ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
The Medical Bulletin of Sisli Etfal Hospital - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 39 (2)
Volume: 39  Issue: 2 - 2005
ORIGINAL RESEARCH
1.Electrostimulation
Banu Kuran
Pages 7 - 11
Abstract | Full Text PDF

2.Serum leptin and BMI changes in policystic over syndrome patients with metformin and dietary applications
Nurdan Nurullahoğlu, Selma Nihan Karakaya, Özgür Akbayır, Gonca Yıldırım, Birgül Güraslan, Hakan Güraslan, Ali Ismet Tekirdağ
Pages 12 - 18
Amaç: Bu çalışmada amacımız kilolu ve ohez polikistik over sendromlu hastalarda metformin ve standart zayıflatıcı diyet tedavisi ile vücut leptin seviyeleri ve BM! (Body Mass Index)‘inde meydana yelen değişikliklerin önemli olup olmadığını ve hangi yöntemde leptin değişiminin daha etkin olduğu¬nu, leptin düzeyleri ile BMI arası ilişkinin derecesini sapta¬maktı.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda yaşları 20-30 arası değişen kilolu ve ohez PKOS (Polikistik Over Sendromu) dışında sağlık sorunu olmayan 88 hasta alındı. Hastalar metformin ve standart zayıflatıcı diyet alan iki gruba ayrıldı.
Bulgular: BMI‘i her iki grupta da belirgin olarak azaldı. Kilo kaybı metformin alan grupta daha fazlaydı ve bu yükseklik istatistiksel olarak anlamlıydı. Serum leptin konsantrasyonları her iki grupta da kilo kaybı He paralel olarak azaldı, ancak metformin grubunda azalma dalıa fazla idi ve iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu.
Sonuç: Metformin; kilolu ve ohez PKOS‘lu kişilerde serum leptin seviyeleri üzerinde bilinmeyen bir mekanizma ile etkili olmakta, cıdipoz doku azalmasından ayrı olarak direkt leptin oluşumu üzerinde supresif bir etki göstermektedir.
Objective: The aim of this study was to evaluate the effects of metformin and standardized diet for weight loss on body mass index and the possible mechanisms of its action through leptin in over-weight and obese polycystic ovary syndrome (PCOS) patients and which method is effective to determine the relation between serum leptin level and. BMP
Study Design: Our study included 88 over-weight, and obese PCOS patients who had. no other health problem, with age variation between 20-30 years. The patients were later divided into two groups, patients taking metformin and patients having diet program for weight loss.
Results: In both of the groups the BMI was significantly decreased. The weight loss was more in the group which was treated with metformin and this difference was also statistically significant. In both of the groups the serum leptin levels were decreased parallely to the weight loss, however the in the leptin serum values were observed to be more in the group with metformin treatment and there was also statistical difference between, the groups on this matter.
Conclusions: Metformin affects the serum leptin levels in over-weight and obese PCOS patients with an unknown mechanism. Separately from the adipose tissue decreas, it shows direct suppressive effect on leptin formation.

3.The importance of asymptomatic bacteriuria in women with diabetes mellitus
Soner Güney, Yusuf Ilker Çömez, Ayhan Dalkılıç, Nurettin Cem Sönmez, Neşe Güney, Erbil Ergenekon
Pages 19 - 23
Giriş: Diyabetik kadın hastalarda üriner sistem enfeksiyon riski normal populasyona yöre daha yüksektir. Asemptomatik seyretmesi nedeni ile yaşam kalitesini etkilemese de pyelonefrit, renal abse, amfizömatöz sistit, perinefritik apse ve hakteriyemi gibi ciddi komplikasyonlara neden olabilmektedir.
