ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
The Medical Bulletin of Sisli Etfal Hospital - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 55 (3)
Volume: 55  Issue: 3 - 2021
REVIEW ARTICLE
1.Recent Developments of Intraoperative Neuromonitoring in Thyroidectomy
Nurcihan Aygun, Mehmet Kostek, Adnan Isgor, Mehmet Uludag
doi: 10.14744/SEMB.2021.26675  Pages 273 - 285
Günümüzde tiroidektomide yüzey elektrotlu endotrakeal tüp ile intraoperatif sinir monitorizasyonu (IONM) standart yöntem olup, aralıklı (I-IONM) veya sürekli IONM (C-IONM) şeklinde uygulanabilmektedir. I-IONM’nin tiroidektomiye olan değerli katkısına rağmen kayıt elektrotları veya uyarı probu ile ilgili bazı sınırlılıkları bulnmaktadır. IONM’nin sınırlılıklarını aşabilmak ve yöntemi geliştirmek için yeni yaklaşımlar dikkat çekmektedir. Yüzey elektrotlu endotrakeal tüp ile IONM’de teknik problemlerin büyük bölümü, tüp elektrotlarının vokal kordlara uygun temas etmemesi ile ilgilidir. Günümüzde farklı kayıt elektrotlarının etkinliği araştırılmaktadır. Bu kayıt elektrotları tiroaritenoid veya posterior krikoaritenoid kasa uygulanan iğne elektrotlar, posterior krikoaritenoid kas yüzey elektrotları, trakeal kartilaja uygulanan iğne veya adheziv yüzey elektrotlar ve cilde uygulanan adesiv veya iğne elektrotlar gibi farklı tipte olup, bunlar da endotrakeal tüp elektrotları gibi güvenli EMG kaydı yapabilmektedirler. İğne elektrotları invaziv olmasına rağmen tüp elektrotlardan daha yüksek EMG amplitüdü kaydederler. Adheziv yüzey elektrotları ile amplitüd değerleri genelde tüp elektrottan daha düşük olmakla birlikte güvenilir EMG kaydı yapılabilmektedir. Bu farklı tip elektrotlar tüp elektrotlara göre trakeal manipülasyondan daha az etkilenmekte ve amplitüd değişimleri daha azdır.
C-IONM’de vagus çepeçevre diseke edilerek vagusa ek bir uyarı probu uygulanmaktadır. Son zamanlarda vagusa prob uygulamadan trakeabronşial ağacı yabancı cisimlerin aspirasyonundan koruyan istemsiz, primitive bir beyin sapı refleksi olan laringeal adductor reflex (LAR) arkının duyu, merkezi ve motor bileşenlerini kullanan sürekli monitorizasyon yöntemi olan sürekli LAR-CIONM yöntemi klinik olarak uygulanmaya başlanmıştır. LAR’ın afferent yolu superior laringeal sinirin internal dalı ile laryngeal mukozadan beyin sapına ulaşıp, eferent yolu RLN yoluyla larinkse ulaşmaktadır. LAR aktivasyonunun toplam sonucu bilateral vokal kord adduksiyonu ile laringeal girişin kapanmasıdır. LAR-CIONM’de yüzey elektrotlu endotrakeal tüpün bir tarafındaki elektrottan uyarı verilerek, LAR’ın operasyon tarafındaki vokal kordun amplitude cevabı takip edilmektedir. Son zamanlarda disektör veya enerji cihazlarına uygulanan uyarı probu kabloları ile I-IONM ile diseksiyon sırasında gerçek zamanlı EMG cevabı sağlanabileceği bildirilmiştir. (SETB-2021-08-236)
At present, intraoperative neuromonitorization (IONM) with surface electrode-based endotracheal tube (ETT) is a standard method in thyroidectomy and can be performed either intermittently IONM (I-IONM) or continuously IONM (C-IONM). Despite the valuable contribution of I-IONM to the thyroidectomy, it still has limitations regarding the recording electrodes and stimulation probe. New approaches for overcoming the limitations of I-IONM and developing the method are taking attention. Most of the technical issues of IONM with surface electrode-based ETT are related with inadequate contact of electrodes to the vocal cords. Nowadays, efficiency of various recording electrodes is under investigation. Recording electrodes such as needle electrodes applied to thyroarytenoid or posterior cricoarytenoid muscle (PCA), surface electrodes applied to the PCA, and needle or adhesive electrodes applied to the tracheal cartilage or skin, can make safe recordings similar to the ETT electrodes. Despite their invasiveness, needle electrodes record higher electromyography (EMG) amplitudes than tube electrodes do. Adhesive surface electrodes make safe EMG recordings, although amplitudes of these electrodes are usually lower than those of the tube electrodes. These different types of electrodes are less affected by tracheal manipulations and amplitude changes are lower compared to the tube electrodes.
During C-IONM, an additional stimulation probe is applied to the vagus nerve after dissecting the nerve circumferentially. Recently, without applying a probe, a new continuous monitorization method called laryngeal adductor reflex CIONM (LAR-CIONM) using sensorial, central, and motor components of LAR arch which is an automatic, primitive brainstem reflex protecting the tracheoesophageal tree from foreign body aspiration, has been implemented. Afferent track of LAR communicates laryngeal mucosa to the brainstem by internal branch of the superior laryngeal nerve and efferent track reaches larynx through recurrent laryngeal nerve. Total outcome of LAR activation is the closure of laryngeal entry by bilateral vocal cord adduction. In LAR-CIONM, a stimulus is given by an electrode from one side of surface electrode-based ETT and amplitude response of the LAR at the vocal cord is followed on the operation side. Recently, it has been reported that real-time EMG response can be obtained with stimulation probe cables applied to dissectors or energy devices during the dissection through I-IONM.

ORIGINAL RESEARCH
2.Impact of the Coronavirus Disease Pandemic on the Annual Thyroid, Parathyroid, and Adrenal Surgery Volume in a Tertiary Referral Endocrine Surgery Center in 2020
Fatih Tunca, Yalin Iscan, Ismail Cem Sormaz, Nihat Aksakal, Yasemin Senyurek
doi: 10.14744/SEMB.2021.64920  Pages 286 - 293
Amaç: Bu çalışmanın amacı COVID-19 pandemisinin endokrin cerrahi hacimleri üzerindeki etkisini değerlendirmektir.
Metod: 2020 yılında pandemi nedeniyle ülkemizde periyodik olarak cerrahi kısıtlamalar getirilmiştir. Cerrahi kısıtlamaların endokrin cerrahi hacimine etkisini araştırmak için İstanbul Tıp Fakültesi Endokrin Cerrahisi Bölümünde 2019 ve 2020 yıllarındaki endokrin cerrahi hacimleri karşılaştırıldı.
Bulgular: 2020 yılında 2019 yılına göre tiroid, paratiroid ve adrenal cerrahi hacminde sırasıyla %20, %54,5 ve %40 azalma saptandı. 2020’de benign nodüler guatr nedeniyle tiroidektomi ve paratiroidektomi hacimleri anlamlı olarak azalırken, adrenal cerrahi hacminde 2019'a göre anlamlı bir fark gözlenmedi. Yıllık tiroid kanseri ve adrenokortikal kanser cerrahisi hacminde iki sene arasında anlamlı bir fark saptanmadı.
Tartışma: COVID-19 salgını esnasındaki cerrahi kısıtlamalar, yıllık benign guatr nedeni ile tiroidektomi ve paratiroidektomi hacminde anlamlı bir azalmaya yol açarken, tiroid kanseri ve adrenal cerrahisi hacimleri üzerine anlamlı bir etkisi saptanmadı. (SETB-2021-06-191)
Objective: The purpose of the study was to evaluate the impact of the coronavirus disease (COVID-19) pandemic on endocrine surgical volumes.
Methods: There were periodic surgical restriction sin our country in 2020 due to the pandemic. Endocrine surgery volumes at the Division of Endocrine Surgery, Istanbul Medical Faculty were compared between 2019 and 2020.
Results: The surgical volume reduction in 2020 compared to 2019 was 20%, 54.5%, and 40% for thyroid, parathyroid, and adrenal surgery, respectively. Surgical volume for thyroidectomy for benign nodular goiter and parathyroidectomy significantly decreased, whereas adrenal surgery showed no significant difference in 2020 compared to 2019. No significant difference was found in the rates of thyroid cancer and adrenocortical cancer surgery in 2020compared to 2019.
Conclusion: The COVID-19 outbreak led to a significant reduction in the annual rates of parathyroidectomy and thyroidectomy for benign goiter, whereas the volume of thyroid cancer and adrenal surgeries were similar to the previous year.

