ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
The Medical Bulletin of Sisli Etfal Hospital - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 49 (4)
Volume: 49  Issue: 4 - 2015
INVITED REVIEW ARTICLE
1.Intraperitoneal adhesions: pathogenesis, clinical significance, and prevention strategies
Akın Fırat Kocaay, Süleyman Utku Çelik, Tevfik Eker, Ömer Arda Çetinkaya, Volkan Genç
doi: 10.5350/SEMB.20151022054044  Pages 231 - 237
Peritoneal yapışıklıklar başta gastrointestinal cerrahi olmak üzere kolorektal ve jinekolojik cerrahiler için önemli bir klinik sorundur. Bu yapışıklıklar, enfeksiyon veya cerrahi travma gibi durumların peritonu irrite etmesiyle oluşmakta ve periton hasarının iyileşme sürecinin patolojik bir parçası olarak kabul edilmektedir. Postoperatif peritoneal yapışıklıklar, ilk cerrahi işlemden yıllar sonra bile ortaya çıkabilmekte ve kronik karın ağrısı, infertilite, mekanik ince barsak obstrüksiyonu ve relaparotomiler sırasında yaralanmaya neden olabilmektedir. Postoperatif yapışıklıkları önlemek için denenen ajanların çoğu, adezyon oluşumunun doğal fizyopatolojik sürecinde yer alan basamaklar üzerinde değişiklikler yaparak etkilerini göstermektedir. Örneğin; fibrinolizi aktive etmeyi, koagülasyonu engellemeyi, inflamatuar yanıtı azaltmayı, kollajen sentezini inhibe etmeyi veya yakın yara yüzeyleri arasında bir bariyer oluşturmayı amaçlarlar. Sonuçları her ne kadar cesaretlendirici olsa da, çoğunun çelişkili ve sadece hayvan modellerinde denenmiş olması bu ajanların kullanımı için en büyük engellerdir.
Gelecekteki klinik araştırmalar ve olası gelişmelere kadar, intraperitoneal yapışıklıklarla mücadele sırasında ortaya çıkan istenmeyen morbidite ve mortaliteleri azaltmanın en etkin yöntemi şimdilik sadece özenli ve uygun cerrahi teknik olarak görülmektedir. Bu durumun üstesinden gelmek ve açıklığa kavuşturmak için mutlaka preklinik ve klinik çalışmaların artarak devam etmesi şarttır.
Postoperative peritoneal adhesion is an important clinical challenge in gastrointestinal, colorectal, and gynecologic surgery. Adhesions are the most frequent cause of long-term complications, including chronic abdominal pain, female infertility, mechanical small bowel obstruction, and injury at reoperations. Postoperative adhesion formation is a natural consequence of peritoneal irritation by surgical tissue trauma or infection, and may be considered as the pathological part of healing following any peritoneal injury. In the search for effective methods for preventing postoperative adhesions, several clinical techniques and agents have been investigated. Strategies for reduction of adhesions
are based on their natural pathophysiological mechanisms of origin, including activating fibrinolysis, hampering coagulation, diminishing the inflammatory response, inhibiting collagen synthesis or creating a barrier between adjacent wound surfaces. Despite initial promising results of different measures in postoperative adhesions prevention, none of them have become a standard application and achieved mostly in animal model. Until additional information and findings from future clinical investigations, only a meticulous surgical technique can be recommended to reduce morbidity and mortality rates from these undesirable and troublesome effects of surgery. In the current state of
knowledge, further pre-clinical and clinical investigations are necessary to evaluate the prevention strategies of postoperative peritoneal adhesions.

2.The importance of prediabetes and therapeutic approach
Yüksel Altuntaş, Feyza Yener Öztürk
doi: 10.5350/SEMB.20151126122000  Pages 238 - 242
Prediyabet, tip 2 diyabet ve normoglisemi arasındaki ara dönem olarak tanımlanabilir. Açlık plazma glukozunun 100-125 mg/dl olması (Bozulmuş açlık glukozu) ya da 75 gr oral glukoz tolerans testinde 2 saat plazma glukozunun 140-199 mg/dl olması (Bozulmuş glukoz toleransı) prediyabet olarak adlandırılır. ADA 2010 önerilerine göre HbA1c düzeyinin %5.7–6.4 arasında olması da prediyabet kabul edilmiştir. Prediyabetiklerin her yıl %5-10’u aşikar tip 2 diyabete dönüşmektedir. Dislipidemi, hipertansiyon ve obezite ile ilişkili olan prediyabet, kardiyovasküler hastalık açısından ciddi risk faktörüdür. Bu nedenle, prediyabetin erken tanınması ve tedavisi ile tip 2 diyabet gelişimine müdahale edilebilir.
Prediabetes is the intermediate period between normoglycemia and type 2 diabetes mellitus. Fasting plasma glucose concentration between 100 and 125 mg/dl (Impaired fasting glucose) or second hour plasma glucose concentration of oral glucose tolerance test between 140-199 mg/dl (Impaired glucose tolerance) is termed as prediabetes. Also, HbA1c level between 5.7-6.4% has been accepted as prediabetes according to the recommendations of ADA in 2010. Every year 5 to 10% of prediabetic patients progress into type 2 diabetes mellitus. As associated with dislipidemia, hypertension and obesity, prediabetes is an important risk factor for developing cardiovascular diseases. So, early diagnosis and treatment for prediabetes may interfere in preventing type 2 diabetes development.