Gereç ve yöntem: Diyabetik kadın hastalarda asemptomatik bakteriiiri (ASB) prevalansını saptamak amacıyla hastanemiz diyabet polikliniğine başvuran, iiriner sistem şikateti bulun¬mayan 261 hasta çalışmaya alındı. Hastaların ortalama yaşlan 46,5 (18-70) idi. Vajinal akıntısı olanlar, 111trasonagrafide üriner sistem patolojisi saptananlar ve gebe olanlar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların hepsine tam idrar tahlili ve idrar kültürü yapıldı. Üriner sistem semptomları olmayan diyabetik kadın hastaların orta akını idrar örneğinden en az iki kez alınan idrar kültüründe 105 koloni üremesi asemptomatik bakteriüri olarak tanımlandı.
Bulgular: Çalışmaya alman 261 hastanın 74’ii (28,6) tipi DM, /87’si tip 2 DM idi. ASB saptanan grubun yaş ortalaması 52 ve diyabetli yaşam süresi ortalama 18 yıl olarak tespit edilirken ASB saptanmayan grubun yaş ortalaması 47 ve diyabetli yaşam süresi ise 13 yıl okırak bulunmuştur. Çalışmamızda hastalarda asemptomatik bakteriiiri prevalansını %29 olarak bulduk. Tip 1 DM olan ASB‘li kadınlarda hu oran %22, Tip 2 DM olan ASB’li kadınlarda %31 idi. Bıı hastalarda en sık izole edilen üropatojen E.Coli idi. Hastaların takibinde 78 hasta (%30) sistizm şikayetleri ile polikliniğimize başvurdu. Bunların tümüne uygun antibiyoterapi yapılmasına rağmen 20 hastada 2 kez, 10 hastada ise üç veya daha fazla semptomatik üriner sistem enfeksiyonu, iki hastada pyelonefrit, bir hastada pyoııefroz saptandı.
Sonuç: Diyabetli kadın hastalarda asemptomatik bakteriüri normal topluma göre daha sık görülmektedir Klinik olarak bu durum, diyabetik kadınlarda renal fonksiyon kaybına kadar götüren ciddi bir risk faktörü olarak karşımıza çıkabilmektedir.
Introduction: Patients with diabetes have an increased risk of urinary tract infections compared with normal population. Even though UTI’s are asymptomatic and does not affect life quality, it may cause serious complications like pyelonephritis, emphysematous cystitis, renal abcesses and bacteriemia.
Matherial and methods: A total of 261 patients with diabetes who had no complaints of urinary tract visiting diabetes outpatient clinic were included in the study in order to determine to determine the prevalance of asymptomatic bacteriuria (ASB) in diabetic women. The mean age of the patients was 46,5 (18-70). Exculision criteria were pregnancy, pathological findings of urinary tract in sonography and vaginal infections. All patients had urinanalysis and urine cultures. ASB was defined as the presence of at least 10 CFG per mililiter in at least two clean voided midstream urine samples.
Results: Seventy four patients (28,6%) had type I DM and 187 patients (71,4%) at type 2 DM. The mean age was 52 and mean duration of DM was 18 years in the patients having ASB, while the mean age was 47 and mean duration of DM was 13 years in patients without ASB. We found the prevalance of ASB in diabetic women as 29%, the ratio of ASB in type 1 DM 22% and the ratio of ASB in type 2 DM women was 31%. The most isolated microorganism was E.Coli. in the follow-up period 78 patients (30%) had cystitis. Altough given apropriate antibiotherapy 20 patients developed 2 UTI’s and 10 patients 3 or more UTI’s. 2 patients had pyelonephritis and I patient had pyonehrosis.
Conclusions: The prevalance of ASB is higher in diabetic women. This situation clinically may be a serious risk factor that can cause renal function loss in diabetic women.

4.Difficulties in anesthesia of cleft palate operations: Our experimentations between 1999-2004
Leyla Türkoğlu Kılınç, Semra Karşıdağ, Bülent Saçak, Melahat Karatmanlı, Ayşe Hancı, Ulufer Sivrikaya, Lütfü Baş
Pages 24 - 27
Amaç: 1999-2004 tarihleri arasında Plastik Cerrahi Kliniği tarafından yarık damak nedeni ile opere olan 93 olgunun değerlendirilmesi amaçlandı.
