerlendirilmesinde kullanılan serum osteokalsin’i, kemik döngüsünün değerli bir belirteci olması nedeniyle diabetik osteoporozun araştırılmasında son yıllarda önem kazanmıştır. Biz bu çalışmamızda 45-30 yaş arası komplikasyonsuz Tip II Diabetes Mellitus (NIDDM)’ lu kadın ve erkek hastalarda, serum osteokalsin düzeylerini kontrol gruplarıyla karşılaştırdık. Hasta grubumuzu kontrollü NIDDM’lu (7’si erkek 13’ü kadın) ve kontrolsüz NIDDM’lu (10’ ıı kadın, 10’u erkek) hasta grubu olarak 2 grupta inceledik. Kontrol grubumuz 12‘si erkek 13’ i kadın toplam 30 kişiden oluşturuldu. Kontrollü (1) ve kontrolsüz (2) diabetik hasta grubu, arasında serum ALP, fos¬for, kalsiyum, magnezyum ve osteokalsin (OC) acısından an¬lamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Kontrollü (!) ve kontrolsüz (2) diabetik hasta grupları ile kontrol grubu arasında se¬rum kalsiyum ve osteokalsin değerleri açısından anlamlı bir fark saptanmıştır (sırasıyla p<0.005 ve p<0.05, p<0.05 ve p<0.001). Kontrolsüz diabetik hasta grubundaki serum osteokalsin değerleri ile serum ALP, P ve Ca arasında bir korelasyon saptanmazken (r değerleri sırasıyla; r=0.38, r-0.21, r=-0.27), osteokalsin değerleri ile Mg arasında pozitif bir korelasyon saptandı (r-0.53). Daha önce yapılmış olan çalışmalarda da Tip II Diabetes Mellitus’lu hastalardaki osteokalsin düzeyleri kontrol gruplarına göre daha düşük bulunmuştur. Bu da osteoporoz teşhisinde kullanılan diğer invaziv metodlara göre kemik metabolizmasının değerlendirilmesinde osteokalsinin, teşhiste bize daha yararlı olacağı kanısını vermektedir.
Serum and/or urine consantrations of a number of markers allow us to evaluate indirectly bone metabolism. Recently, serum osteocalcin (OC) used in the assessment of bone formation, is becoming more important in diabetic osteoporosis researches as a valuable marker of bone turnover. In our study, we compared serum OC levels in patients of uncomplicated NIDDM, aging 45 and 30, and control group. We divided our patient group into 2 subgroups: controlled (7 male and 13 female) and uncontrolled (10 male and 10 female). Our control group consisted of 30 indivuduals, 12 males and 13 females. There were no significant differences between controlled (!) and uncontrolled (2) groups with respect to serum ALP, phosphorus (P), calcium (Ca), magnesium (Mg) and OC (p>0.05) values. A significant difference was found between controlled (1) and uncontrolled (2) patient groups and control group’s calcium and OC levels (p<0.005 and p<0.05, p<0.05 and p<0.001 respectively). While there was not any correlation between serum OC and serum ALP, P and Ca values (r values respectively: r=0.38, r=0.21, r=0.27), a positive correlation was observed between OC and Mg values (r=0.53). In previous studies in Type II Diabetes Mellitus, OC levels in patient groups were found lower than those of control groups. This suggests that in evaluating bone metabolism, serum OC values are more useful than the other invasive methods used in the diagnosis of osteoporosis

CASE REPORT
10.Magnetic resonance imaging in Dyke-Davidoff-Masson syndrome presented with epilepsy
Nuran Yılmaz, Ender Uysal, A. Deniz Kahraman, Hakan Yıldırım, Handan Toroslu, Muzaffer Başak
Pages 52 - 56
Klinik olarak dirençli epileptik nöbetler, fasial asimetri, mentol retardasyon ve serebral hemiatrofi He karakterize bir sendrom olan Dyke-Davidoff-Masson sendromu (DDMS) oldukça nadir görülmektedir. Manyetik rezonans görüntüleme (MRG), epilepsi etyolojisinin değerlendirilmesinde tercih edi¬len etkin görüntüleme yöntemlerinden birisidir. Biz olgu sunumumuzda, kliniğimize dirençli epilepsi tanısı ile refere edilen 22 yaşındaki erkek hastada DDMS sendromunu gösterdik ve bu sendromun klinik görünümünü, patolojisini ve tanısında MRG yönteminin değerini tartıştık.
Dyke-Davidoff-Masson syndrome, clinically characterized, by intractable epileptic seizures, facial asymmetry, mental retardation and cerebral hemiatrophy is very rare and that might cause resistant seizures. Magnetic Resonance Imaging (MRI) is one of the imaging methods of choice to demonstrate the etiology of epilepsy. In this study we have presented Dyke- Davidoff-Masson syndrome in a 22 years old male patient with medically intractable epilepsy and discussed clinical appearance, pathology and the value of the magnetic resonance imaging in the diagnosis of this syndrome.

11.Anterior sacral meningocele
Şule G. Çiftçi, Suzan Önol, Hatice Eraslan, Birsen Dokgöz, Suat Dursun, Çiçek Babuna
Pages 56 - 60
Anterior sakral meningosel (ASM) sakrum ön duvarındaki kemik defektinden meningeal membranlar ve beyin omurilik sıvısının herniasyonu ile karakterize nadir bir konjenital anomalidir. Hastalar genellikle pelvik kitle ile ilgili kronik konstipasyon ve üriner rahatsızlıklar gibi semptomlar gösterirler. Bu makalede ASM vakasının radyolojik bulguları sunuldu.
Anterior sacral meningocele is a rare congenital malformation by the herniation of meningeal membranes and cerobrospinal fluid through a bone defect in the anterior sacral wall.Patients usually present with symptoms related to the pelvic mass itself, such as chronic constipation and urinary disturbances.In this paper, we present radiologic findings of a case of ASM.

LookUs & Online Makale