ORIGINAL RESEARCH
3.Can development of neuropathy be prevented with good glycemic control in diabetes mellitus?
Işıl Satılmış Borucu, Şenay Aydın, Nevin Kuloğlu Pazarcı, Münevver Gökyiğit, Yüksel Altuntaş
doi: 10.5350/SEMB.20151119115534  Pages 243 - 247
Amaç: Çalışmamızda tedavilerinde oral antidiyabetiklerden insüline geçilen diyabetes mellitus (DM) tanılı hastalarda insülinin periferik sinirler üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık. Ayrıca daha önceki çalışmalarda vurgulandığı gibi F yanıtının polinöropatinin saptanmasından ziyade glisemik kontrol ile polinöropati seyrinin takibinde bir parametre olarak kullanılabilirmi sorusuna yanıt aradık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Diyabet Polikliniğinde Amerikan Diyabet Cemiyeti (American Diabetes Association, ADA) kriterlerine göre DM tanısı alan, oral antidiyabetik tedavi ile izlenmekte iken, insülin tedavi endikasyonu belirlenen 10 gönüllü diyabetik hasta alındı. Tüm hastaların tedavi öncesi, tedavinin 1.ve 4. haftasında nörolojik muayene ile Total Nöropati Skorlaması (TNS), serum glukoz ile HbA1c düzeyleri ve elektrofizyolojik değerlendirmeleri yapıldı.
Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 10 olgunun 7’si kadın, 3’ü erkek idi. Yaş ortalaması 55±9.01 (40-69) idi. Olguların DM süreleri 1 ile 15 yıl arasında değişmekteydi (ort: 6.2±4.83). Olguların dördünde başlangıç elektrofizyolojik değerler normal sınırlar içindeydi. Beş olguda alt ekstremitelerde duyusal lifleri, bir olguda üst ekstremitelerde duysal alt ekstremitelerde duyusal ve motor lifleri tutan polinöropati sendromu
tespit edildi. Polinöropatisi olmayan veya ılımlı nöropatisi olan olguların kontrol elektrofizyolojik incelemelerinde özellikle duyusal ileti amplitüdlerinin iyileştiği ancak başlangıçta belirgin polinöropatisi olan olguların kontrol elektrofizyolojik incelemelerinde anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür.
Sonuç: Erken evre polinöropatinin aksine şiddetli polinöropati ortaya çıktıktan sonra iyi glisemik kontrol ile bir düzelme tespit edilmemektedir.
Objective: In our study, we aimed to investigate the effect of insulin treatment on peripheral nerves in patients with diabetes mellitus (DM) who under the oral antidiabetic therapy changed to insulin treatment. Additionally, we have searched for answer to the question that could F response used for as a parameter on monitoring the course of polyneuropathy with glycemic control. F response which use in the detection of polyneuropathy has been emphasized in previous studies.
Material and Method: Ten voluntary diabetic patients who received indication insulin treatment while being monitored with oral antidiabetic treatment and diagnosed according to the American Diabetes Association (ADA) criteria were included in our study. All our patients were outpatients of Şişli Etfal Training and Research Hospital Diabetes Mellitus Clinic. All patients were evaluated for neurological examination, serum glucose and HbA1c levels, total neuropathy score (TNS) and electrophysiological evaluations before insulin treatment and in the first and fourth week of the treatment.
Results: Seven of patients were women and three of them were men. Age of patients were ranged from 40 to 69 and the mean age was 55±9.01. DM duration of patients ranged from 1 to 15 years (mean: 6.2±4.83). On the first Electrophysiologic evaluations of four patients were assessed within normal limits. We detected sensory polyneuropathy in lower extremities in five patients and a polyneuropathy
syndrome which affecting sensory fibers in the upper extremity and both sensory and motor fibers in the lower extremities in the remaining patient. We observed particularly improvement the sensory conduction amplitude in the control electrophysiological evaluation of the patients with moderate neuropathy or without polyneuropathy but there was not a significant difference in control electrophysiological evaluation of the patients with severe polyneuropathy in the initial evaluation.
Conclusion: After occurring severe polineuropathy syndrome there is not any improvement with good glicemic control whereas early stage of polyneuropathy.

4.Relationship of blood lipid levels with Hba1c and obesity in patients with type 2 diabetes mellitus.
Ebru Özdoğan, Osman Özdoğan, Esma Güldal Altunoğlu, Ali Rıza Köksal
doi: 10.5350/SEMB.20150903125636  Pages 248 - 254
Amaç: Dislipidemi, dünyadaki bir numaralı mortalite nedeni olan koroner arter hastalığının (KAH) gelişiminde önemli yere sahiptir. Diyabet ve obezite farklı yollarla KAH gelişimine neden olmakla birlikte, dislipidemi KAH’na neden olan ortak yönlerinden biridir. Biz de ülkemizde diyabet hastalarında obezite ve kötü glisemik kontrolün lipid profili üzerinde nasıl bir etki yaptığını araştırdık.
Gereç ve Yöntem: İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi Diyabet Polikliniği’ne başvuran, bilinen diyabet yaşı 5‘i geçmeyen, son 6 ay içerisinde herhangi bir hiperlipidemi tedavisi almayan, kanıtlanmış iskemik kalp hastalığı olmayan, sadece oral antidiyabetik ilaç kullanan, sigara ve alkol kullanmayan, kan lipid düzeyini etkileyecek bilinen bir endokrin bozukluğu olmayan 82’si erkek 165 hasta alındı. Lipid düzeyleri ile HbA1c, vücut kitle indeksi (VKİ) ve diyabet yaşı arasındaki ilişkiler değerlendirildi. Karşılaştırmalarda student’s t, ANOVA ve Pearson korelasyon testleri kullanıldı. p<0.05 anlamlı kabul edildi.
Bulgular: VKİ değerleri arttıkça total kolesterol, trigliserid ve LDL kolesterol düzeylerinin de arttığı (r=0.46 p<0.001, r=0.58 p<0.001, r=0.34 p<0.01, sırasıyla), HDL kolesterol düzeylerinin ise düştüğü
saptandı (r=-0.37 p<0.001). HbA1c değeri yüksek olan hastalarda total kolesterol, trigliserid ve LDL kolesterol düzeylerinin yüksek olduğu (r=0.27 p<0.001, r=0.29 p<0.001, r=0.20 p<0.05, sırasıyla) görüldü. Diyabet yaşı artıkça HbA1c düzeyleri arasında doğru bir orantı (r=0.28 p<0.001) saptanırken, kan lipid düzeyinde anlamlı bir ilişki saptanmadı.
Sonuç: Ülkemizde yaptığımız bu çalışmada bire bir olmasa da daha önce yapılan uluslararası çalışmalarla benzer sonuçlara ulaştık. Obez ve kötü glisemik kontrole sahip diyabet hastalarında lipid profili olumsuz etkilenmektedir.
Objective: Dyslipidemia play an important role in the development of coronary artery disease (CAD) which is the world’s leading cause of mortality. Diabetes mellitus and obesity can cause CAD by different ways; dyslipidemia is common in both of them, that can lead to CAD. We investigate the effect of obesity and poor glycemic control on lipid profile in diabetic patients, in our country.
Material and Method: One hundred and sixty five patients (82 male) who admitted to Istanbul Education and Research Hospital Outpatient Diabetes department, whose known diabetes age was less than 5 years, not taking any anti-lipidemic medicine in the last 6 months, not having ischemic heart disease, diabetes controlled by only oral antidiabetics, non-smoker and not drinking alcohol, don’t having any endocrine disorder with possible affect on blood lipid levels, were enrolled to the study. The relationship between lipid levels and HbA1c, body mass index (BMI) and diabetes age were assessed. Student’s t test, ANOVA and Pearson correlation tests were used for comparisons. p<0.05 was considered significant.
Results: It was determined that when BMI value increased, cholesterol, triglyceride and LDL levels increased (r=0.46 p<0.001, r=0.58 p<0.001, r=0.34 p<0.01, respectively) and HDL levels decreased (r=-0.37 p<0.001 ). In patients having high HbA1c levels, total cholesterol, triglyceride and LDL cholesterol levels were found high (r=0.27 p<0.001, r=0.29 p<0.001, r=0.20 p<0.05, respectively). A positive correlation was found between the increasing diabetes age and HbA1c levels (r=0.28, p <0.001) was determined, but no significant corelation with blood lipid levels was detected.
Conclusion: We found similar but not identical results with previous international studies, in this study done in our country. Lipid profile was adversely effected in diabetic patients having obesity and poor glycemic control.