Gereç ve yöntem: Anestezi ve Plastik Cerrahi Klinikleri kayıtlarından retrospektif olarak, olguların operasyon yaşları, cinsiyetleri, eşlik eden anomalileri, ameliyat tipi, ameliyat süresi, ameliyat sırasında ve sonrasında gelişen komplikasyon¬lar araştırıldı.
Bulgular: Öpere edilen 93 olgunun % 37’si kız, % 63‘ ii erkekti. Kızların yaş ortalaması 25±10 ay, erkeklerin, yaş ortalaması 23±I2 ay olarak tespit edildi. 2 olguda (%2) Pierre Rohin sendromu, 1 olguda (%l) Larsen Sendromu mevcuttu. Yarık damak anomalisine 2 olguda (%!) atrial septal defekt (ASD). I olguda (%!) ventral septal defekt (VSD), I olguda (%l) ise anal ve renal agenezi eşlik etmekte idi. 72 olguya (%77) Veau Ward.ill Kinler, 15 olguya Voıı Langenbeck (%I6) ve 6 olguya (%7) Furlow yöntemleri ile damak ameliyatı uygulandığı tespit edildi. Operasyon süresi ortalama I88±25 dakika idi. 3 olgu (%3) endotrakeal entübe edilemedikleri için başka bir merkeze sevk edildi. II olguda (%I2) erken postoperatif solunum sıkıntısı geliştiği için postoperatif yoğun bakını ünitesinde takip edildi. 2 hastada (%2) erken postoperatif dönemde körlük geliştiği tespit edildi.
Sonuç: Yarık damak operasyonları teknoloji, ve ameliyat tek¬niklerindeki gelişmelere rağmen hastaların beraberinde eşlik eden hastalıkları ve gelişebilecek komplikasyonlar açısından anestezi hekimlerinin en dikkatli olması gereken, vaka grup tanrıdandır.
Objective: 93 cases of cleft palate, operated by department of plastic and reconstructive surgery in. our hospital between 1999-2004, were evaluated.
Study design: In this retrospective analysis of the patient records, patients were evaluated according to age, gender, accompanied malformations, type and duration of operation, and peroperative and postoperative complications.
Results: 37 percent of 93 patients were female while 63 percent were male. Mean age were 25±10 and 23±I2 months for female and male patients, respectively. 2 of the patients (2%) were diagnosed as Pierre-Rohin sequence, 1 patient (1%) as Larsen syndrome. Two of the patients (2%) were presented with atrial septal defect (ASD), one of the patients (1%) had ventricular septal defect (VSD), while 1 patient (1%) had renal and ana1 agenesis. 72 of the patients (77%) were used Veau Wardill Kilner technique, 15 of the patients (16%) were performed Von Langenbeck tecnique and 6 of the patients (7%) were repaired Furlow tecnique. Average of operation time was 188+25 minutes. Three of our patients (3%) could not be entubated and consequently operated. I / of the patients (12%) experienced postoperative respiratory stress and followed up in ICC for a limited time. Blindness devoloped in 2 of the patients (2%).
Conclusion: In spite of the improving technologies and growing experience in anesthesiology and. plastic surgery, cleft palate patients remains as a challenging task due to specific comorbid conditions and postoperative complications.

5.The role of conventional radiography, ultrasonography and computed tomography in ureterolithiasis
Hüseyin Özkurt, Soner Güney, Tuğrul Örmeci, Barış Türk, Can Kiremit, Muzaffer Başak
Pages 28 - 31
Amaç: Bu çalışına, üriner sistem taşlarının değerlendirilmesinde, kontrastsız ahdominopelvik spiral BT ile Direkt Üriner Sistem Grafisi (DÜSG) ve Ultrasonografi‘rıin (US) tanı değerini karşılaştırmak amacıyla planlandı.