3.The Most Common Anatomical Variation of Recurrent Laryngeal Nerve: Extralaryngeal Branching
Mehmet Kostek, Ozan Caliskan, Ceylan Yanar, Yasin Cakir, Mehmet Uludag
doi: 10.14744/SEMB.2021.93609  Pages 294 - 303
Giriş: Rekürren laringeal sinirin (RLN) ekstralaringeal dallaması sıktır. Çalışmalarda intraoperatif sinir monitörizasyonunun (İONM) ekstralaringeal sinir dallanmasının saptanma oranını arttırdığı bildirilmiştir. Biz de İONM klavuzluğunda tiroidektomi uygulanan hastalardaki ekstralaringeal dallanma özelliklerini ve diğer anatomik varyasyonlarla ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç-Yöntem: Ocak 2016-Aralık 2019 tarihleri arasında İONM kılavuzluğunda tiroidektomi uygulanan ve RLN trasesinin larinkse girişine kadar ortaya koyulduğu risk altındaki sinirler çalışmaya alındı. RLN’nin larinkse girmeden 5 mm ve öncesinde dallanması ekstralaringeal dallanma olarak kabul edildi. RLN’nin Berry bölgesinde vasküler bir yapı veya Berry ligamanı lifleri ile posteriorundan tuzaklanması ve RLN-ITA ilişkisi değerlendirildi.
Bulgular: Yaş ortalaması 49,1±13,4 (18-89) olan 696 hastada (536K, 160E) 1127 boyun tarafı değerlendirildi. Sinir dallanması oranı %35.3 olup, kadınlarda erkeklerden daha yüksekti (sırasıyla %38.2% ve %25.8, p<0.0001). Ekstralaringeal dallanan 398 sinirin 368’i (%92.5) 2 dal, 27’si (%6.8) 3 dal, 3’ü (%0.7) 4 daldı. RLN’nin ITA’yı anterior ve dallar arasından çaprazlama oranları dallanmamış sinirlere göre daha yüksek (sırası ile %47.7 ve %44.4, %12.8 ve %7.6), posteriorundan çaprazlaması (sırası ile %38.5 ve %48) daha düşüktü (p=0.001). RLN’nin Berry bölgesinde tuzaklanması dallanmış sinirlerde daha yüksekti (%25.9 vs %17.5; p=0.001). Berry tuzaklaması sağ tarafta sola göre hem dallanmış sinirlerde (%31.5 ve %19.4, p=0.008) hem dallanmamış (nonbranching) sinirlerde (%20.6 ve %14.4) daha yüksekti.
Sonuç: RLN’nin ekstralaringeal dallanması nadir olmayıp, genellikle 2 daldır. Kadınlarda dallanma oranı erkeklerden daha fazladır. Dallanmış sinirlerde ITA anteriorundan ve dallar arasından geçme oranı daha yüksek, dallanmamış sinirlerde ise posteriordan seyir daha sıktır. Dallanmış sinirlerde Berry bölgesinde sinirin tuzaklanma olasılığı daha yüksektir. Hem dallanmış, hem de dallanmamış sinirlerde sağ tarafta Berry bölgesinde tuzaklama daha fazladır. Ekstralaringeal dallanma, RLN arter ilişkisi ve Berry bölgesinde tuzaklanma sık görülen ve değişken olabilen anatomik varyasyonlar olup preoperatif öngörülemez. RLN’nin ITA düzeyinde bulunup larinks girişine kadar takip edilmesi ile ekstralaringeal dalların büyük bölümü ve diğer anatomik varyasyonlarla ilişkisi saptanabilir. (SETB-2021-05-155)
Objective: Extralaryngeal branching of recurrent laryngeal nerve (RLN) is frequent. In various studies, detection rate of extralaryngeal nerve branching was increased by intraoperative neuromonitorization (IONM). Our aim was evaluation of the relationship between the features of extralaryngeal branching of RLN and other anatomic variations in thyroidectomy patients under the guidance of IONM.
Methods: Patients underwent thyroidectomy using IONM between January 2016 and December 2019 and whose RLNs were fully explored till the nerve’s entry point to the larynx, were enrolled to the study. Extralaryngeal branching of RLN was accepted as branching of the nerve at a ≥5 mm distance from its laryngeal entry point and having its all branches entering the larynx. Entrapment of RLN at the region of ligament of Berry (BL) by a vascular structure or posterior BL and relationship between RLN and inferior thyroid artery (ITA) was evaluated.
Results: Out of 696 patients meeting the inclusion criteria, 1127 neck sides (536F and 160M) were evaluated. Mean age was 49.1±13.4 (range; 18–89). Nerve branching ratio was 35.3% and was higher in females than males (38.2%vs.25.8%, p<0.0001, respectively). Extralaryngeal branching of RLN was detected in 398 (35.3%) out of 1127 nerves. A total of 368 (92.5%) RLNs had two, 27 (6.8%) nerves had three, and 3 (0.7%) had multiple branches. RLN crossed anterior to and between branches of ITA more frequently in branching nerves than non-branching nerves (47.7 vs. 44.4% and 12.8% vs. 7.6%, respectively) but crossed posterior to ITA less frequently in branching nerves (38.5% vs. 48%, respectively, p=0.001). Entrapment of RLN at the region of BL was higher in branched nerves (25.9% vs. 17.5%, respectively, p=0.001). Entrapment of RLN wasmore frequent at the right side than left side both in branching (31.5% vs.19.4%, respectively, p=0.008) and non-branching nerves (20.6% vs. 14.4%, respectively).
Conclusion: Extralaryngeal branching of RLN is not rare and mostly divided into two branches. Branching ratio is higher in females than males. In branching nerves, rate of crossing anterior to and between branches of ITA was higher, in non-branching nerves, rate of crossing posterior to ITA was higher. In branching nerves, possibility of entrapment of RLN at the region of BL was higher. Both in branching and non-branching nerves, entrapment of RLN at the region of BL was higher at the right side. Extralaryngeal branching, relationship between RLN and ITA, and entrapment of RLN at the region of BL are frequently seen and variable anatomic variations and cannot be foreseen preoperatively. Most of the extralaryngeal branches and their relationship with other variations can be detected by finding RLN at the level of ITA and following RLN until its entry point to the larynx.

4.Patient Eligibility for Transoral Endoscopic Thyroidectomy Vestibular Approach in an Endemic Region
Ozgun Cevdet Kose, Yigit Turk, Murat Ozdemir, Ozer Makay, Recep Gokhan Icoz
doi: 10.14744/SEMB.2021.87160  Pages 304 - 309
Amaç: Vestibüler yaklaşımlı transoral endoskopik tiroidektomi (TOETVA), vücudun doğal açıklıkları kullanılarak tiroidektomi yapılmasını sağlayan izsiz bir yöntemdir. TOETVA yapan cerrahlar arasında bile yaygın olan inanç, bu ameliyatın tiroidektomi uygulanan hasta grubu içerisinde küçük bir yüzdeyi kapsadığı yönündedir. Bu çalışma ile şu anda kabul gören dışlama kriterlerine dayanarak, endemik bir bölgede tiroidektomi uygulanmış olan hastaların aslında yüzde kaçının TOETVA’ya uygun olduğunu belirlemeyi amaçladık.
Yöntem: Ocak 2017-Aralık 2019 yılları arasında, kliniğimizde tiroid patolojisi nedeni ile cerrahi uygulanan 1197 ardışık hasta geriye dönük olarak incelendi. Güncel dışlanma kriterlerine göre preoperatif değerlendirmelerinde; boyun cerrahisi geçirmemiş, tiroid bezi uzun çapı 10 cm’den küçük, tiroid bezi hacmi 45 ml’den az, malign nodül çapı 2 cm’den küçük, benign nodül çapı 4 cm’den küçük, retrosternal uzanımı olmayan, radyoterapi öyküsü olmayan ve lenf nodu diseksiyonu uygulanmamış hastalar TOETVA prosedürüne uygun görülerek çalışmaya dahil edildi.
Bulgular: Kriterlere göre 513 hasta (%42,8) TOETVA yaklaşımı için uygun bulundu. Hastaların 421 (%82)’i kadın ve 92 (%18)’si erkek idi. Ortalama yaş 46.2 ± 13.2 idi. Bu hastaların; 192 (%37) kadarı benign nedenlerle, 321 (%63)’si ise malignite veya malignite şüphesi sebebiyle ameliyat edildi. Benign hastalarda ortalama nodül boyu 1,9 cm, ortalama tiroid hacmi 23,8 ml idi. Malign hastalarda ise ortalama nodül boyu 1,7 cm, ortalama tiroid hacmi 21,8 ml idi. Hastalardan 462’sine (%90.1) total tiroidektomi, 51’ine (%9.9) ise hemitiroidektomi uygulandı. Bu tarihler arasında 29 hastaya TOETVA uygulanırken 4 hastaya ise bilateral aksiller meme yaklaşımlı (BABA) tiroidektomi ameliyatı uygulandı. Hastaların kesin patoloji sonuçları irdelendiğinde; 301 (%58,7) hastada papiller tiroid karsinomu, 192 (%37,4) hastada benign patolojiler, 20 (%3,9) hastada da diğer patolojiler saptandı (tiroidin folliküler karsinomu, Hürthle hücreli neoplazi, az diferansiye karsinom… vb.).
Sonuç: Her ne kadar ‘hasta isteği’ gibi bir faktör çalışmaya dahil edilemese de TOETVA’ya uygun hasta havuzu sanılanın aksine daha geniştir. Kozmetik kaygıların giderek önem kazandığı günümüzde, güvenilirlik bakımından etkin olan TOETVA yönteminin, yaygınlaşmaya devam edeceğini ve yakında rutin cerrahi asistan eğitimi içerisinde de yerini alacağını düşünmekteyiz. (SETB-2021-05-145)
Objective: Transoral endoscopic thyroidectomy vestibular approach (TOETVA) is a scarless method that enables thyroidectomyusing natural orifice of the body. The opinion which is even common among TOETVA performing surgeons is that this surgery involves a small percentage of thyroidectomy applied patients. In this study, based on the currently accepted exclusion criteria, we aimed to determine what percentage of patients, who underwent thyroidectomy in an endemic area are actually suitable for TOETVA.
Methods: Between January 2017 and December 2019, 1197 consecutive patients who underwent surgery for thyroid pathology in our clinic were analyzed retrospectively. Pre-operative evaluations were made according to the current exclusion criteria and as a result, patients with no previous neck surgery, no history of radiotherapy, no retrosternal thyroid extension, and none lymph node dissection operation been made and whose thyroid gland diameter is <10 cm and gland volume is not more than 45 ml, malignant nodule diameter is <2 cm, and benign nodule diameter is <4 cm are involved to this study by being considered appropriate for TOETVA procedure.
Results: According to the criteria, 513 patients (42.8%) were found suitable for TOETVA. A total of 421 (82%) of these patients were female and 92 (18%) were male. The mean age was 46.2±13.2. A total of 192 (37%) of these patients were operated due to the benign reasons, and 321 (63%) of these patients operated due to the malignancy or suspicion of malignancy. Average nodule size was 1.9 cm, and the average thyroid volume was 23.8 ml among benign patients. Whereas among malignant patients, the average nodule size was 1.7 cm and the average thyroid volume was 21.8 ml. A total of 462 (90.1%) of the patients were applied to the total thyroidectomy and 51 (9.9%) of the patients were applied to the hemithyroidectomy. In the same period, 29 patients operated through TOETVA and 4 patients operated through bilateral axillary breast approach thyroidectomy. When the final pathology, results of the patients were examined, papillary thyroid carcinoma was seen in 301 (58.7%) patients, benign pathologies were seen in 192 (37.4%) patients, and 20 (3.9%) patients were diagnosed with other pathologies (follicular thyroid carcinoma, poorly differentiated carcinoma and Hürthle cell neoplasia, etc.).
Conclusion: Although “patient willingness” factor could not be included in the study, TOETVA eligible patient repository is wider contrary to popular belief. In our humble opinion, TOETVA method is going to pursue its spread and become a part of the routine surgical training session due to its effectiveness in terms of credibility in today’s world where cosmetic concerns gradually gain prominence.