5.The distribution of HLA-DRB1 alleles in patients with hashimoto’s thyroiditis
Türkan Patiroğlu, H. Haluk Akar, Abdurrahman Akay, Engin Ok
doi: 10.5350/SEMB.20151005010345  Pages 255 - 259
Amaç: Hashimoto tiroidit (HT) hastalığı genetik ve çevresel faktörlerin katkıda bulunduğu otoimmün bir tiroid bezi hastalığıdır. Bazı İnsan Lökosit Antijenlerinin [Human Lökosit Antijen (HLA)] HT hastalığı ile bağlantılı olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada HT hastalığı ile HLA-DRB1 alellerinin bağlantısı araştırılmıştır.
Gereç ve Yöntemler: Bu retrospektif çalışmaya tiroidektomi yapılan ve postoperatif HT tanısı alan 48 hasta ve 126 sağlıklı akraba dışı denek, kontrol grubu olarak dahil edildi. Hastaların genetik testleri Erciyes Üniversitesi Doku Tiplendirme Laboratuvarında polimeraz zincir reaksiyonu, sekans spesifik oligonükleotid propları (PCR-SSOP) kullanılarak çalışıldı.
Bulgular: Hastalık grubunda HLA-DRB1*03 aleli anlamlı derecede yüksek bulunurken (hastalık grubu; %12.5, kontrol grubu; %4.3, p=0.006), HLA-DRB1*01aleli kontrol grubunda HT hastalarına göre belirgin derecede daha sık olarak saptandı (hastalık grubu; %1, kontrol grubu; %7.5, p=0.021).
Sonuç: Bu çalışma ile Kayseri yöresi Türk toplumu için HT hastalığı açısından HLA-DRB1*03 alelinin yatkınlık, buna karşılık HLA-DRB1*01 alelinin ise hastalıktan koruyucu olabileceği gözlemlenmiş oldu. Ancak çalışmaya dahil edilen vaka sayısının çok az olması nedeni ile topluma yönelik genellemeler yapılabilmesi için daha fazla denek sayısını içeren ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objective: Hashimoto’s thyroiditis (HT) is an autoimmune thyroid disease resulting from complex interactions between genetic and environmental factors. The Human Leukocyte Antigen (HLA) genes have been found to be involved in the susceptibility to HT. In this retrospective study, we aimed to investigate the associations between HLA-DRB1 alleles and patients with HT.
Material and Methods: Forty eight patients with HT were included in this study. We analyzed HLADRB1 by polymerase chain reaction with sequence specific oligonucleotide probes (PCR-SSOP), and compared them with 126 unrelated healthy controls.
Results: The HLA-DRB1*03 allele was higher in the HT patients than in the controls (p=0.006). Also, the HLA-DRB1*01 allele was lower in the HT patients than in the controls (p=0.021).
Conclusion: The susceptible and protectable alleles were found as HLA-DRB1*03 and HLA-DRB1*01 alleles respectively in patients with HT in the Kayseri Turkish population, in Turkey. Further studies with a larger cohort are required to confirm the role of HLA-DRB1 alleles in the development of HT in the Turkish population.