Gereç ve Yöntem: Şııbat 2002-Aralık 2002 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran ve ürolojik muayenesinde üriner sistem taş hastalığı düşünülen 35’i erkek Kışı kadın, toplam 51 hasta çalışmaya alındı. Hastalar DÜSG, US ve spiral BT ile değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmaya alman 51 hastanın yapılan kontrastsız spiral BT incelemesinde II olguda böbrek taşı, 20 olguda üreler taşı, ¡4 olguda diğer üriner sistem patolojileri saptandı. 9 olguda böbrek ve üret er taşı birlikte bulundu. 7 olguda normal sonuç izlendi. Çalışmamızda saptadığımız taşların 23 tanesi (%73,9) 3 mm’den büyük: 6 tanesi (%20,6) 3 mm ve altındaydı. 3 mm ve altındaki taşların (ısıda BT‘ de saptaııabilirken (%I00), US’da üç tanesi (%50), DÜSG’de iki tanesi (%33) izlendi. 3 mm‘ den büyük taşların 23 tanesi BT‘ de (%]()()), 7 ta¬nesi (% 30,4) US‘de, 7 tanesi (% 30,4) DÜSG‘de saptandı.
Sonuç: Çalışmamızda DUSG‘nin sensitivitesi %3/, spesifitesi %95; US’ııin sensitivitesi %34, spesi.fitesi %!()() ve BT’nin seıısitivitesi %/()(), spesifitesinide %97 olarak bulduk. Avan¬tajları ve dezavantajları göz öniine alındığında, kontrastsız spiral BT‘nin. US ve DÜSG ile tanı koııulamayan vakalarda kullanılmasının ııygım olduğu görülmektedir.
The aim of our study was to compare non-contrast spiral CT, US and X-ray kidney, ureter and bladder (KUB) in the evaluation of patients with urinary tract calculi. During the study period of February 2002 to December 2002, 51 patients (35 male,!6 female) with suspected renal colic or ureteral colic in the urology department of our hospital underwent non- contrast spiral CT US and X-ray KUB. On CT. II patients had renal calculi, 20 patients had ureteral calculi and 14 patients had other urinary tract pathologies. 9 patients had renal and ureteral calculi in the same time.7 patients were normal. 23 calculus were greater than 3 mm (% 73.9): 6 calculus were 3 mm and smaller (%20.6) on spiral CT. All the 6 calculus which diameter 3 mm and smaller were detected on CT(%]()0), only 3 of this small calculus were detected on US (% 50) and only 2 of them detected on X -ray KUB(% 33).All the 23 calculus which diameter greater than 3 mm were detected on CT (%100), 7 of them were detected on US (% 30.4) and 7 of them detected on X -ray KUB(% 30.4). In our study, the sensitivity of X-ray KUB was %3I and specificity was % 95: the sensitivity of US was % 34, specificity was % ¡00 and the sensitivity of CT was %100 and specificity was %97. When appreciating all the advantages and. disadvantages of non-contrast spiral CT, it should be reserved for cases where US and X-ray KUB do not show the cause of symptoms.

6.Hepatosteatosis prevalence in patients with type 2 diabetes mellitus
Ayşe Deniz Kahraman, Ahmet Mesrur Halefoğlu, Nuran Yılmaz, Ahmet Nedim Kahraman, Barış Türk, Bdullah Soydan Mahmutoğlu, Muzaffer Başak
Pages 32 - 35
Amaç: Tip 2 diyabette hepatosteatoz varlığı, bilinen fakat, yeterince incelenmemiş bir konudur. Çalışmamızda, transabdominal ultrasonografi kullanarak tip 2 diyabetli olgularda he¬patosteatoz varlığını araştırdık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, çeşitli kliniklerden başvuran, 50 diyabetik ve 50 non-diyabetik hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların hiçbirinde kronik alkol kulla¬nımı öyküsü yoktu. Çalışmada, hastaların beden-kitle indeksi (BK1), transanıinaz düzeyleri ve kan lipid profilleri göz önüne alındı. Tüm incelemeler Diasoıtics synergy multisync m500 ultrasonografi cihazı ile yapıldı.