5.Effects of Central Neck Dissection on Complications in Differentiated Thyroid Cancer
Mehmet Taner Unlu, Nurcihan Aygun, Zeynep Gul Demircioglu, Adnan Isgor, Mehmet Uludag
doi: 10.14744/SEMB.2021.80588  Pages 310 - 317
Amaç: Total tiroidektomi (TT)’ye ek olarak santral boyun diseksiyonu (SBD) uygulanmasının komplikasyon riskini arttırıp arttırmadığı halen tartışmalıdır. Bu çalışmada diferansiye tiroid kanseri (DTK)’de TT’ye göre SBD’nin komplikasyon gelişimi üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: DTK nedeni ile opere edilen yaş ortalaması 48,73+14.78 (17-82) olan 186 hastanın (136 kadın, 50 erkek) verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar TT(Grup 1) ve SBD+TT/tamamlayıcı tiroidektomi+lateral boyun diseksiyonu(Grup 2) yapılanlar olarak 2 gruba ayrıldı. Grupların komplikasyon oranları karşılaştırıldı ve komplikasyonlar üzerine etkili risk faktörleri değerlendirildi.
Bulgular: Grup 1’de 117 (91 K, 26 E), grup 2’de 69 (45 K, 24 E) hasta vardı. Grup 2’de grup 1’den sırası ile paratiroid ototransplantasyonu %42, %6 (p=0.000), istenmeyen paratiroidektomi %37.7, %9.4 (p=0.000) anlamlı olarak yüksekti.
Grup 2’de grup 1’den toplam postoperatif hipoparatiroidizm (sırası ile %58 vs %21.4; p=0.000), geçici hipoparatiroidizm (sırası ile %52.2 vs %20.5; p=0.000) anlamlı olarak daha yüksek, kalıcı hipoparatiroidizm oranları istatistik olarak anlamlı değildi (sırası ile %5.8 vs %0.9; p=0.064) (Tablo 2).
Multinominal lojistik regresyon analizinde sadece SBD hem total hem geçici hipoparatiroidizm artışı için bağımsız risk faktörü olarak saptandı. SBD’nin total hipoparatirtoidizm için relatif riski (RR): 5.2 (odd ratio (OR): 0.192); p=0.007, geçici hipoparatiroidizm,çin RR 3.5 kat (OR: 0.285); p=0.036) daha yüksekti.
Risk altındaki sinir sayısına göre 119 boyun tarafına SBD, 253 boyun tarafına sadece tiroidektomi uygulandı. SBD uygulananlarda sadece tiroidektomi uygulananlara göre total vokal kord paralizisi (VKP) oranı (sırası ile 9 (%7.6) vs 6 (%2.4); p=0.017), geçici VKP oranı (sırası ile 7 (%6) vs 4 (%1.6); p=0.021) anlamlı olarak yüksekti. Multinominal lojistik regresyon analizinde sadece SBD yapılması total VCP için bağımsız risk faktörü olup, total VKP RR’yi yaklaşık 5.34 kat (OR: 0.184; p=0.007) arttırmaktadır.
Sonuç: Sonuç olarak total tiroidektomiye göre SBD kalıcı hipoparatiroidizm ve VKP oranlarını arttırmadan uygulanabilmesine rağmen, total ve geçici hipoparatiroidi, total ve geçici VKP riskini arttıran bir girişimdir. SBD yapılan hastalar geçici hipoparatiroidi açısından dikkatli takip edilmelidirler. (SETB-2021-07-202)
Objective: It is still controversial whether performing central neck dissection (CND) in addition to total thyroidectomy (TT) increases the risk of complications. In the present study, we aimed to evaluate the effect of CND on the development of complications in differentiated thyroid cancer (DTC) compared to TT.
Material and Methods: The data of 186 patients (136 females and 50 males) with a mean age of 48.73±14.78 (range, 17–82) whom were operated for DTC were evaluated retrospectively. The patients were divided into two groups; TT (Group 1) and CND±TT/Completion thyroidectomy±lateral neck dissection (Group 2).
Results: There were 117 (91 F, 26 M) patients in Group 1 and 69 (45 F, 24 M) patients in Group 2. Parathyroid auto transplantation (PA) was significantly higher in Group 2 compared to Group 1 (42% vs. 6%) (p=0.000). Total (58% vs. 21.4%, respectively; p=0.000) and transient hypoparathyroidism (52.2% vs. 20.5%, respectively; p=0.000) were significantly higher in Group 2 than in Group 1, but permanent hypoparathyroidism rates were statistically not significant (5.8% vs. 0.9%, respectively; p=0.064). In the multinomial logistic regression analysis, CND alone was determined as an independent risk factor for increased both total and transient hypoparathyroidism. The relative risk (RR) of CND for total hypoparathyroidism was 5.2 times increased (odds ratio [OR]: 0.192) (p=0.007), while the RR for transient hypoparathyroidism was 3.5 times increased (OR: 0.285) (p=0.036). According to the number of nerves at risk, CND was performed in 119 neck side and only thyroidectomy was performed in 253 neck side. Total vocal cord paralysis (VCP) rate (9 [7.6%] vs. 6 [2.4%], respectively) (p=0.017) and transient VCP rate (7 [6%] vs. 4 [1.6%], respectively) (p=0.021) in patients who underwent CND were significantly higher compared to those who underwent only thyroidectomy. In multinomial logistic regression analysis performing only CND was an independent risk factor for total VCP, and increased the total VCP RR approximately 5.34 times (OR: 0.184; p=0.007).
Conclusion: Although CND can be applied without increasing the rates of permanent hypoparathyroidism and VCP compared to TT, it increases the risk of total and transient hypoparathyroidism, total, and transient VCP. Patients undergoing CND should be followed carefully in terms of transient hypoparathyroidism.

6.Split Sternotomy in Retrosternal Thyroid and Mediastinal Parathyroid Pathologies
Selda Gucek Haciyanli, Serkan Karaisli, Nihan Acar, Bortecin Eygi, Mehmet Haciyanli
doi: 10.14744/SEMB.2021.76401  Pages 318 - 324
Amaç: Mediastinal yerleşimli tiroid ve paratiroid patolojilerinde genellikle servikal kesiler yeterli olsa da bazen mediastinal yaklaşımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Son yıllarda median sternotomi yerine daha az invaziv yöntemler kullanılmaktadır. Bu çalışmada, kliniğimizde retrosternal guatr (RG) ve mediastinal paratiroid patolojisi nedeniyle split sternotomi yapılan hastalarda kesinin yeterliliği ve morbidite araştırıldı.
Yöntem: Ocak 2010- Ocak 2021 tarihleri arasında kliniğimizde retrosternal tiroid patolojisi veya mediastinal ektopik paratiroid adenomu nedeniyle servikal kesiye ek olarak ya da ayrı vertikal kesi ile sternal çentikten üçüncü interkostal aralığa uzanan split sternotomi uygulanan hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Operatif başarı, split sternotominin sağladığı ekspojur ve komplikasyon oranları incelendi.
Bulgular: Çalışmaya split sternotomi uygulanan 12 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 57,25±12,62 (44-83) olarak hesaplandı. Hastaların 8’i (%66,7) kadın, 4'ü (%33,3) ise erkekti. Ameliyat endikasyonu 3 (%25) hastada multinodüler guatr (MNG), 3 (%25) hastada nüks MNG, 3 (%25) hastada hiperparatiroidi ve 3 (%25) hastada tiroid kanseriydi. Ameliyat sonrası 6 (%50) hastada geçici hipokalsemi ve 1 (%8,3) hastada geçici unilateral vokal kord paralizisi gelişmiş olup, ortalama 3 haftalık sürede tüm komplikasyonlar spontan düzeldi. Yine hiçbir hastada medyan sternotomi gerekmedi.
Sonuç: Split sternotomi servikal yaklaşımla eksize edilemeyen RG ve mediastinal paratiroid patolojilerinde ameliyatın başarısı için yeterli ve uygulanabilir bir yöntemdir. (SETB-2021-05-136)
Objectives: Although cervical incisions are usually sufficient in mediastinal located thyroid and parathyroid pathologies, sometimes mediastinal approaches are required. In recent years, less invasive methods have been used instead of median sternotomy. In this study, the adequacy of the incision and morbidity in patients who underwent split sternotomy due to retrosternal goiter (RG) and mediastinal parathyroid pathology in our clinic were investigated.
Methods: The files of patients who underwent split sternotomy in addition to cervical incision or split sternotomy extending from the sternal notch to the third intercostal space with a separate vertical incision due to retrosternal thyroid pathology or mediastinal ectopic parathyroid adenoma between January 2010 and January 2021 were retrospectively reviewed. Operative success, exposure provided by split sternotomy, and complication rates were investigated.
Results: Twelve patients who underwent split sternotomy were included in the study. The mean age of the patients was 57.25±12.62 (44–83) years. Eight (66.7%) of the patients were female and 4 (33.3%) were male. The indication for surgery was multinodular goiter (MNG) in 3 (25%) patients, recurrent MNG in 3 (25%) patients, hyperparathyroidism in 3 (25%) patients, and thyroid cancer in 3 (25%) patients. Transient hypocalcemia in 6 (50%) patients and unilateral vocal cord paralysis in 1 (8.3%) patient developed postoperatively, and all complications resolved spontaneously in an average of 3 weeks. Median sternotomy was not required for any of the patients.
Conclusion: Split sternotomy is an adequate and applicable method for the success of the surgery in RG and mediastinal parathyroid pathologies that cannot be excised with the cervical approach.

7.Hormonally Active Adrenal tumors; Challenges and Outcomes for Different Surgical Approaches
Husnu Aydin, Ahmet Cem Dural, Nuri Alper Sahbaz, Sezer Bulut, Deniz Guzey, Cevher Akarsu, Evin Bozkur, Mehmet Karabulut
doi: 10.14744/SEMB.2021.13845  Pages 325 - 332
Amaç: Hormon aktif ve fonksiyonel olmayan adrenal kitlelerde farklı cerrahi yaklaşımların intraoperatif ve kısa dönem sonuçlarını karşılaştırmak.
Yöntem: 2012-2020 yılları arasında kliniğimizde adrenal bez cerrahisi geçiren 206 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalara ait ameliyat öncesi poliklinik kayıtları, görüntüleme yöntemleri, laboratuvar sonuçları ve ameliyat kayıtları, ameliyat süreleri, kanama miktarı, hastanede kalış süresi, komplikasyonlar değerlendirildi. Hastalar, non-fonksiyonel kitlesi olanlar (n=80) ve hormon-aktif kitlesi olanlar (n=126) şeklinde 2 gruba ayrıldı.
Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 56,5 (19-83) olup %77,2’si kadındı. İki grup arasında demografik bulgular benzerdi. Kitle boyutları fonksiyonel kitlelerde daha büyük olup (p=0,311), feokromositoma alt grubunda fark daha belirgindi (p=0,088). Her iki grupta açık cerrahiye geçiş oranı benzer olup (0,959), robotik olgularda laparoskopi veya konvansiyonel açık cerrahiye geçiş yapılmadı. İki grup arasında, ameliyat süresi (p=0,669), ortalama kan kaybı miktarı (p=0,834) ve ortalama hastanede kalış süresi de benzerdi (p=0,195). Hormon aktif grupta yer alan hastaların alt grup analizlerine bakıldığında; Conn, Cushing ve Feokromositoma nedeniyle ameliyat edilen hastalar arasında ameliyat süresi ve tahmini kan kaybı açısından fark saptanmazken (p=0,086 ve p=0,099; sırasıyla), hastanede yatış süresi Cushing’li hastalarda daha uzun olarak bulundu (p=0,001).
Sonuç: Hormon aktif adrenal kitlelerin cerrahi sonuçları non-fonksiyonel kitlelerle benzer olarak bulunmuştur. Kitlenin hormonal durumunun cerrahi prosedürün zorluk derecesini değiştirmediği düşünülmekle birlikte robotik yaklaşımın bu kitlelerde manipülasyonu kolaylaştırmak için tercih edilmesi düşünülmelidir. (SETB-2021-05-147)
Objective: The aim of this study is to compare the intraoperative and short-term outcomes of different surgical approaches for hormone active and non-functional adrenal masses.
Methods: The data of 206 patients who underwent adrenal gland surgery in our clinic between 2012 and 2020 were retrospectively analyzed. Pre-operative outpatient clinic records of the patients, imaging methods, laboratory results and surgery records, operation time (OT), amount of bleeding, duration of hospital stay, and complications were evaluated. Patients were divided into two groups as those with non-functional mass (n=80) and those with hormoneactive mass (n=126).
Results: The median age of the patients was 52 (range 19–83) and 77.2% of them were female. Tumor size was larger in hormone active group (p=0.311), and the difference was more pronounced in the pheochromocytoma subgroup (p=0.088). The rate of transition to open surgery was similar in both groups (0.959), and no conversion to laparoscopy or conventional open surgery was performed in robotic cases. The duration of surgery (p=0.669), mean amount of blood loss (p=0.834), and mean hospital stay (p=0.195) were also similar between the two groups. Intraoperative and post-operative complications were similar between two groups (p=0.573 and p=0.415, respectively). Considering the subgroup analysis of the patients in hormone active group; the duration of hospital stay was longer in patients with Cushing syndrome (p=0.001), while there was no difference in OT and estimated blood loss between patients who were operated for Conn, Cushing, and pheochromocytoma (p=0.086 and p=0.099; respectively).
Conclusion: Surgical results of hormone active adrenal masses were found to be similar to non-functional masses. Although the hormonal condition of the mass does not change the difficulty level of the surgical procedure, it may be recommended that the robotic approach be preferred to facilitate manipulation in these masses.