6.27 Patients with pulmonary thromboembolism
Gülçin Güngör Olçum, Sami Akbaş, Sema Basat
doi: 10.5350/SEMB.20151021035825  Pages 260 - 265
Amaç: Pulmoner Emboli tanısında; klinik, laboratuvar ve radyolojik bulgular önemli bir yer tutmaktadır. Bununla birlikte,tanıda hastaların diğer klinik sorunları nedeni ile, çoğu zaman zorluklar yaşanmaktadır. Bu çalışmada; hastaya ait risk faktörleri, başvuru anındaki şikayetleri, klinik ve labaratuvar parametrelerini incelemeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, 2010-2014 yılları arasında, Pulmoner Emboli nedeni ile servisimize yatışı yapılmış 27 olgu alındı. Olguların, tanı anındaki risk faktörleri, semptomları, radyolojik görüntüsü retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalarımızın başvuru anındaki, Wells (Canadian) pulmoner tromboemboli klinik tahmin skorlaması yapıldı.
Bulgular: Olguların ortalama yaşı 74.56±11.63 olup, %25.9’u erkek, %74.1’i kadındı. Olguların %29.6’sı sigara kullanıyordu. Wells skoru ortalama 3.57±1.7, D-dimer 2697.85±1648.26 idi. Emboliyi hazırlayıcı faktör olarak cerrahi operasyon/ immobilizasyon (%48.1) ve derin ven trombozu tanısından daha öncelikli alt tanı (%55.6) ilk sıraları aldı. En sık görülen semptomlar sırasıyla dispne (%59.3), çarpıntı (%44.4) iken Fizik muayenede en çok bulunan bulgu takipne (%66.7) ve raldi (%48.1) Oda havasında bakılan kan gazında, %66,6 hipoksik hipokarbik bazik ph mevcuttu. Akciğer grafisinde en çok bulunan bulgu diafram yüksekliğiydi (%51.9). Derin ven Doppler USG olguların %48.1’ine yapılırken, yapılmış olguların %46.15’de DVT bulgusu mevcuttu. Olguların 11 (%40.7)’sine Ventilasyon perfüzyon sintigrafisi yapılırken, yapılmış olguların %63.63’sında yüksek olasılıklı Pulmoner Emboli mevcuttu. BT anjiyo yapılan olguların %48.1’inde PE bulgusu mevcuttu.
Sonuç: Çalışmamız sonunda olguların %59.3’üne ventilasyon perfüzyon sintigrafisi, %51.9’una BT Anjio, %51.9’una Derin Ven Doppler USG yapılmadığı görüldü. Hastaların ileri yaş olması, eşlik eden diğer komorbiditesi yüksek sistemik hastalıklar bu tetkiklerin yapılmasında sınırlayıcı olmaktadır. Bu nedenle PE tanısında klinik şüphenin ve olası risklerin iyi değerlendirilmesinin, erken tanı ve tedaviye başlanması açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz.
Objective: Clinical, laboratory and radiological findings play a major role for the diagnosis of Pulmonary Embolism. However, its diagnosis is usually challenging due to other clinical problems of patients. In this study; our aim is to determine the risk factors of patients, by evaluating their initial complaints, clinical and laboratory parameters.
Material and Method: In this study, we included 27 patients having the findings of pulmonary embolism applying to our clinic between the years 2010-2014. Risk factors at the diagnosis, symptoms, and radiological findings were retrospectively evaluated. Clinical prediction scores of all patients at the time of application was calculated by using Wells scoring system (Canadian score).
Results: The mean age of the patients were 74.56±11.63 and %25.9 were male whereas %74.1 were female. 29.6% of the cases were active smokers. The mean Well’s score and D-dimer values were 3.57±1.7 and 2697.85±1648.26 respectively. The factors that leads to pulmonary embolism were surgery/immobilization in 48.1% and subclinical diagnosis of DVT in 55.6%. The frequent symptoms were dyspnea (59.3%) and palpitations (44.4%) and ın Physıcal examination the most common findings were tachypnea (66.7%) and pulmonary rales (48.1%). In the blood gases undertaken in room air alkaline PH that revealed hypoxia and hypercarbia were present. The most common pulmonary X ray fındıng was the elevated diaphragm (51.9%). Doppler Ultrasound was done in 48.1% of the patients and DVT findings was present in 46.15%. 11 (40.7%) cases underwent a ventilation perfusion scintigraphy and out of these 63.3% findings consistent
with Pulmonary Embolism were present. In patients whom CT angiogram was done 48.1% revealed fındıngs of Pulmonary Embolism (PE).
Conclusion: In conclusion our study showed that ventilation perfusion scintigraphy, CT angiography and Venous Doppler ın DVT protocol were not done in 59.3%, 51.9%, 51.9% cases respectively. The elder age of the patients and systemic high risk comorbidities are thought to be the limiting factors that lead to nonapplication of the above tests. For this reason, clinical suspicion and assessment of probable risk factors is important for early diagnosis and rapid initiation of treatment for pulmonary embolism.