Bulgular: Diabetik grupta 30 hastada (% 60), kontrol grubunda ise 12 hastada (% 24) USG ile hepatosteatoz belirlendi (p< (),()/). Her iki grup karşılaştırıldığında transanıinaz düzeyleri, lipid profilleri ve BKI açısından anlamlı istatiksel fark bulunmadı (p>0.05).
Sonuç: Çalışmamızda, tip 2 DM Tu hastalarda, hepatoste- atoza neden olan diğer etkenlerden bağımsız olarak, kontrol grubu ile kıyaslandığında hepatosteatoz oranının arttığını saptadık.
Purpose: The presence of hepatosteatosis in type 2 diabetics is a well-known but poorly investigated subject. In our study, we investigated hepatosteatosis prevalence in type 2 diabetics using ultrasonography.
Material and method: 50 diabetic and 50 non-diabetic patients who applying from various clinics were included in our study. None of the patients had chronic alcohol abuse history.Body mass index (BMI), serum transaminase and lipid levels are also evaluated. All patients were evaluated by Diasonics synergy multisync m500 ultrasonography.
Results: Hepatosteatosis was determined in 30 patients in diabetic group (% 60) and 12 patients in control group (% 24) by using ultrasonography (p < 0.01). There was no significant statistical difference between two groups in regard of body mass index (BMI), serum transaminase and serum lipid levels (p>0.05).
Conclusion: In our study, we concluded that hepatosteatosis is increased in patients with type II diabetes mellitus independent of other hepatosteatosis risk factors, in comparison to control group.

7.The importance of serum levels of phosphoheksose izomerase and aldolase in cancer patients with and without lymphadenopathies
Nezaket Eren, Şebnem Ciğerli, Nihal Yücel, Fatma Turgay
Pages 36 - 43
Biz bu çalışmada, glikolitik yolda yer alan fosfoheksoz izomeraz (PHI) ve aldolaz \n (ALD) serıım düzeylerini histopatolojik olarak malign tümör varlığı saptanan hastalarda anıştırıp, uzak metastazı vt‘/veya lenfadenopatisi olan ve olmayan hastaların serumlarında sözkonusıı enzimlerin düzeylerini karşılaştırdık. Çalışmanın amacı her iki enzimin tümör metastaz ilişkisini ortaya koymak ve höylece kanser hastalığının tedavisinde ve takibinde tümör markırları olarak kullanılıp kullanılamayacaklarını araştırmaktır. Çalışmaya İstanbul, Şişli Etfal Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Kliniği’nde takip ve tedavileri sürdürülmekte olan histopatolojik olarak tanıları konulmuş kanserli 100 hasta ve 50 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. Kontrol yruhundaki sağlıklı kişilerin serumlarında ekle edilen PHI düzeyleri 10-59 IHL (ortalama 31.9 UIL), ALD düzeyleri 1.2-6.005) yöre daha anlamlı oldukları sonucuna varıldı. Lenfadenopatisi olan ve olma¬yan hastalar arasında, ne PLII (P: ().!54>0.05) ne de ALD (P: 0.I76>0.05) bakımından anlamlı bir bağlantı ekle edilebildi. Sonuç olarak, her iki parametrenin kanserli hastalarda yülselmiş okluğunu, Aldolaz değerlerinin metastazı tespit etmede daha atılmalı olduğunu izledik. Lier iki parametrenin de otomasyona kolay uygulanması ve ucuz oluşunuda avantaj olarak değerlendirdik.