8.Evaluation of Normal Adrenal Gland Volume and Morphometry and Relationship with Waist Circumference in an Adult Population Using Multidetector Computed Tomography
Enes Gurun, Mustafa Kaya, Kubra Hasimoglu Gurun
doi: 10.14744/SEMB.2021.96462  Pages 333 - 338
Amaç: Bu çalışmanın amacı, adrenal bezlerin sağ, sol, toplam hacim, şeklinin normal değer aralığını belirlemek ve adrenal bez hacmi ile cinsiyet, yaş, boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi arasındaki ilişkiyi multi dedektör bilgisayarlı tomografi (MDBT) ile değerlendirmektir.
Yöntem: Çalışmaya 56'sı erkek ve 59'u kadın olmak üzere 115 MDBT taraması dahil edildi. Adrenal bez hacmini ölçmek için adrenal bezin konturları yarı otomatik olarak çizildi. Daha sonra her bir kesitteki alan otomatik toplanarak hacimler ölçüldü. Tekrarlanan ölçümlerde gözlemci güvenilirliğini analiz etmek için %95 güven aralığı ile sınıf içi korelasyon katsayısı testi kullanıldı. Katılımcının yaşı, cinsiyeti, kilosu, boyu, VKİ'si ve bel çevresi kaydedildi. P değerinin 0.05'ten düşük olması istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi.
Bulgular: Katılımcıların ortalama yaşı 49.5 ± 17.7 (19-81) dir. Ortalama sağ adrenal bez hacmi, sol adrenal bez hacmi ve toplam adrenal bez hacmi sırasıyla 3.47 ± 1.33, 4.77 ± 1.33 ve 8.25 ± 2.74 cm3 olarak hesaplandı. Tüm ölçümler için sınıf içi korelasyon katsayı değerleri > 0.80–0.90 idi ve bu mükemmel uyumu gösteriyordu. Sol adrenal bez hacmi, sağ adrenal bez hacminden daha yüksek olarak ölçüldü. Adrenal bez hacimleri ile VKİ ve bel çevresi arasında orta derecede pozitif korelasyonu gözlendi.
Sonuç: Obezitenin göstergesi olan VKİ ve bel çevresindeki artış, adrenal bez hacimlerindeki artışla ilişkili olup, bu bulgu obezitedeki muhtemel hipotalamik-hipofiz-adrenal aks fizyopatolojisinin aydınlatılmasına katkıda bulunabilir. (SETB-2021-05-140)
Objectives: This study aims to determine the normal range of values of the right, left, and total volume and shape of the adrenal gland (AG) and to evaluate its relationship with gender, age, height, weight, body mass index (BMI), and waist circumference (WC) in multidetector computed tomography (MDCT) images.
Methods: The study included 115 MDCT scans, of which 56 were men and 59 were women. For volume measurement, the outlines of the AG were drawn semi-automatically for all patients. Then, collecting the area in each slice, the volumes were automatically measured. The intraclass correlation coefficient (ICC) test was used to analyze intraobserver reliability for repeated measurements with a 95% confidence interval. Participant’s age, gender, weight, height, BMI, and WC were obtained. p<0.05 was considered statistically significant.
Results: The mean age of participants was 49.5±17.7 (19–81). The average right AGV (RAGV), left AGV (LAGV), and total AGV were 3.47±1.33, 4.77±1.33, and 8.25±2.74, respectively. The ICC values for all measurements were >0.80–0.90, indicating good and excellent agreement. LAGV was measured as higher than the RAGV. A positive moderate correlation of the AGVs with BMI and WC was observed.
Conclusion: The increase in BMI and WC, which are indicators of obesity, correlates with the increase in AGV, we think that the findings will be valuable in evaluating the pathophysiology of the hypothalamic-pituitary-adrenal axis.

9.The Differences Between the Right and Left Side Laparoscopic Donor Nephrectomy Outcomes: A Comparative Analysis of Single-Center Outcomes
Kadir Omur Gunseren, Mehmet Cagatay Cicek, Yavuz Mert Aydın, Cagdas Gokhun Ozmerdiven, Ismet Yavascaoglu
doi: 10.14744/SEMB.2021.82085  Pages 339 - 343
Amaç: Bu çalışma, tek bir merkezin sağ ve sol taraf laparoskopik donör nefrektomi (LDN) sonuçlarını karşılaştırmayı amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntemler: 2008-2020 yılları arasında kliniğimizde LDN uygulanan hastaların sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Verici böbreğin tarafına göre iki grup oluşturuldu. Gruplar arasında cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi, ameliyat süresi, kanama miktarı, sıcak iskemi süresi, dren çekilme süresi, hastanede kalış süresi ve komplikasyonlar karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya toplam 314 hasta dahil edildi. Altmış altı hastaya sağ LDN ve 248 hastaya sol LDN uygulanmıştı. Gruplar arasında yaş, operasyon süresi, kanama miktarı, sıcak iskemi süresi ve komplikasyonlar açısından fark yoktu (p>0.05). Bununla birlikte dren çekilme süresi ve hastanede kalış süresi sol LDN grubunda daha uzun bulundu (p<0.05).
Sonuçlar: Sağ LDN, sol LDN ile benzer intraoperatif sonuçlara sahiptir. Bununla birlikte sol LDN sırasında lenfatik yapıların disseksiyonunun titizlikle yapılmaması, şilöz drenaj ve uzamış hastanede kalış süresine neden olabilir. (SETB-2021-01-020)
Objective: This study aimed to compare the right and left side laparoscopic donor nephrectomy (LDN) outcomes of a single center.
Materials and Methods: The outcomes of patients who underwent LDN in our clinic between 2008 and 2020 were evaluated retrospectively. Two groups were consisted according to the side of the donor kidney. The gender, age, body mass index, duration of operation, amount of bleeding, warm ischemia time, drain removal time, and duration of hospitalization and complications were compared between groups.
Results: A total of 314 patients were included in the study. Sixty-six patients underwent right LDN and 248 underwent left LDN. There was no difference between groups in terms of age, duration of operation, amount of bleeding, warm ischemia time, and complications (p>0.05). However, drain removal time and duration of hospitalization were longer in the left LDN group (p<0.05). Conclusions: The right LDN had similar intraoperative outcomes with the left LDN. However, failure on meticulous dissection of the lymphatic structures during left LDN might cause chylous drainage and prolonged hospitalization time.

10.Does Pulmonary Hamartoma Increase the Risk of Lung Cancer? Outcomes of 38 Pulmonary Hamartoma Cases
Volkan Erdogu, Ece Yasemin Emetli, Ali Cevat Kutluk, Selin Onay, Aysegul Ciftci, Salih Bilen, Semih Erduhan, Nisa Yildiz, Hasan Akin, Muzaffer Metin
doi: 10.14744/SEMB.2020.06936  Pages 344 - 348
Amaç: Hamartomlar akciğerin sık görülen iyi huylu tümörleridir. Nadiren, teşhis sırasında veya takip sırasında akciğer kanseri görülebilir.
Yöntem: 2016-2019 yılları arasında ameliyat edilen ve akciğer hamartomu tanısı alan 38 hasta klinikopatolojik özellikleri açısından retrospektif olarak incelendi. Olgular yaş, cinsiyet, radyolojik bulgular, nodüllerin lokalizasyonu, cerrahi yöntemler ve akciğer kanseri insidansına göre analiz edildi.
Sonuçlar: Ortalama yaş 50.2 ± 11.1 (dağılım 28-76) idi. 23 erkek (%60.5) ve 15 kadın (%39.5) hasta vardı. Ortalama çap 2.7 ± 1.8 (dağılım 0.8-10 cm) idi. 28 hastada hamartom çapı <3 cm (%73,6) idi. 18 olguda (%47.4) hamartom lokalizasyonu üst lobdaydı. 6 olgu (%15.8) hamartom santral yerleşimliydi. 10 olguda (%26.3) multiple nodül tespit edildi. Tanı anında 4 olguda (%10.5) akciğer kanseri ve hamartom birlikte görüldü. 29 olguya (%76.3) video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) uygulandı. Cerrahi yöntem olarak, 4 olguda (%10.5) enükleasyon, 28 olguda (%73.7) wedge rezeksiyonu ve 6 olguda (% 15.8) lobektomi yapıldı. Ameliyat sonrası erken dönem takiplerde mortalite görülmedi.
Sonuç: Pulmoner hamartomlar sıklıkla benign radyolojik bulguları olan soliter pulmoner nodüller olarak görülür. VATS wedge rezeksiyon, tanı ve tedavide güvenle kullanılabilecek bir yöntemdir. Hamartomlar tanı veya takip sırasında akciğer kanseri ile birliktelik gösterebilir, bu nedenle hamartom teşhisi konan hastalarda görülen farklı bir nodülün akciğer kanseri ile ilişkili olabileceği akılda tutulmalıdır. (SETB-2020-06-097)
Objectives: Hamartomas are common benign tumors of the lung. Rarely, lung cancer coincidence may occur at the time of diagnosis or in the follow-up period.
Methods: Between 2016 and 2019, 38 patients who underwent a surgical procedure and diagnosed with lung hamartoma were retrospectively evaluated regarding clinicopathological features. Cases were analyzed according to age, sex, radiological findings, localization of nodules, surgical methods, and the coincidence of lung cancer.
Results: The mean age was 50.2±11.1 (range 28–76 years). There were 23 male (60.5%) and 15 female (39.5%) patients. Mean size was 2.7±1.8 (range 0.8–10 cm). In 28 patients, hamartoma was <3 cm in diameter (73.6%). Eighteen hamartomas were localized in the upper lobe (47.4%). Only 6 cases (15.8%) were localized at the central part of the lung. Multiple nodules were reported in 10 cases (26.3%). In 4 cases (10.5%), lung carcinoma and hamartoma were seen together at the time of diagnosis. Video-assisted thoracoscopic surgery (VATS) has been performed in 29 cases (76.3%). As a surgical method, enucleation was performed in 4 cases (10.5%), wedge resection in 28 cases (73.7%), and lobectomy in 6 cases (15.8%). No post-operative mortality appeared in the early follow-up.
Conclusion: Pulmonary hamartomas are usually present as solitary pulmonary nodules with benign radiological findings. VATS wedge resection is a method that can be used safely in diagnosis and treatment. Hamartomas may be associated with lung cancer at the time of diagnosis or follow-up, so it should be kept in mind that a different nodule seen in patients diagnosed with hamartoma may be associated with lung cancer.