7.Determination of candida species and their antifungal susceptibilities isolated from inpatients
Alper Togay, Banu Bayraktar, Dilek Yıldız Sevgi, Emin Bulut
doi: 10.5350/SEMB.20151118061252  Pages 266 - 273
Amaç: Son yıllarda mantar infeksiyonları, özellikle immünsüpresif tedavi alan ya da altta yatan bir risk faktörü nedeniyle hastanede yatan hastalarda başlıca infeksiyon etkeni olarak ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada farklı klinik örneklerden izole edilen Candida türlerinin dağılımının ve duyarlılıklarının retrospektif olarak incelenmesi ve kullanılmış olan ticari kitlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2011-Aralık 2013 tarihleri arasında laboratuvarımıza gelen hasta örneklerinden, maya mantarı soyutlanan 45’i kan, 12’si steril vücut sıvısı, 10’u idrar, üçü bronkoalveolar lavaj, biri kateter olmak üzere toplam 71 klinik örnek incelemeye alınmıştır. Çalışmaya alınan örneklerden soyutlanan maya mantarları; germ tüp yöntemi, CHROMagar Candida (CHROMagar, Paris, France) ve AuxaColor (Bio-Rad SDP, Paris, France) ticari kitiyle tiplendirilmiştir. Maya mantarlarının antifungal duyarlılıkları Fungitest (Bio-Rad SDP, Paris, France) ticari kiti ile belirlenmiştir.
Bulgular: AuxaColor ile değerlendirilen toplam 71 Candida suşunun 28’i (%39) Candida albicans, 13’ü (%18.3) C. parapsilosis, 11’i (%15.5) C. glabrata, 10’u (%14.1) C. tropicalis, dördü (%5.6) C. krusei, üçü (%4.2) C. lusitaniae, birer tane ise (%1.4) C. kefyr ve C. dubliniensis olarak tanımlanmıştır. Fungitest ile değerlendirilen 47 suştan Amfoterisin B’ye orta duyarlı olan bir C. parapsilosis suşu ve dirençli olan bir C. tropicalis Etest metodu ile incelenmiş, minimum inhibitör konsantrasyon (MİK) 1.5 µg/ml bulunmuştur. Flukonazole (FLU) orta duyarlı üç C. albicans suşu Etest metodu ile değerlendirilmiş ikisinin MİK değeri 256 µg/ml olarak, biri 32 µg/ml olarak bulunmuştur. FLU’ya dirençli olan bir adet C.albicans suşu MİK değeri Etest metodu ile 256 µg/ml olarak bulunmuştur. Dirençli olan C. tropicalis suşunun MİK değer ise 0,38 µg/ml olarak bulunmuştur.
Sonuç: Çalışmamızda fungal infeksiyonların kontrolü için tür tayini ve antifungal duyarlılık test sonuçlarının bilinmesi önemli olduğu ve antifungal ajanlara karşı gittikçe artan direnç oranları nedeniyle tedavi planlamasında duyarlılık testlerinin giderek daha önem kazandığı sonucuna varılmıştır. Kullandığımız Auxacolor ve Fungitest’in uygulanmasının ve değerlendirilmesinın kolay ve pratik bir test olduğu görülmüştür. Fungitest duyarlılık sonuçları mevcut guidelinelarda ki antifungal dilüsyonlar ile uyumluluk göstermediğinden dikkatle değerlendirilmelidir. Ayrıca orta duyarlı ve dirençli sonuçların referans yöntemlerle teyit edilmesi uygun olacaktır.
Objective: Fungi have emerged as major causes of human disease recently, especially among the immunocompromised patients and those hospitalized with serious underlying diseases. The aim of this study was to identify Candida species isolated from different cultures and determine their antifungal susceptibilities retrospectively and define of value of using commercial system.
Material and Method: Test results of yeasts that were isolated from 45 blood, 10 urine, three bronchoalveolar lavage and one catheter samples of the patients during the period January 2011-December 2013 in our laboratory were evaluated.The yeasts were identifed by germ tube test, CHROMagar Candida (CHROMagar, Paris, France) and AuxaColor (Bio-Rad SDP, Paris, France) commercial identifcation system. The antifungal susceptibility tests were performed using Fungitest (Bio-Rad SDP, Paris, France) commercial system.
Results: The distribution of 71 candida species was as follows: 28 Candida albicans (39%), 13 Candida parapsilosis (18.3%), 11 Candida glabrata (15.5%), 10 Candida tropicalis (14.1%), four Candida krusei (5.6%), three Candida lusitaniae (4.2%), one Candida kefyr (1.4%) and one Candida dubliniensis (1.4%). A intermediate C.parapsilosis strain to Amfoterisin B and a resistant C.tropicalis strain to Amfoterisin are evaluated using E-test and found resistant with a minimum inhibitor concentration (MIC) value of 1.5 µg/ml for both of them. The MIC rates of two out of three fluconazole (FLU) intermediate and one resistant C.albicans strains were evaluated using E-test and all three strains were found resistant with a MIC value of 256 µg/ml. The MIC of a FLU intermediate C.albicans strain to FLU was 32 µg/ml. The MIC of a C.tropicalis strain that was FLU resistant with Fungitest was 0,38 µg/ml and was evaluated as susceptible.
Conclusion: In our study, it is important knowledge of species and antifungal susceptibility test results for control of fungal infections and plan of treatment. We used Auxacolor and Fungitest in our study. And this tests were easy to use and to evaluate. It should be carefully evaluated of the Fungitest results which don’t accord with the actual guidelines. It would be appropriate to confirm intermediate and resistant results using reference methods.

8.Bleeding after laparoscopic cholecystectomy: rare but serious complication
Alaattin Öztürk, Talha Atalay, Yüksel Karaköse, Gökhan Çipe, Ömer Faruk Akıncı
doi: 10.5350/SEMB.20151108081218  Pages 274 - 278
Amaç: Bu çalışmanın amacı, laparoskopik kolesistektomi ameliyatı sebebiyle kanama gelişen hastaların verilerini gözden geçirmek ve tecrübelerimizi paylaşmaktır.
Gereç ve Yöntemler: Ocak 2006 - Nisan 2015 tarihleri arasında hastanemizde 865 hastaya laparoskopik kolesistektomi ameliyatı yapıldı. Bu ameliyat sebebiyle kanama geçiren ve kanama için ek bir ameliyata gerek duyulan 7 hasta çalışmaya alındı, tıbbı kayıtları gözden geçirildi. Hastalarda yaş, cins, ek hastalık, kanama tespit zamanı, ikinci ameliyatta yapılan işlemler, kanama yeri, kanama sebepleri, kanama miktarı ve ameliyat sonrası komplikasyonlar gözden geçirildi; kanamayı engellemek için alınacak tedbirler tartışıldı.
Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 60 yıldı. Üç hastada ek hastalık vardı. Tüm hastaların ameliyat öncesinde INR değerleri normal sınırlarda idi. İki hastada ameliyat esnasında kanama belirlendi ve açık ameliyata dönüldü. Diğer beş hastanın kanaması ameliyattan 2-24 saat sonra belirlendi. İkinci kez ameliyata alınan beş hastanın ikisine, doğrudan laparatomi, ikisine laparoskopi ile başlayıp laparatomi, birine laparoskopi ile hemostaz yapıldı. Kanamalar, üç hastada safra kesesi yatağından, birer hastada sistik arterden, epigastrik port yerinden, kolon mezosundan ve belirsiz yerden olduğu görüldü. Kanama miktarı tüm hastalar için 300-3000 ml arasında olduğu belirlendi. Hastalarımızda kanamanın tekrarı ve mortalite görülmedi.
Sonuç: Kanama, laparoskopik kolesistektomiden sonra az görülen ama ciddi bir komplikasyondur. En sık kanama yeri safra kesesi yatağıdır. Kanayacağından şüphe edilen hastaların ameliyattan sonra 24 saat takibi yapılmalıdır.
Objective: The aim of this study is to review the data of patients who had hemorrhage due to laparoscopic cholecystectomy and to share our experience.
Material and Methods: In our hospital, 865 patients underwent laparoscopic cholecystectomy between January 2006 and April 2015. Seven patients who had hemorrhage due to this surgery and needed additional surgery were included in this study, and their medical records reviewed. Patient’s age, sex, comorbid disease, hemorrhage detection time, the interventions in the second surgery, the bleeding site, bleeding causes, bleeding volume and post-operative complications were reviewed; the measures which prevent bleeding were discussed.
Results: The mean age of the patients was 60 years. Three patients had comorbid disease. All patients had normal INR values preoperatively. Bleeding during surgery was detected in two patients and the operation was converted to open surgery. The bleeding of other five patients was detected 2-24 hours after surgery. Hemostasis was achieved immediately by laparotomy in two of the five patients, in two others by laparoscopy followed by laparotomy, and in one by laparoscopy alone. The bleedings were found from gallbladder bed in three patients, and the other four from cystic artery, epigastric port site, mesocolon and uncertain place. The amount of bleeding was determined to be between 300-3000 mL. No repeated bleeding or mortality was observed among our patients.
Conclusion: Bleeding is a rare but serious complication after laparoscopic cholecystectomy. The most frequent bleeding location is the gallbladder bed. The patients who are suspected to have bleeding must be observed for 24 hours after surgery.