In this study, we studied serum levels of two ylycolithic enzymes, phosphoheksose izomerase and aldolase in histopatholoyically confirmed malign tumor patients, and we compared these levels between patients with and/or without metastasis and lymphadenopathy. The aim of the study is to determine the relationship between these enzymes and tumor metastasis and to assess whether they can be used as a tumor marker in the therapy and follow-up. Histopatholoyically confirmed 100 cancer patients under therapy and foil owe d-up by the Department of Radiation Oncology of Sisli Etfal Education and Research Hospital and a control group of 50 healthy individual are included in the study. In healthy control group, serum PHI enzyme levels were determined as 10-59 UIL (average 31.9 UIL), ALD levels as 1.2-6.8 UIL (average 3.81 UIL). Values obtained in patients with malign cancer were 18- 492 UIL (average 82.14 UIL) for PHI and 1.4-61.3 UIL (average 6.87 UIL) for ALD. If any classification according to tumor type was not done, PLII in 59 % of patients and ALD in 23 % of patients were above the upper limits. When such a classification was done according to tumor type, the rates of increased levels were: Lung 85.1 %, sarcoma 83.3 %, breast 60 %, gastrointestinal tract 40 %, genitourinary system 33.3 % and lymphoma 33.3 %. The rates of increased ALD levels in same tumor types were found as 40 %, 33.3 %, 16%, 13.3 %, 11.1 % and 33 % respectively. A significant difference was obtained between patient group and control group for PH! (P: 0.000) and ALD (P.O.002) levels. Levels of PHI (P.0.000) and ALD (P: 0.001) were markedly higher in patients with metastasis than in control group. When patients with metastasis and without metastasis were compared it was observed that ALD levels (P: 0.042) showed a marked difference compared to PHI levels (P: 0.128>0.05). Any significant difference was not obtained between patients with and without lymphadenopathy, cither for PHI (P: 0.154>0.05) or for ALD (P: 0.176>0.05). In conclusion, we observed that both parameters were elevated in cancer patients, aldolase levels being more significant in determining metastasis. We suggest that these parameters have the advantage of being unexpensive and easily automated.

8.Mature cystic teratoma originating from right ovary: Typical radiological findings
Ozan Karatag, Hüseyin Özkurt, Gülden Yenice, Barış Yanbuloğlu, Muzaffer Başak
Pages 44 - 46
Ovaryan matür kistik teratomlar, ektodermal. mezoclermal ve endodermal elemanlar içeren bcnign tümörlerdir. Tüm över tümörlerinin %10-25‘ini oluştururlar. Genellikle reprodüktif dönemde, 20-40 yaş arasındaki bayanlarda görülürler: Abdominal dolgunluk, ağrı, kitle olarak kendini gösterebilirler. Çalışmamızda, sağ överden kaynaklanan matür kistik teratomun tipik ııltrasonografi. BT ve MR görüntüleri sunulmuş ve mevcut literatür bilgileri ışığında tartışılmıştır.
Mature cystic teratomas are benign tumours composed of ectodermal mesodermal, and endodermal elements. They occupy %IO-25 of all ovarian neoplasms. Mostly they occur in young and reproductive women between the age of 20-40. In symptomathic patients, pelvic pressure, abdominal pain and abdominal mass can be seen. Here we report a case of a mature cystic teratoma originating from right ovary and its typical radiological findings and discussed in the view of the literature.

CASE REPORT
9.The Rapunzel syndrome: Gastric trichobezoar
Mehmet Uludağ Uludağ, Ismail Akgün, Gürkan Yetkin, Abut Kebudi, Arslan Çoban, Adnan Işgör
Pages 47 - 49
Bezoarlar yutulan maddelerin mide ve I veya ince har sakta birikmeleri ile oluşan yabancı cisimleri tanımlamada kullanılır. Gastrointestinal trikobezoarlarm en sık komplikasyonu intestinal obstrüksiyonlardır. Nadir olarak ince barsak perforasyonları da görülebilir. Bu nedenle hasta komplikasyonlar gelişmeden erken teşhis edilerek tedavi edilmelidir. Biz de mideden karsağa uzanım gösteren nadir gastrik trikobezoar formu olan Rapunzel scrıdromunu tartışmayı amaçladık.