11.Reconstruction of Complex Scalp Defects in Different Locations: Suggestions for Puzzle
Soysal Bas, Cagatay Oner, Hikmet Ihsan Eren, Semra Hacikerim Karsidag, Adem Yilmaz
doi: 10.14744/SEMB.2020.98475  Pages 349 - 358
Amaç: Travma, radyoterapi, onkolojik rezeksiyon ve tekrarlayan ameliyatlar sonrasında saçlı deri defektleri ortaya çıkabilir. Saçlı kafa derisinin iki rolü vardır, bu da kalvaryumu korumak ve estetik görünüme katkıda bulunmaktır. "Rekonstrüktif merdiven" yaklaşımı küçük ve orta büyüklükteki kafa derisi kusurlarını kapatmak için kullanılabilirken, kalvaryumu içeren daha büyük olanlar veya radyasyon tedavisi geçmişi için geçerli değildir. Bu çalışmanın amacı, karmaşık kafa derisi defektleri nedeniyle ameliyat edilen vakaları sunmak, komplikasyonları analiz etmek ve rekonstrüksiyon seçimini tartışmaktır.
Gereç ve Yöntemler: Çalışma, Aralık 2017 ile Ağustos 2019 tarihleri arasında karmaşık kafa derisi defekti nedeniyle opere edilen 14 hastadan oluşmaktadır. Hastalar yaş, cinsiyet, etiyoloji, radyasyon tedavisi öyküsü, defekt boyutu ve yeri, rekonstrüksiyon aşamaları, kraniyoplasti ve duraplasti seçenekleri, serbest flep tipi, alıcı arter, ven greft gereksinimi ve komplikasyon açısından değerlendirilmiştir.
Bulgular: On bir erkek ve üç kadından oluşan hastaların yaş ortalaması 56,7 idi. Skalp defektlerinin etiyolojisi bazoskuamöz karsinom, skuamöz hücreli karsinom, dev bazal hücreli karsinom, anjiyosarkom, atipik menenjiyom, glioblastoma multiforme ve anaplastik oligodendrogliomu içermekte idi. Defektler dokuz vakada tam kalınlıkta kalvaryum ve beş vakada perikranyumu içeriyordu. Kranioplastiler kaburga grefti (n = 1), kemik grefti (n = 1) ve titanyum meş (n = 7) ile yapıldı. Rekonstrüksiyon için kullanılan serbest flepler; muskulokutanöz latissimus dorsi (n = 4), latissimus dorsi kas (n = 3), anterolateral uyluk (n = 4), muskulokutanöz anterolateral uyluk (n = 1), vastus lateralis kas (n = 1) ve rektus abdominis kas flebi (n = 1) idi. Flep kaybı gözlenmedi. Hastaların dördünde komplikasyon oluştu, bunlar kısmi greft kaybı, yara ayrılması, seroma ve tatmin edici olmayan estetik sonuç idi.
Sonuç: Kompleks skalp defektlerinin rekonstrüksiyonu için lokal flepler yerine serbest doku transferleri seçilmelidir, çünkü lokal fleplerin başarısızlığı çok daha büyük kusurlar ve daha kötü sonuçlar yaratabilir. Düzgün rekonstrüksiyon için birçok seçenek vardır ve her vakanın komorbid koşullarını hesaba katarak uygun olanı seçmek önemlidir. (SETB-2020-10-199)
Objective: Scalp defects may occur following trauma, radiotherapy, oncologic resection, and recurrent surgeries. The hair-bearing scalp has a dual role, which consists of protecting the calvarium and contributing to aesthetic appearance. While the “reconstructive ladder” approach may be used to close small and medium-sized scalp defects, it is not the case for larger ones involving the calvarium or with a radiation therapy history. The aim of this study is to present cases operated due to complex scalp defects, analyze complications, and discuss the choice of reconstruction.
Material and Methods: The study consists of 14 patients who were operated between December 2017 and August 2019 due to a complex scalp defect. Patient were evaluated according to age, gender, etiology, radiation therapy history, defect size and location, reconstruction steps, cranioplasty and duraplasty options, type of free flap, recipient artery, vein graft requirement, and complications.
Results: The mean age of patients, which consists of 11 men and three women, was 56.7 years. The etiology for scalp defects included basosquamous carcinoma, squamous cell carcinoma, giant basal cell carcinoma, atypical meningioma, glioblastoma multiforme, angiosarcoma, and anaplastic oligodendroglioma. The defect involved the full thickness of calvarium in nine cases and pericranium in five cases. Cranioplasties were made with rib graft (n=1), bone graft (n=1), and titanium mesh (n=7). Free flaps used for reconstruction were musculocutaneous latissimus dorsi (LD) (n=4), LD muscle (n=3), anterolateral thigh (ALT) (n=4), musculocutaneous ALT (n=1), vastus lateralis muscle (1), and rectus abdominis muscle (n=1). Flap loss was not observed. Complications occurred in four of the patients; include a partial graft loss, a wound dehiscence, seroma, and an unsatisfactory esthetic result.
Conclusion: Free tissue transfers rather than local flaps should be opted to reconstruct complex scalp defects, as failure of the latter, could create much greater defects, and worse consequences. There are many options for proper reconstruction, and it is essential to select the appropriate one, taking into account the comorbid conditions of each case.

12.Bedside Temporary Transvenous Pacemaker Insertion in the Emergency Department: A Single-Center Experience
Bihter Senturk, Servan Kucuk, Sevilay Vural, Erdal Demirtas, Figen Coskun
doi: 10.14744/SEMB.2021.86836  Pages 359 - 365
Amaç: Geçici transvenöz pacemaker (GTPM) takılması, acil serviste (AS) uygulanan hayat kurtarıcı müdahalelerden biridir. Bu çalışmanın amacı, acil serviste hemodinamik açıdan stabil olmayan bradiaritmi nedeniyle GTPM takılan hastaların demografik, klinik özelliklerini ve hastane içi sonuçlarını belirlemekti.
Yöntem: Çalışmamıza Ocak 2014 ve Ekim 2019 tarihleri arasında, ASʼde yatak başı GTPM takılan ardışık 234 hasta dahil edildi. Hastaların etiyolojik özellikleri, elektrokardiyografi
(EKG) bulguları, kalıcı pacemaker (KPM) gereksinimleri ve hastane içi mortalite geriye dönük olarak incelendi.
Bulgular: Stabil olmayan bradiaritmilerin en sık etiyolojisi ekstrinsik nedenlerdi (%57,6). Ekstrinsik etyolojilerin çoğunluğu ilaç tedavisiyle ilişkili faktörlerdi (%60,7). Bradiaritmi, ekstrinsik nedenler ortadan kaldırıldıktan sonra hastaların %60'ında devam etti. En sık EKG bulgusu yüksek dereceli atrioventriküler bloktu (%62). Hastaların %44ʼüne KPM implante edildi. Hastane içi mortalite oranı %19,7 idi. Çok değişkenli regresyon analizinde sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) ve başvuru anında ölçülen diyastolik kan basıncı (DKB) (p<0,001; p<0,001, sırayla) hastane içi mortalitenin bağımsız öngörücüleri olarak belirlendi.
Sonuç: Acil serviste ilk tanı ve müdahale stabil olmayan bradiaritmili hastalar için büyük önem taşımaktadır. Acil serviste mümkün olan en hızlı şekilde GTPM takılması özellikle düşük LVEF’li ve düşük DBP'li hastalarda hayati organların hipoperfüzyonuna maruz kalma süresini azaltarak mortaliteyi azaltabilir. Ayrıca, potansiyel olarak dış faktörlere bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülen bradiaritmilerde de altta yatan bir latent iletim sistemi hastalığı olabileceği akılda tutulmalıdır. (SETB-2021-02-059)
Objectives: Insertion of a temporary transvenous pacemaker (TTPM) is one of the life-saving interventions performed in the emergency department (ED). The aim of the study was to determine demographic, clinical characteristics, and in-hospital outcomes of patients who underwent TTPM insertion due to hemodynamically unstable bradyarrhythmia in the ED.
Methods: In our study, 234 consecutive patients who underwent TTPM insertion at the bedside in the ED between January 2014 and October 2019 were included in the study. Etiological characteristics, electrocardiographic (ECG) findings, requirements for permanent pacemaker (PPM), and in-hospital mortality of the patients were analyzed retrospectively.
Results: Extrinsic causes were the most common etiology of unstable bradyarrhythmia (57.6%). Most extrinsic causes were drug therapy-related factors (60.7%). Bradyarrhythmia persisted in 60% of patients after extrinsic causes were eliminated. The most common ECG finding was a high-degree atrioventricular block (62%). PPM was implanted in 44% of patients. In-hospital mortality rate was 19.7%. In the multivariate regression analysis, the left ventricular ejection fraction (LVEF) and diastolic blood pressure (DBP) measured at admission (p<0.001 and p<0.001, respectively) were determined to be independent predictors for in-hospital mortality.
Conclusion: First diagnosis and intervention in the ED are of great importance for patients with unstable bradyarrhythmia. The fastest possible TTPM insertion in the ED can reduce mortality by reducing the exposure time to hypoperfusion of vital organs, especially in patients with reduced LVEF and low DBP. Furthermore, it should be kept in mind that an underlying latent conduction system disease can also be present in bradyarrhythmias thought to occur potentially due to extrinsic factors.

13.Frequency and Prognosis of Hydrops Fetalis: A 10-Year Single-Center Experience
Ebru Turkoglu Unal, Ali Bulbul, Evrim Kiray Bas, Sinan Uslu
doi: 10.14744/SEMB.2021.65632  Pages 366 - 373
Amaç: Hidrops fetalis (HF) tanısı ile yatırılarak tedavi edilen yenidoğan bebeklerin etiyolojik dağılım ve prognozunun değerlendirilmesi
Yöntem: Bu retrospektif tanımlayıcı çalışmaya, hastanemizde son on yıllık süre içerisinde doğan ve HF tanısı ile yatırılan tüm infantlar çalışmaya alındı. Bebeklerin demografik özellikleri, saptanan etiyolojik dağılımlar ile uygulanan tedavi girişimleri ve prognoz bilgileri geriye yönelik olarak kaydedildi. Bebek verileri tam olmayan infantlar çalışma dışı bırakıldı
Bulgular: Çalışmaya alınan 21 HF tanılı olgunun ortalama gestasyonel yaşı 33,6±3,1 hafta, ortalama doğum ağırlığı 2444±792 gram idi. HF olgularının %90,5’i sezeryan ile doğmuştu ve prenatal tanı oranı %42,9 idi. Doğum salonunda, doğumda canlandırma uygulanan bebeklerin %57.1’i entübe edilmişti. Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’nde %81 olgu entübe edilmiş ve %71,4’ü surfaktan tedavisi almıştı. HF bulgularından en sık asit (%81) ve cilt altı ödem (%81) saptandı. Olgulara en sık girişimsel işlem olarak parasentez (%81) ve torasentez (%52,4) uygulanmıştı. İmmun HF nedeni ile 2 olguya (%9,5) kan değişimi uygulanmıştı. Çalışma grubunda mortalite %52,4 idi. Çalışma grubunda HF olgularının etyolojik dağılım değerlendirildiğinde, 3 olguda (%14,3) immun HF ve 18 olguda (%85,7) non-immun hidrops fetalis (NIHF) saptandı. İmmun HF olgularında altta yatan neden rhesus (Rh) uyuşmazlığı idi. NIHF saptanan olgularda, etyolojide en sık idiyopatik (%23.8) ve kardiovasküler hastalık (19,04%) saptandı. Doğum salonu uygulamaları ile mortalite arasında anlamlı ilişki saptandı. Kaybedilen olgularda doğumhanede entübasyon gereksinimi anlamlı yüksek iken yaşayanlarda doğumhanede sadece pozitif basınçlı ventilasyon uygulanma sıklığı anlamlı yüksek idi ( p sırasıyla; 0,017 ve0,013). İmmun HF olgularında sağkalım %66,7, NIHF olgularında sağkalım %44,4 idi.
Sonuç: Hidrops fetalis tanılı bebeklerde perinatal mortalite riski altta yatan nedene bağlı olarak yüksektir. Çalışmamızda HF’in büyük bir oranda non immün nedenler ile geliştiği, prenatal tanı ve izlemin bu bebeklerde yetersiz olduğu ve doğumhanede uygulanan girişimlerin HF’li yenidoğan bebeklerde mortaliteyi öngörmede etkili bir faktör olduğu saptandı. (SETB-2021-06-189)
Objective: The study aims to evaluate the etiological distribution and prognosis of newborn infants with hydrops fetalis (HF).
Methods: All infants born in our hospital within the past 10 years and hospitalized with the diagnosis of HF were included in this retrospective descriptive study. Demographic characteristics, etiological distributions, treatment interventions, and prognosis information of the infants were recorded retrospectively. Infants with incomplete data were excluded from the study.
Results: The mean gestational age of infants with HF was 33.6±3.1 weeks, and the mean birth weight was 2444±792 grams. Of the HF cases, 90.5% were born by cesarean section and the prenatal diagnosis rate was 42.9%. About 57.1% of the infants were intubated during resuscitation at birth in the delivery room. In the NICU, 81% of the cases were intubated and 71.4% received surfactant treatment. The most common HF findings were ascites (81%) and subcutaneous edema (81%). The most common interventional procedures were paracentesis (81%) and thoracentesis (52.4%). Exchange transfusion was performed in 2 cases (9.5%) due to immune HF. The mortality rate in the study group was 52.4%. Considering the etiological distribution of HF cases in the study group, three cases were diagnosed with immune HF (14.3%) and 18 cases with non-immune hydrops fetalis (NIHF) (85.7%). The underlying cause in immune HF cases was rhesus incompatibility. In cases with NIHF, idiopathic (23.8%) and cardiovascular diseases were the most common etiologies. A significant relationship was found between delivery room management and mortality. While the need for intubation in delivery room was significantly higher in non-survivors, the frequency of applying only positive pressure ventilation in the delivery room was significantly higher in survivors. While the rate of survival was 66.7% in immune HF cases, it was 44.4% in NIHF cases.
Conclusion: The risk of perinatal mortality in infants with HF is high depending on the underlying cause. In this study, it was determined that HF mostly developed for non-immune reasons, prenatal diagnosis and follow-up were insufficient and the interventions performed in the delivery room were an important factor in predicting mortality in the follow-up of neonates with HF.