9.Outcome of surgery in endometrium cancer cases treated in our gynecology clinic in last 2 years and role of laparascopy in surgical oncology
Osman Temizkan, Osman Aşıcıoğlu, Bülent Arıcı, İlhan Şanverdi, Işıl Ayhan, Özlem Çetin, Berhan Besimoğlu
doi: 10.5350/SEMB.20150326042839  Pages 279 - 283
Amaç: Hastanemiz jinekoloji kliniğinde 2 yıldır endometriyum kanseri tanısıyla opere edilen hastaları retrospektif inceleyerek hastaların cerrahi ve takip sonuçlarını incelemek ve laparaskopik cerrahinin onkolojide güvenlilik ve etkililiğini araştırmak.
Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde endometriyum kanseri nedeni ile opere edilen 31 hasta retrospektif olarak incelendi.
Bulgular: Yapılan araştırmada hastaların yaş ortalaması 58.4±11.7 olarak bulundu. Tümor boyutu ortalama 2.1±1.5 cm olarak belirlendi. Hastaların %45.1 kadarı menopozda ve %29.0 kadarı diabetik olarak belirlendi. Hastaların %87’si endometrioid tip adenokanser tanısı aldı. 2 hastada servikal invazyon ve 3 hastada lenfovasküler alan invazyonu belirlendi. Hastaların %93.5 kadarına başarı ile laparaskopi yapıldı ve toplamda sadece 1 hastada obturatör sinir kesisi meydana geldi. Regresyon analizi ile bakıldığında sadece CA 125 düzeyi hastalığın evresi ile ilişkili bulundu.
Sonuç: Onkoloji cerrahisinde laparaskopi yeterli tecrübe varsa oldukça etkili ve güvenli bir yöntemdir. CA 125 düzeyi hastalığın ileri evre olmasında fikir verebilmektedir.
Objective: To evaluate the safety and efficacy of laparascopic surgery; and retrospective analysis of the follow up data of surgically treated endometrium cancer patients in our gynecology clinic in last 2 years
Material and Method: 31 patients who are operated for endometrium cancer were analysed retrospectively.
Results: Mean age of patients were 58.4±11.7. Mean tumor size was 2.1±1.5 cm. 45.1% of patients were post menopausal and 29.0% of patients had diabetes. 87.0% of patients were diagnosed as endometrioid type adenocarcinoma.2 patients had cervical and 3 patients had lymphovascular area invasion. Laparascopy was successfully performed in 93.5% of patients, obturator nerve injury occured in only 1 patient. CA125 level was found to be related with the stage of disease in regression analysis.
Conclusion: Laparascopy is very effective and safe method of surgery in oncology, if experience is sufficient. CA125 level might be used in prediction of advanced stage disease.

10.Can we determine biopsy indication by using BI-RADS ultrasonography findings for solid breast masses
Betül Duran Özel, Deniz Özel, Fuat Özkan, Ahmet Mesrur Halefoğlu, Özgür Özer, Muzaffer Başak
doi: 10.5350/SEMB.20150630011709  Pages 284 - 288
Amaç: Retrospektif çalışmamızda, BI-RADS ultrasonografi ile, solid meme lezyonu bulunan olgularda, biopsi öncesi yeterli ön fikir elde edip edemeyeceğimizi değerlendirdik.
Gereç ve Yöntem: Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji Kliniği’nde Eylül 2014-Mart 2015 tarihleri arasında 96 hastanın 102 solid meme lezyonu ultrasonografi BI-RADS sınıflamasına göre ayrılıp tru-cut biopsi yapıldı. Histopatolojik sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 45.6 bulundu. 102 solid kitlenin 23’ü (%22.6) patoloji sonucu malign; 79’u (%77.4) benign idi. En sık rastlanan benign tümör fibroadenom; malign tümör, invaziv duktal karsinom idi. Tüm olguların BI-RADS gruplarında malign/benign oranı hesaplandı sonuçlar literatür ile uyum gösterdi.
Sonuç: Son dönemdeki teknolojideki gelişmeler ve daha yüksek rezolüsyonlu ultrasonografi cihazlarının kullanıma girmesi ile pleomorfik mikrokalsifikasyonların daha sık olarak saptanabildiği ve tanımlanabildiği göz önüne alınırsa, solid meme kitlesi görülen olgularda kitlenin BI-RADS skorunu belirlemede sonografik verilerin önemli ölçüde bilgi vereceğini saptadık.
Objective: Aim of this retrospective study is decision for biopsy indication with using ultrasonography findings.
Material and Method: 96 patients and 102 solid breast masses were evaluated and grouped as BI-RADS classification. Core needle biopsy was performed to all lesions and evaluated retrospectively.
Results: Twenty three of solid breast masses were cytologically malignant (%22.6) and 79 of them were benign (%77.4). In our study most common benign lesion was fibroadenoma and most common malignant leison was invasive ductal carcinoma. We calculated malignant/benign ratio in all BI-RADS subgroups as percent. Our findings were compatible with literature.
Conclusion: On recent days with technological developments even higher resolution ultrasonography devices are being used, researchers are able to find and define pleomorphic microclacifications respectively. Our experience shows that we can determine biopsy indication adequately with using BI-RADS ultrasonography findings.