Bezoars are defined as foreign bodies formed in the stomach and!or small bowel due to an accumulation of swallowed substances. The most common complication associated with gastrointestinal trichobezoar is intestinal obstruction and, less frequently, small bowel perforation. For this reason the diagnosis must be established as early as possible, in order to provide an effective treatment. The Rapunzel Syndrome is a rare form of gastric trichobezoar extending throughout the bowel, therefore we report it here.

10.A case of multiple staphylococcic abscesses and empyema in a young adult
Recep Dodurgali, Levent Dalar, Sezai Öztürk, Cemal Bes, Hanife Can, Kerim Küçükler, Firdevs Atabey, Arzu Koç, Çiğdem Y. Ersoy, Arman Poluman
Pages 50 - 52
Ateş, öksürük, zayıflama, sağ omuz ve göğüs ağrısı, sağ uylukta.şiddetli ağrılı şişlik şikayetleri ile kliniğimize interne edilen 24 yaşındaki erkek hastanın anamnezinden, semptomların bir ay süreli olduğu ve ayaktan uygulanmış olan geniş spektrumlu antibiyotiklere cevap vermediği öğrenildi. Kaşeksi (boy 163 cm., kilo 43 kg) ağız hijyeni bozukluğu, hareket kısıtlılığı gözlendi. Sağda oskültasyonla solunum sesleri duyulmuyordu ve yaygın matite mevcuttu. Sağ uylukta yaklaşık 10x10 cm. çapında fluktuasyon veren sıcak abse saptandı. Lökosit 126001mm3 idi. Formülde sola kayma, normokrom normositik anemi saptandı. PA akciğer graf isinde sağda total, yer yer homojen opak dansite artışları ile bilgisayarlı tomografide loküle ankiste plevral efiizyon saptandı. Femoral düzeyden alınan BT kesitlerinde sağda collum femoralis düzeyinde 3.5x5.5x12 cm. çapında ve ileopsoas kasında 3 cm.’lik iki adet abse koleksiyonu gözlendi. Plevral sıvı ve abse kültürlerinde Staphylococcus auıeııs üredi. Klinik olarak gözlenen imnün yetersizliği ayrıca kanda lenfosit subpopulasyon incelemesi ile kanıtlandı. Tedavide bir ay süre ile sefazolin sodyum 2g/gün dozunda uygulandı. Subplevral kapalı tüp tora kostomi ile‘toplam 4000 mi. sıvı 25 günde aspire edildi. Hastanın çocuk veya ileri yaş grubunda olmaması, nozokomiyal infeksiyon niteliği göstermemesi nedenleriyle genç erişkinde %I0 gibi düşük bir sıklıkla ağız florasından stafilokoklara bağlı olası bir sepsis sonucu multilokule aliseler ve ankiste plevral ampiyemle seyreden stafilokok in.feksi.yonu tablosu. olarak değerlendirildi.
A 24 years old male patient who presented with fever, cough, weight loss, pain in the right shoulder and chest as well as swelling with severe pain in the right thigh, has been hospitalized in our clinic. These symptoms were present since one month and with no response to wide spectrum antibiotics administered under non-hospitalized conditions. Cachexia, inadequate oral hygiene and limitations of movements were also observed. Non respiratory sounds could be heard on the right with auscultation and there was extensive dullness. A fluctu¬ating hot abscess of approximately 10X10 cm diameter was detected on the right thigh. 12 600/mm3 of leucocytes, a shift to the left in the formula, normocytic anemia were also noted. In his chest X-ray, diffuse homogenius density at the right and at the thorax CT, locular, encysted pleural effusion was detected. At CT sections obtained from femoral level, two collections of abscess were observed on the right. Pleural and abscess fluid cultures were Stafilococcus aureus positive. Immune deficiency that was also observed clinically was confirmed by lymphocytes subpopulation analysis. Cefasolin at 2 g/day doses has been administered for I month for treatment. As the patient was not belonging to the child, or elderly population and he did not presented with nasocomial infection characteristics, it was considered as a staphylococcic infection case with a course of multilocular abscesses and encysted pleural empyema as a result of a possible sepsis due to staphylococci of the mouth flora.