14.β-Lactam Allergy in Children
Ayse Suleyman, Ahmet İlhan Yararli, Esra Yucel, Zeynep Ulker Tamay, Nermin Guler
doi: 10.14744/SEMB.2021.24434  Pages 374 - 381
Giriş: β-laktam antibiyotik alerjisi çocuklarda en sık görülen ilaç alerjisidir. β-laktam antibiyotiklere karşı şüpheli reaksiyonları olan hastaların çoğu aslında bu ilaçları tolere edebilir. Bu çalışmanın amacı β-laktam alerjisi olan çocukların klinik ve laboratuvar özelliklerini değerlendirmek ve penisilin ile sefalosporinler arasındaki çapraz reaktiviteyi belirlemektir.
Yöntemler: β-laktam alerjisi tanısı, deri testleri ve / veya ilaç provokasyon testlerinin sonuçlarına göre konulmuştur. Penisilin alerjisi deri testleri DAP penisilin® (Diater laboratories, Madrid, İspanya), penisilin G ve ampisilin / amoksisilin preparatları ile yapıldı. Sefalosporin alerjisini değerlendirmek için penisilin cilt ve / veya provokasyon testlerine ek olarak suçlu sefalosporin ile cilt ve provokasyon testleri yapıldı.
Bulgular: β-laktam alerjisi olan hastaların% 87.7'sinin (71/81) suçlu ilacı tolere edebildiğini bulduk. Tanı konulan 10 hastadan 2'sinde çapraz reaktivite (penisilin ve sefalosporin) ve 8'inde çeşitli β-laktam (aminopenisilin n = 6, seftriakson n = 2) alerjileri vardı. Yaşın büyük olması ve erken tip klinik reaksiyonları, doğrulanmış β-laktam alerjisi için risk faktörleri olarak belirledik.
Sonuç: Deri testleri ve ilaç provokasyon testleri, β-laktam alerjisi olan hastalarda teşhis ve alternatif bir güvenli antibiyotiğin belirlenmesinde yararlı prosedürler gibi görünmektedir. Hastaların çoğu bu ilaçları tolere etti. Doğrulanmış alerjisi olan hastaların küçük bir kısmı, çapraz reaktivite olasılığı nedeniyle tüm β-laktam antibiyotiklerinden kaçınmalıdır. (SETB-2021-02-035)
Objective: β-lactam antibiotic allergy is the most common drug allergy in children. Most of the patients with suspected reactions to β-lactam antibiotics can actually tolerate these drugs. The aim of this study is to evaluate clinical and laboratory characteristics of children with β-lactam allergy and to determine cross-reactivity between penicillin and cephalosporins.
Methods: The diagnosis of β-lactam allergy was made based on the results of skin tests and/or drug provocation tests (DPT). Penicillin allergy skin tests were performed with DAP penicillin® (Diater laboratories, Madrid, Spain), penicillin G, and ampicillin/amoxicillin preparations. Skin and provocation tests were performed with the culprit cephalosporin in addition to the penicillin skin and/or provocation tests to evaluate cephalosporin allergy.
Results: We found that 87.7% (71/81) of patients with β-lactam allergy were able to tolerate the culprit drug. Among ten patients with confirmed diagnosis, two had cross-reactivity (penicillin and cephalosporin) and 8 had a various β-lactam (aminopenicillin n=6, ceftriaxone n=2) allergies. We identified older age and early-type clinical reactions as risk factors for a confirmed β-lactam allergy.
Conclusion: Skin tests and DPT appear to be useful procedures in the diagnosis, and determination of an alternative safe antibiotic in patients with β-lactam allergy. Most of the patients tolerated the drugs. A minority of the patients with confirmed allergy should avoid all β-lactam antibiotics due to the probability of cross-reactivity.

15.Relationship Between the Respiratory Severity Score and Extubation Failure in Very-Low-Birth-Weight Premature Infants
Mesut Dursun, Umut Zubarioglu, Ali Bulbul
doi: 10.14744/SEMB.2021.92693  Pages 382 - 390
Amaç: Kolay kullanılabilen ve arteryel kan örneği alınmasını gerektirmeyen noninvaziv bir solunum yetmezliği değerlendirme aracı olan respiratuvar şiddet skoru (RSS)’nun çok düşük doğum ağırlıklı (ÇDDA) prematürelerde ekstübasyon başarısızlığını tahmin etmedeki prediktif değerini araştırmaktır.
Yöntem: Şubat 2016 – Eylül 2020 tarihleri arasında ünitemize kabul edilen <30. gebelik haftasından önce doğan ve doğum ağırlıkları <1250 g olan bebeklerin demografik özellikleri, klinik seyirleri ve neonatal morbiditeleri retrospektif olarak hasta dosyalarından incelendi. Ekstübasyon başarısı, ekstübasyondan sonraki 72 saat süreyle reentübasyon ihtiyacı olmaması olarak tanımlandı. Hastaların ilk planlı ekstübasyonları öncesindeki RSS ve RSS/kg değerleri hesaplandı. Başarılı ve başarısız ekstübasyon grubundaki bebeklerin ekstübasyon öncesindeki RSS değerleri ve ekstübasyon başarısızlığı ile ilişkilendirilen risk faktörleri karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmamız dahil edilme kriterlerini karşılayan 142’si bebek ile gerçekleştirildi. Ekstübasyon başarısızlığı oranımız %30,2 (43/142) olarak saptandı. Erken gebelik haftası, düşük doğum ağırlığı, erkek cinsiyet, yüksek RSS değerleri, grade ≥3 intraventriküler kanama, geç başlangıçlı sepsis ile ekstübasyon zamanındaki düşük ağırlık ve postmenstrüel yaş ekstübasyon başarısızlığı için risk faktörleri olarak saptandı. Bu risk faktörlerini içeren lojistik regresyon analizinde RSS/kg, geç başlangıçlı sepsis ile birlikte istatistiksel önemini korudu [OR 25.7 (95% CI: 5,70 - 115,76); p < 0.001]. RSS değerleri için gerçekleştirilen ROC analizinde 2,13 cut-off değeri ile (AUC: %82,5) RSS/kg’ın %77 duyarlılık ve %78 özgüllüğe sahip olduğu belirlendi (p<0,001). Ekstübasyon başarısızlığı yaşayan bebeklerde mekanik ventilasyon ve hastanede yatış süresi ile evre ≥3 prematüre retinopatisi ve evre ≥2 nekrotizan enterokolit görülme sıklığı daha fazla saptandı.
Sonuç: Yüksek RSS ve RSS/kg değerleri ekstübasyon başarısızlığı ile yakından ilişkilidir ve ekstübasyon başarısızlığını azaltmada klinik yargıyı destekleyici noninvaziv bir değerlendirme aracı olarak kullanılabilir. (SETB-2021-04-119)
Objective: The objective of the study is to investigate the utility of the respiratory severity score (RSS), an easy-to-use, non-invasive respiratory failure assessment tool that does not require arterial blood sampling, for predicting extubation failure in very-low-birth-weight premature infants.
Methods: Demographic characteristics, clinical course, and neonatal morbidities were retrospectively analyzed. Data were obtained from the files of infants who were admitted to our unit between February 2016 and September 2020, were born before 30 weeks’ gestation, and had a birth weight <1250 g. Extubation success was defined as no need for reintubation for 72 h after extubation. RSS and RSS/kg values before each patient’s first planned extubation were calculated. RSS values before extubation and risk factors for extubation failure were compared between infants in the successful and failed extubation groups.
Results: Our study enrolled 142 infants who met the inclusion criteria. The extubation failure rate was 30.2% (43/142). Early gestation, low birth weight, male sex, high RSS, grade ≥3 intraventricular hemorrhage, late-onset sepsis, low weight at the time of extubation, and postmenstrual age at the time of extubation were identified as risk factors for extubation failure. In the logistic regression analysis including these risk factors, RSS/kg remained a significant risk factor, along with late-onset sepsis (OR 25.7 [95% CI: 5.70–115.76]; p<0.001). In the receiver operating characteristic analysis of RSS values, at a cutoff value of 2.13 (area under the curve: 82.5%), RSS/kg had 77% sensitivity and 78% specificity (p<0.001). The duration of mechanical ventilation and hospital stay were prolonged in infants with extubation failure. The incidence rates of stage ≥3 retinopathy of prematurity and stage ≥2 necrotizing enterocolitis were also higher.
Conclusions: High RSS and RSS/kg values were closely associated with extubation failure and can be used as a non-invasive assessment tool to support clinical decision-making, and thus reduce the rate of extubation failure.