11.The evaluation of the surgical cases in neonatal intensive care unit
Muhittin Çelik, Ali Bülbül, Sinan Uslu, Mesut Dursun, Umut Zübarioğlu, Melih Akın, Ali İhsan Dokucu
doi: 10.5350/SEMB.20151005030141  Pages 289 - 294
Amaç: Yenidoğan döneminde cerrahi girişim uygulanan hastaların demografik özellikleri, tanıları, operasyon zamanları ve erken dönem komplikasyonlarını değerlendirmek.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında cerrahi girişim uygulanan ve yenidoğan yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Olgular cerrahi yapılan sisteme göre üç gruba ayrıldı; merkezi sinir sistemi, solunum sistemi ve gastrointestinal sistem.
Bulgular: YYBܒde Ocak 2007 ile Ocak 2011 tarihleri arasında 3246 hasta takip edildi. Cerrahi girişim uygulanan 94 (%2.8) hastanın 51’i erkek (%54.2) ve 80’ni (%85) zamanında doğan bebekler olup ortalama doğum ağırlıkları 3053±614 g idi. Olguların tanı dağılımları; merkezi sinir sistemi, solunum sistemi toplam ve gastrointestinal sistem sırası ile 65, 14 ve 15 olgu idi. Ortalama cerrahi girişim uygulanma zamanı 8.4±17.1 gün iken ortalama hastanede kalış süresi ise 21.7±26.7 gün idi. Olguların 36’sında (%38.2) cerrahi uygulama sonrası 43 komplikasyon (17’si sepsis, 14’ü klinik sepsis, 6’sı menenjit, 2’si pnömotoraks, 2’si pnömoni, 2’si restenoz) gelişmişti. 12 olgu (%12.7) kaybedildi. Kaybedilen olguların 6’sı diafragma hernisi nedeni ile cerrahi girişim uygulanan olgulardı. Merkezi sinir sistemi olgularında
yaşamının ilk 3 günü düzeltme operasyonu uygulanlarda ile ilk 3. günden sonra uygulananlara göre erken dönem komplikasyonları (sepsis, menenjit) anlamlı düzeyde düşüktü (p<0.001).
Sonuçlar: Yenidoğan döneminde cerrahi girişimin en sık nedeni merkezi sinir sistemi anomalileridir. Nöral tüp defektinde cerrahi girişiminin ilk 3 günde yapılmasının erken dönem komplikasyonları anlamlı derecede azaltmaktadır. En yüksek ölüm oranı konjenital diafragma hernisi idi.
Objective: To evaluate the demographic features, diagnosis, timing of the surgery and early complication in patients undergoing surgery in the neonatal period.
Material and Method: The files of the patients who were undergone surgery and followed up in neonatal intensive care unit between the January 2007 and January 2011 were investigated retrospectively. The cases were divided in three groups according to surgical performed system; central nervous systems, respiratory systems and gastrointestinal system.
Results: 3246 patients were followed up between the January 2007 and January 2011 in neonatal intensive care unit. 94 (2.8%) of these patients 51 male (54.2) and 80 of these were full-term (85%) were undergone surgery and their mean birth weight was 3053±614 g. The diagnosis of patients were central nervous system, respiration system, and gastrointestinal system in 65 patients, 14 patients, and 15 patients, respectively. The mean time of surgery was 8.4±17.1 days, and the mean length of hospital stay was 21.7±26.7 days. 43 complication (17 sepsis, 14 clinic sepsis, 6 meningitis, 2 pneumothorax, 2 pneumonitis, 2 restenosis) were occurred in the 36 of the all patients after the surgery. 12 (12.7%) patients were death in follow up. In six of the patients who died had undergone surgery due to diaphragmatic hernia. In central nervous system group, the early complication (e.g. sepsis, meningitis) were significantly lower in first three days compared with the patients who had corrective surgery after three days (p<0.001).
Conclusions: The most reason of surgery was central nervous system anomaly in neonatal period. The early complications (e.g. sepsis, meningitis) were significantly lower in patients who had corrective surgery in central nervous system group in first three days. The highest mortality rate was found in congenital diaphragmatic hernias.

CASE REPORT
12.Anesthesia management of pregnant patient with behçet’s disease: a case report
Mahmut Alp Karahan, Evren Büyükfırat, Tekin Bilgiç, İnanç Havlioğlu
doi: 10.5350/SEMB.20150514052605  Pages 295 - 298
Amaç: Behçet Hastalığı alevlenmelerle seyreden, çoklu organ tutulumu gösteren, kronik enflamatuvar bir hastalıktır. Hastalık, tekrarlayan ağız ve genital bölge ülserleri, deri bulguları ve üveit ile karakterizedir. Bu olgu sunumunda acil sezaryen operasyonu planlanan Behçet hastalığına sahip gebede anestezi yönetimini tartıştık.
Olgu: On dokuz yaşında Behçet hastalığı tanılı gebe hasta fetal distres gelişmesi üzerine acil sezaryen planlandı. Hastamız bir yıl önce Behçet Hastalığı tanısı almış. Gebelik boyunca ilaçlarını kullanmayı bırakmış. Sezaryen operasyonu genel anestezi altında gerçekleştirildi. Hasta herhangi bir problem yaşanmadan 7.0 endotrakeal tüp ile ilk seferde entübe edildi. Anestezi oksijen, hava, sevofluran ve remifentanil ile idamesi sağlandı. Hemodinamik parametreler stabil seyretti ve herhangi bir komplikasyon yaşanmadı. Yenidoğanın 1. ve 5. dk Apgar skoru 8 ve 10 idi.
Sonuç: Perioperatif anestezik yaklaşımda temel problemleri, organ tutulumları ve havayolundaki skarlaşmaya bağlı zor entübasyon oluşturur. Kronik ilaç tedavisine bağlı olarak organ ve sistemlerde birtakım değişiklikler meydana gelmekte ve bu durum anestezi yönetimini daha da karmaşık hale getirmektedir. Sezaryen gerektiren Behçet hastalığına sahip gebe hastalar için anestezi tekniği her hastanın klinik durumuna göre değerlendirilip en son anestezistin takdirine kalır.
Objective: Behcet’s Disease is a chronic inflammatory with multiorgan involvements that it develope relapses. This disease is characterized with recurrent oral and genital ulcers, skin signs and uveitis. In this case report we discussed the anesthetic management of a pregnant patient with Behçet’s disease who underwent an emergency cesarean section.
Case: Nineteen year old pregnant patient with Behcet’s disease was scheduled for emergency caesarean delivery when fetal distress developed. She was diagnosed a year before and she did not use drugs during pregnancy. Cesarean section was performed under general anesthesia. Patient’s trackea was entubated with 7.0 endotracheal tube at the first attempt without any problems. Anesthesia was maintained with oxygen, air, sevoflurane and remifentanil. Hemodynamic parameters remained stable and there was no any complication. Apgar scores of the neonate were 8 and 10 at 1 and 5 minute respectively.
Conclusion: The main perioperative anaesthetic concerns are scarring of airway leading to difficult intubation and involvement of other organ systems. Due to the chronic drug therapy changes occur in organ systems causing more difficulty for the anaesthetic approach. The anesthetic technique for pregnant women with Behcet’s Disease requiring cesarean section remains at the discretion of the anesthesiologist, who should be guided by the clinical conditions of each patient.