11.Kawasaki’s disease and intraoperative acute myokardial ischemia
Ayda Başgül, Ayşe Hancı, Hasan Çoruk
Pages 53 - 56
Mukokutanöz lenf nodu sendromu olarakda bilinen Kawasaki hastalığı ilk kez 1967 yılında Kawasaki tarafından tanımlanmıştır. Hastalık multipl organ sistem enflamasyonu ve diffüz arteritle karakterize infant ve erken çocukluk çağının akut ateşli bir hastalığıdır. Myokard iskemisi ve enfarktı Kawasaki hastalığı olan bir çocuktaki koroner arter lezyonlarının en ciddi komplikasyonlarıdır. Biz,operasyon esnasında akut myokard iskemisi gelişen Kawasaki hastalığına sahip bir vakayı literatür eşliğinde gözden geçirmek istedik.
Kawasaki’s disease, sometimes called mucocutaneous lymph node syndrome, is first described by Kawasaki in 1967. The disease is an acute febrile ilines of infancy and early childhood, charecterized by multiple organ system inflammation and diffuse arteritis. Myocardial ischemia and myocardial infarction are the most serious complications of coronary artery lesions in children with Kawasaki Disease. We wanted to reviewed with literature, a case with Kawasaki disease, had had an acute myocardial ischemia while he was operated.

12.Radiologic findings in a case of hypothalamic hamartoma
Hakan Yıldırım, Handan Uçankale, Ender Uysal, Tuğrul Örmeci, Muzaffer Başak
Pages 57 - 60
Tuber cinereum hamartomu olarak da adlandırılan hipotalamik hamartomlar nadir görülen, infundibüler stalk ile mamiller cisimcik arasında kalan hipotalamik bölgede lokalize, milimetrik boyutlardan birkaç santimetreye kadar boyutlarda olabilen, neoplastik olmayan heterotopik normal nöronal dokudan oluşan kitlelerdir. Klinik olarak prekok puherte veya epilepsi ile ortaya çıkan iki farklı tipi mevcuttur. Uygun klinik bulguların varlığında tanı radyolojik olarak milimetrik boyutlarda olsa hile lezyonun radyolojik olarak görüntülenmesine bağlıdır. Büyük boyutlu lezyonlarda bile lokalizasyon nedeniyle biopsinin zor olması ayırıcı tam açısından radyolojik görüntülemenin önemini ortaya koymaktadır. Bu olgumuzda 9 aylık erkek çocukta saptadığımız biiyük boyutlu hipotalamik hamartom olgusu eşliğinde hipotalamik hamartomun görüntüleme bulgularını tartıştık.
Hypothalamic hamartoma, also called tuber cinereum hamartoma is a rarely seen lesion located between the infundibular stalk anteriorly and the mamillary bodies posteriorly. These lesions are few milimeters to I -2 centimetres in size and composed of nonneoplastic heterotopic normal neuronal tissue. Clinically two distinc presentations have been noted, accompanied with precocious puberty or seizure. Since the diagnosis depends on the radiologic demonstration of the lesion in the presence of appropriate clinical setting, an appropriate imaging technique should be used, with detailed examination for small sized lesions. Biopsy is not an option mostly even for lesions with a larger size because of central location and this shows the importance of radiologic imaging and differential diagnosis. In this report we discussed the radiologic imaging features of hypothalamic hamartoma detected in 9 months old male patent.

LookUs & Online Makale