16.Effects of Cow’s Milk Components, Goat’s Milk and Sheep’s Milk Sensitivities on Clinical Findings, and Tolerance Development in Cow’s Milk Allergy
Nursen Cigerci Gunaydin, Ezgi Ulusoy Severcan, Sanem Eren Akarcan, Cem Bal, Figen Gulen, Remziye Tanac, Esen Demir
doi: 10.14744/SEMB.2020.90688  Pages 391 - 397
Amaç: İnek sütü (İS), duyarlı bireylerde alerjik reaksiyona yol açabilen bazı proteinler içermekte olup, çocukluk çağında en sık görülen gıda alerjisi nedenlerindendir. Hastaların birçoğunda 3 yaşına kadar tolerans gelişmektedir. Bu çalışmada inek sütü alerjisinde (İSA), inek sütü alerjen bileşenleri (α-laktalbumin, β-Laktoglobulin, kazein) duyarlılığı ile birlikte keçi sütü ve koyun sütü çapraz reaksiyonlarının değerlendirilmesi ve klinik bulgular ile tolerans gelişimi üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı.
Metot: Bu çalışma IgE aracılı İSA tanısı ile izlenen ortalama 38 aylık 66 hastayı içeren retrospektif kesitsel bir çalışma olup, hastalar iki grupta değerlendirildi; Grup 1(n=50): besin yükleme testine (BYT) göre tolerans gelişmediği saptanan hastalar, Grup 2(n=16): eliminasyon diyeti ile izlenen ve BYT testinde tolerans geliştiği saptanan hastalar idi. İki grup arasında İnek sütü(İS)-sIgE, α-laktalbumin(A-LA)-sIgE, β-Laktoglobulin(BLG)-sIgE, kazein(CAS)-sIgE, keçi sütü(KS)-sIgE ve koyun sütü(KoS)-sIgE, deri prik testte(DPT) İS ve KS ile kabarıklık çapı, periferik kanda eosinofil yüzdesi karşılaştırıldı.
Tartışma: Yüksek CAS-sIgE, KS-sIgE, KoS-sIgE düzeyi persistan İSA için İS-sIgE düzeyi ve DPT’de İS kabarıklık çapının yüksekliği gibi risk faktörüdür. İlk reaksiyonun anafilaksi olması risk faktörü olarak düşünülmüştür. Yüksek İS-sIgE, CAS-sIgE, KS-sIgE, KoS-sIgE düzeyi, solunum bulguları ile ilişkilidir. (SETB-2020-09-180)
Sonuçlar: Hastaların %84.8’inde KS-sIgE ve KoS-sIgE duyarlılığı saptandı; A-LA-sIgE, bLG-sIgE, CAS-sIgE pozitifliği ise sırasıyla %69.7, %62.7, %77.3 idi. Gruplar arasında, İSA başlangıç ve tanı yaşı, cinsiyet, ortanca eliminasyon süresi, Total IgE, İS-sIgE, A-LA-sIgE, bLG-sIgE, eozinofil yüzdesine göre fark yoktu (p>0.05). Grup 1’de DPT’de İS ve KS ile kabarıklık çapı(p<0.001), CAS-sIgE(p<0.001), KS-sIgE(p=0.003), KoS-sIgE(p=0.001) düzeyi daha yüksekti. İS-sIgE ile total IgE(p=0.001), % eozinofil(p=0.04), DPT’de İS ile kabarıklık çapı (p=0.001), CAS-sIgE (p<0.001), KS-sIgE (p<0.001), KoS-sIgE (p<0.001) arasında pozitif korelasyon saptandı. Solunum semptomları ve anafilaksi öyküsü olan hastaların İS-DPT, İS-sIgE, CAS-sIgE, KS-sIgE, KoS-sIgE düzeyi yüksekti (p<0.05); gastrointestinal bulgular veya cilt semptomları ile laboratuvar bulguları arasında ilişki saptanmadı. Anafilaksi öyküsü olan hiçbir hastada tolerans saptanmadı.
Objective: Cow’s milk (CM) contains some proteins capable of causing an allergic reaction in a sensitized individual and one of the most common causes of food allergy in childhood. Most of the patients will develop tolerance by the age of 3. In this study, we aimed to evaluate sensitivity to CM allergen components as well as goat’s milk (GM) and sheep’s milk cross reactions in cow’s milk allergic (CMA) patients and to figure out the risk factors for tolerance non-development.
Methods: This is a retrospective cross-sectional study including 66 patients for IgE-mediated CMA with mean age of 38 months. We evaluated the patients in two groups: Group 1 (n=50): Patients who have no tolerance in oral food challenge test; Group 2 (n= 16): Patients who were found tolerant to CM after elimination diet. Cow’s milk-spesific IgE(sIgE), α-lactalbumin(ALA)-sIgE, β-Lactoglobulin(BLG)-sIgE, casein-sIgE, goat's milk-sIgE, sheep's milk-sIgE, skin prick tests(SPTs) with CM and GM, eosinophils in peripheral blood were all compared between two groups.
Results: In the whole group, goat's milk-sIgE and sheep's milk-sIgE were positive in 84.8% and ALA-sIgE, BLG-sIgE, casein-sIgE were positive in 69.7%, 62.7%, 77.3% of the patients, respectively. Two groups were similar in terms of age at onset and diagnosis, gender, median elimination period, total IgE levels, cow’s milk-sIgE and eosinophilia (p>0.05). Mean wheal diameters of CM and GM in SPT (p<0.001), goat's milk-sIgE (p=0.03), sheep's milk-sIgE (p=0.01) were significantly higher in Group 1. Cow’s milk-sIgE showed a positive correlation with total IgE (p=0.001), eosinophilia percentage (p=0.04), CM wheal diameter in SPT (p=0.001), casein-sIgE (p<0.001), goat's milk-sIgE (p<0.001), sheep's milk-sIgE (p<0.001) in Group 1. Patients with respiratory symptoms and history of anaphylaxis had higher cow’s milk-SPT, cow’s milk-sIgE, casein-sIgE, goat's milk-sIgE, sheep's milk-sIgE levels(p<0.05). Gastrointestinal and skin symptoms showed no relation with laboratory findings. Any patient with a history of anaphylaxis did not develop tolerance.
Conclusions: As with cow’s milk-sIgE levels and high induration diameters in SPT; high casein-sIgE, sheep's milk-sIgE and goat's milk-sIgE levels are also risk factors for persistence of CMA. Anaphylaxis, as a first reaction, may also be a risk factor. High cow’s milk-sIgE, casein-sIgE, sheep's milk-sIgE, goat's milk-sIgE levels are associated with respiratory symptoms.

17.Comparison of Risk Factors and Outcomes in Carbapenem-Resistant and Carbapenem-Susceptible Gram-Negative Bacteremia
Sinan Cetin, Ilyas Dokmetas, Aziz Ahmad Hamidi, Banu Bayraktar, Alper Gunduz, Dilek Yildiz Sevgi
doi: 10.14744/SEMB.2020.49002  Pages 398 - 404
Amaç: Karbapeneme dirençli Gram negatif etkenler ile gelişen bakteriyemik enfeksiyonlar artan sıklıkta karşılaşılmakta ve yüksek mortaliteyle sonuçlanmaktadır. Çalışmamızda karbapeneme dirençli ve duyarlı Gram negatif bakteriler ile gelişen bakteriyemilerdeki risk faktörleri ve sonuçların karşılaştırılması, mortalite ile ilişkili faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışma xxx Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, Haziran 2016 – Kasım 2017 tarihleri arasında retrospektif gözlemsel karşılaştırmalı vaka serisi olarak gerçekleştirildi. Olgular kan kültürlerinde üreyen patojenlerin antibiyotik duyarlılık sonucuna göre karbapeneme duyarlı ve dirençli olmak üzere iki gruba ayrılarak değerlendirildi. Bu iki grup arasında karbapenem direnci gelişimi açısından risk faktörleri, hastanede yatış süreleri, mortalite oranları, mortal seyreden olgular için mortalite ile ilişkili faktörler araştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya 211 olgu dahil edildi. Olguların 157 tanesi karbapeneme duyarlı, 54 tanesi karbapeneme rezistan Gram negatif bakteriyemiydi. Tüm hastalar içerisinde 60 (%28,4) hastada mortalite gelişti. Karbapenem direnci olan hastaların 14 ve 28 günlük mortalite oranları karbapenem direnci olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Bakteriyemi gelişimi sonrası hastane yatış süreleri karşılaştırıldığında her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Pittsburgh bakteriyemi skoru, kardiyovasküler hastalık, üriner kateterizasyon ve uygun olmayan ampirik antibiyotik tedavisi mortalite açısından en anlamlı risk faktörleri olarak saptandı.
Sonuç: Karbapenem direnci artmış mortalite ile ilişkilidir ve uygun olmayan ampirik antibiyotik tedavisi mortaliteyi artırmaktadır. Bu sebeple karbapeneme dirençli Gram negatif bakteriyemileri öngörmede hastalar risk faktörleri açısından değerlendirilmeli ve uygun hastalarda dirençli patojenlere yönelik tedavi uygulanmalıdır. (SETB-2020-05-065)
Background: Carbapenem-resistant Gram-negative bacteremia (CR-GNB) is seen with increasing frequency and result in high mortality. The aim of this study was to compare the risk factors and results of carbapenem-resistant and carbapenem-susceptible Gram-negative bacteremia and to determine the factors related to mortality.
Methods: The study was conducted as a retrospective observational comparative case series between June 2016 and November 2017 in Şişli Hamidiye Etfal Training and Research Hospital. The patients were divided into two groups as carbapenem-susceptible and carbapenem-resistant according to antibiotic susceptibility data of blood cultures. The risk factors for the development of carbapenem resistance, length of hospital stay, mortality rates, and mortality related factors were investigated between these two groups.
Results: Two hundred and eleven cases were included in the study. Of these cases, 54 were resistant to carbapenem and 157 were susceptible to carbapenem. Mortality occurred in 60 (28.4%) patients. The 14 and 28 day mortality rates of patients with carbapenem resistance were significantly higher than those without carbapenem resistance. There was no statistically significant difference between two groups in length of stay in the hospital after bacteremia. Pittsburgh bacteremia score, cardiovascular disease, urinary catheterization, and inappropriate empirical antibiotic therapy were the most significant risk factors for mortality.
Conclusions: Carbapenem resistance is associated with increased mortality and inappropriate empirical antibiotic treatment increases mortality. Therefore, patients should be evaluated for risk factors in predicting CR-GNB and treatment for resistant pathogens should be applied in appropriate patients.

18.Relationship between Epicardial Fat Tissue Thickness and CRP and Neutrophil-Lymphocyte Ratio in Metabolic Syndrome Patients Over 65 Years
Gamze Ustuntas, Sema Basat, Ali Nazmi Calik, Ridvan Sivritepe, Okcan Basat
doi: 10.14744/SEMB.2021.91455  Pages 405 - 411
Amaç: Metabolik sendromlu (MS) geriatrik hastalar nötrofil / lenfosit oranı (NLO) ve C-reaktif protein (CRP) ile epikardiyal yağ dokusu kalınlığı (EFTT) arasındaki ilişkiyi değerlendiren veri yoktur. Bu çalışmada 65 yaş üzeri metabolik sendromlu hastalarda EFTT ile CRP ve NLO arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Çalışmamız kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya metabolik sendromlu 50 hasta (hasta grubu) ve metabolik sendromu olmayan 25 kişi (kontrol grubu) dahil edildi. Tüm parametreler hasta ve kontrol gruplarında karşılaştırıldı. NLO ve CRP ile EFTT arasındaki korelasyon değerlendirildi.
Bulgular: WBC ve nötrofil düzeyleri metabolik sendrom grubunda daha yüksekti (sırasıyla p = 0,020, p = 0,019). Metabolik sendromlu hastalarda hem transvers hem de longitudinal EFTT daha fazlaydı (p <0,001). Metabolik sendrom grubunda EFTT ile NLO arasında anlamlı bir korelasyon vardı, ancak aynı korelasyon CRP ile saptanmadı (r = 0.4, p = 0.003).
Sonuç: Çalışmamız, MS'li 65 yaşın üzerindeki hastalarda hem uzunlamasına hem de enine EFTT'nin NLO ile ilişkili olduğunu gösterdi. Geriatrik MS hastalarında, yüksek NLO seviyesi, miyokardın etrafındaki artmış viseral yağın bir göstergesi olarak kullanılabilir. (SETB-2021-01-016)
Objective: There are no data evaluating the association of neutrophil-to-lymphocyte ratio (NLR) and C-reactive protein (CRP) with epicardial fat tissue thickness (EFTT) in elderly metabolic syndrome (MS) patients. In this study, we aimed to investigate the relationship of EFTT with CRP and NLR in patients with MS over 65 years.
Methods: A cross-sectional study was performed. Fifty patients (patient group) with MS and 25 subjects (control group) without MS were allocated in the study. All parameters were compared in patient and control groups. The correlations between NLR, CRP, and EFTT were evaluated.
Results: White blood cell and neutrophil levels were higher in MS group (p=0.020 and p=0.019, respectively). Both transverse and longitudinal EFTT were increased in MS patients (p<0.001). There was a significant correlation between the EFTT and NLR but not with CRP in the MS group (r=0.4, p=0.003).
Conclusion: Our study showed that both longitudinal and transverse EFTT are associated with NLR in patients older than 65 years with MS. In geriatric MS patients, higher NLR level may be an indicator of increased visceral fat around the myocardium.