13.Significance of echocardiography for early diagnosing the infantile Pompe disease
Taliha Öner, Gülperi Yağar Keskin, Seda Ocak, Tuba Kasapbaşı Gök
doi: 10.5350/SEMB.20150223023146  Pages 299 - 303
Pompe hastalığı nadir görülen ve enzim tedavisi olan lizozamal depo hastalıklarından biridir. İnfantil Pompe hastalığında erken tedavi hastalığın prognozunu belirlemede çok önemlidir. Bu 2 vaka ile Pompe hastalığını erken tespit etmenin ve ekokardiyografik değerlendirmenin tanıdaki önemini vurgulamak istedik. Birinci olgu 5 aylıkken bize hipotonisite ve üfürüm nedeniyle getirildi ve ekokardiyografide belirgin hipertrofik kardiyomiyopatisi vardı. İkinci olgu ise 2 aylıkken akciğer grafisinde kardiyomegali saptanması üzerine bize yönlendirilen fizik muayenede cansız ağlama dışında patolojik özelliği olmayan ekokardiyografide hipertrofik kardiyomiyopati saptanan hastaydı. Beş aylıkken bize başvuran birinci olgu enzim tedavisine başlanamadan 1 ay içinde mama aspirasyonu nedeniyle kaybedilirken; 2 aylık olan hastaya enzim tedavisi başlandı. Tedavisine halen devam eden bu hastanın kardiyak hipertrofisi tedavi başladıktan 1 ay sonra gerilemeye başladı. Bu 2 vaka ile pompe hastalığını erken saptamanın prognoz açısından çok önemli olduğunu ve tanıda ekokardiyografik değerlendirmenin çok değerli olduğunu vurgulamak istedik.
Pompe disease is a lysosomal storage disorder, which is rare and has an enzyme treatment. In infantile Pompe disease, early treatment is very important to determine the disease prognosis. The presentation of these two cases aimed to highlight the importance of early detection of Pompe disease and the diagnostic significance of echocardiographic assessment one again. One of the patients presented with hypotonicity and murmur at 5 months of age and found having apparent hypertrophic cardiomyopathy in echocardiography; and the other patient was referred to us due to the detection of cardiomegaly in chest radiography at 2 months of age, and had no pathological features except impassive crying at the physical examination and found having hypertrophic cardiomyopathy in the echocardiography. The patient of 5 months old was died due to aspiration of formula within 1 month before initiating the enzyme treatment, whereas the patient of 2 months old was initiated with the enzyme treatment. Still under treatment, the cardiac hypertrophy of this patient was started to regress 1 month after initiating the treatment. These two cases were presented to highlight that the early detection of Pompe disease is critical for prognosis and the echocardiographic assessment is very useful for diagnosis.

14.A rare cause of monoatrophy: hirayama disease
Ayşe Kartal, Betül Kılıç
doi: 10.5350/SEMB.20150323020511  Pages 304 - 307
Hirayama Hastalığı, genç erkeklerde daha sık görülen benign bir alt motor nöron hastalığıdır. Son derece enderdir. Distal üst ekstremitelerde güçsüzlük ve kas erimesiyle karakterizedir. Bu makalede ellerinde ve ön kolunda güçsüzlük ve kaslarında erime yakınması olan 16 yaşında kız hasta sunulmuştur.
Hirayama Disease is a benign disease of the lower motor neurons which is encountered mostly in young adults. This disease is extremely rare and characterized by the wasting and weakness of the distal upper extremities. In this paper, we present a 16 year- old female patient with the complaint of weakness and muscle wasting of the hands and forearms.

15.Lipoma in the deep lobe of the parotid gland: magnetic resonance imaging findings
Törel Oğur, Rabia Sabiha Yalçın, Fatih Çelikyay, Yusuf Ali Öner, Nil Tokgöz
doi: 10.5350/SEMB.20150514052634  Pages 308 - 312
Amaç: Mezenşimal orjinli benign bir tümör olan lipomalar vücudun pek çok yerinde izlenmektedir. Ancak parotis bezinde özellikle de derin lobunda oldukça nadir bildirilmiş olup diğer parotis kitlelerinden ayrılması gerekmektedir. Bu olgu sunumuyla, parotis lipoması ile diğer parotis kitlelerinin ayırt edici tanısını yapmayı ve MR görüntüleme bulgularını tartışmayı hedefledik.
Olgu: Boynunda iki yıldır var olan ağrısız şişlik nedeniyle gelen erkek olgunun MR görüntüleme bulguları sunulmuştur.
Sonuç: Parotis bezinde lezyon saptandığı zaman tedavisini planlamak için eksternal ve internal tümörlerin ayırt edilmesi, fasial sinirle tümör kitlesinin ilişkisi varsa ortaya konulması, tümör kitlesinin malign ya da benign olmasının ayırt edilmesi oldukça önemlidir. Lipomlar için tanıda görüntüleme yöntemleri oldukça değerlidir.
Object: Lipomas, which are bening tumors originating from Mesenchyme, are seen in several locations of the body. But they are very rarely reported in parotid gland, especially in deep lobe of parotid gland, and they should be differentiated during diagnosis from other parotid tumors. We aimed to discuss MR imaging findings and make differential diagnosis of parotis lipomas from other parotis tumors.
Case: MR imaging findings of a male patient who applied because of a painless swelling which has been for last two years in his neck.
Results: In cases with parotid gland lesions, in order to plan treatment, it is very important to differentiate external and internal tumors, determine the possible relationship of tumors with facial nerves, and to differentiate bening or malign status of tumors. Imaging methods for diagnosis of lipomas are very valuable.

LookUs & Online Makale