19.Can simple Non-Invasive Fibrosis Models Determine Prognostic Indicators (Fibrosis and Treatment Response) of Primary Biliary Cholangitis?
Suleyman Sayar, Pinar Gokcen, Huseyin Aykut, Gupse Adali, Hamdi Levent Doganay, Kamil Ozdil
doi: 10.14744/SEMB.2021.95825  Pages 412 - 418
Giriş: Tanı sırasındaki fibroz evresi ve tedavinin ilk yılında ursodeoksikolik asit tedavisine yanıt, primer biliyer kolanjitte (PBK) prognostik göstergeler olarak kabul edilir. Bu göstergelerin non invaziv modeller ile belirlenebilmesi, karaciğer yetmezliği riskinin tanı anından itibaren sürekli değişkenler ile monitorize edilmesini sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı, PBK'li hastalarda basit non-invaziv modellerin prognostik göstergeleri belirleyebilme açısından tanısal performanslarını değerlendirmektir.
Gereç ve Yöntemler: PBK'li hastalara ait veriler retrospektif olarak tarandı. Hastalar erken (≤2) ve ileri (≥3) fibroz gruplarına ayrıldı. Ek olarak, hastaların Paris-II kriterlerine göre tedavi yanıt durumu ve UK-PBC skoruna göre karaciğer yetmezliği riskleri (KYR) belirlendi. Non-invaziv indikatörlerin fibroz evresi, tedaviye yanıt ve düşük KYR’ni saptayabilme açısından tanısal performansları analiz edildi.
Bulgular: Çalışmaya 53 hasta dahil edildi. Hastaların ortalama tanı yaşı 49.6 ± 13.6/yıl ve % 86.8'i (n: 46) kadındı. S-Index fibroz evresini, tedavi yanıtlı ve düşük KYR sahip hastaları belirleyebildi (Sırası ile AUC: 0.747, 0.823, 0.752; p: 0.006, <0.001, 0.0007). Ayrıca, S-Index’in PBK'nin prognostik göstergelerin teşhisi bakımından diğer non-invaziv göstergelerden (APRI, Fib-4 ve RDW/ Trombosit oranı) üstün olduğu saptandı.
Sonuç: S-index, PBK'de karaciğer fibrosisi ve tedavi yanıtlı hastaları belirleyebilen, pratik ve ucuz non invaziv bir modeldir. PBK’te sürekli değişken prognostik bir model olarak kullanılabilir. (SETB-2020-09-172)
Objective: The fibrosis stage during diagnosis and the response to ursodeoxycholic acid in the 1st year of treatment are considered to be prognostic indicators in primary biliary cholangitis (PBC). Determining these indicators with non-invasive models can enable the risk of liver failure to be monitored with continuous variables from the moment of diagnosis. The aim of this study was to evaluate the diagnostic performance of non-invasive models for determining the prognostic indicators in patients with PBC.
Materials and Methods: Data from patients with PBC were screened retrospectively. Patients were divided into early (≤2) and advanced (≥3) fibrosis groups. In addition, treatment response status according to the Paris-II criteria and liver failure risk (LFR) according to the UK-PBC score were determined. The S-Index consisting of gamma-glutamyltransferase (GGT), platelets (PLT), and albumin, (S-index: 1000×GGT÷[PLT×Albumın2]), other non-invasive models were calculated. The diagnostic effectiveness of non-invasive indicators to determine the fibrosis stage, response to treatment, and low LFR was analyzed.
Results: Fifty-three patients were included in the study. The overall mean age at diagnosis was 49.6±13.6 years and 86.8% of the patients (n=46) were female. The S-Index was able to determine fibrosis stage, treatment responded, and patients with low LFR (AUC: 0.747, 0.823, and 0.752; p=0.006, <0.001, and 0.0007, respectively). Furthermore, S-Index found to superior to other non-invasive indicators in terms diagnosis of prognostic indicators of PBC.
Conclusion: S-index is a practical and inexpensive non-invasive model that can identify liver fibrosis and treatment response in patients with PBC. It can be used as a continuous variable prognostic model in PBC.

20.The Effect of Prednisolone Treatment on Pregnancy Rates in in vitro Fertilization Patients with Positive Thyroid Autoantibodies
Sefik Gokce, Dilsad Herkiloglu, Savas Ozdemir, Seyfettin Ozvural, Onur Karabacak
doi: 10.14744/SEMB.2020.87259  Pages 419 - 425
Amaç: Bu çalışmada tiroid otoantikoru pozitif olan invitro fertilizasyon hastalarında prednizolon tedavisinin gebelik hızına etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü Tüp Bebek Ünitesi Bölümünden, Ekim 2010 ile Eylül 2011 arasında tiroid otoantikoru pozitif olan gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH) agonisti uzun protokolü kullanılarak gerçekleştirilen intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) yapılmış 158 hastayı içeren retrospektif bir çalışmadır. Anti-TPO ve anti-TG antikorlarının pozitiflik ölçütü olarak her tetkikin kendi referans değeri kullanıldı. 158 hastanın 44’üne oositin alındığı gün prednol başlandı ve diğer 114 hasta ilaçsız takip edildi.
Bulgular: Araştırmaya katılan kontrol grubunun %67,5’inin gebe kalmadığı, %21,1’inin gebe kaldığı, %5,3’ünün biyokimyasal gebelik, %4,4’ünün ikiz gebelik, %0,9’unun üçüz gebelik, %0,9’unun ise ektopik gebelik yaşadığı belirlenmiştir. Prednol verilip uzatılan grupta ise, %56,8’inde gebelik gerçekleşmediği, %36,4’ününde gebelik gerçekleştiği, %4,5’inde ikiz gebelik gerçekleştiği, %2,3’ünde biyokimyasal gebelik gerçekleştiği belirlenmiştir. Prednol verilerek uzatılan grupta gebelik oranında artış olduğu gözlenmiştir.
Çalışma grubunun gebelik durumuna göre prednol ortalama değerleri arasında istatistiksel anlamlı bir farklılık olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Kontrol grubuna göre prednol verilmesi uzatılan grupta gebe kalma oranının yükseldiği belirlenmiştir.
Sonuç: Tiroid otoantikorlarının varlığı ile zayıf IVF sonucu arasında güçlü bir ilişki vardır. Prednisolon birlikte tedavisi, tiroid otoimmünitesinden etkilenen kadınlarda, klinik gebelik oranını iyileştirebilir. (SETB-2020-05-079)
Objective: This study aims to investigate the effect of prednisolone treatment on the pregnancy rates of in vitro fertilization (IVF) patients with positive thyroid autoantibodies.
Methods: This study was conducted in the IVF unit of Gazi University Faculty of Medicine. It included 158 patients who underwent intracytoplasmic sperm injection using the long-term protocol of a gonadotropin-releasing hormone (GnRH) agonist that was positive for thyroid autoantibodies. Each test’s reference value was used as a positive measure of anti-thyroid peroxidase and anti-TG antibodies. On the day of oocyte intake, 44 of 158 patients were started on prednisolone, and the other 114 patients were followed up without medication.
Results: In the control group, pregnancy did not occur in 67.5% of the patients; it was determined that 21.1% were pregnant, 5.3% had biochemical pregnancies, 4.4% had twin pregnancies, 0.9% had triplet pregnancies, and 0.9% had ectopic pregnancies. In the extended prednisolone group, pregnancy did not occur in 56.8% of the patients; it was determined that 36.4% of them were pregnant, 4.5% had twin pregnancies, and 2.3% had biochemical pregnancies. An increase in pregnancy rate was observed in the extended prednisolone group, while a statistically significant difference was found between the groups in terms of the mean values of prednisolone according to pregnancy status (p<0.05). It was thus determined that the rate of conception increased in the extended prednisolone group compared to the controls.
Conclusion: There is a strong relationship between the presence of thyroid autoantibodies and poor IVF results. The coadministration of prednisolone can improve the clinical pregnancy rate in women affected by thyroid autoimmunity.

21.Adverse Outcomes of Preeclampsia in Previous and Subsequent Pregnancies and the Risk of Recurrence
Ulas Coban, Taha Takmaz, Ozge Deniz Unyeli, Savas Ozdemir
doi: 10.14744/SEMB.2020.56650  Pages 426 - 431
Amaç: Bu çalışmada hastanemizde doğum yapmış preeklamptik gebelerin fetal ve maternal sonuçlarını değerlendirdik ayrıca bu hastalarda preeklampsi rekürrens oranlarını ve takip eden gebelikteki fetal ve maternal sonuçları değerlendirdik.
Yöntemler: Bu retrospektif kohort çalışmada medikal kayıtlarına eksiksiz ulaşılabilen, tekrar gebe kalıp hastanemizde gebeliği sonuçlanan 126 hasta analiz edildi. Birincil amaç preeklampsinin rekürrens oranını ortaya koymak ikincil amaç ise preeklampsi gelişen ilk gebelik ve bunu takip eden gebeliğin maternal ve fetal sonuçlarını değerlendirmekti.
Bulgular: Kliniğimizde preeklampsi görülme oranı %2.1 olarak tespit edildi. Preeklampsi gelişen ilk gebelikte 111 (%80.2) gebelik canlı doğum ile sonuçlanırken, 7 (%5.6) gebelik terminasyon, 8 (%6.3) gebelik de ölü doğum ile sonuçlanmıştır. Neonatal ölüm 10 (%7.9) gebelikte izlendi. Takip eden gebeliklerin 105 tanesi canlı doğum ile sonuçlanırken, 10 (%7.9) tanesi abortus, 9 (%7.1) tanesi ölü doğum ve 2 (%1.6) tanesi preeklampsi nedeniyle terminasyon ile sonuçlandı. Neonatal ölüm 3 (%2.6) gebelikte izlendi. Takip eden gebelikte hastalardan 70 (%55.5)'inde preeklampsi gelişti ve bunlardan 39 (%55.7) tanesi şiddetli preeklampsi kriterlerine sahipti.
Sonuç: Bu çalışma preeklampsi ile ilgili risk faktörleri ve fetomaternal advers sonuçların oranları konusunda bize yol gösterici olup geçirilmiş preeklampsi öyküsü olan hastaların takip eden gebeliklerinde de antenatal takibin sıkı ve düzenli olarak yürütülmesi konusuna dikkat çekmektedir. Bu şekilde maternal ve fetal morbidite ve mortalitenin iyileştirilmesi en büyük hedeftir. (SETB-2020-07-135)
Objectives: We evaluated the fetal and maternal outcomes of pregnant women with preeclampsia who gave birth in our hospital; we also evaluated preeclampsia recurrence rates in these patients and their fetal and maternal outcomes in their subsequent pregnancy.
Methods: In this retrospective cohort study, 126 patients whose medical records were accessed completely and who got pregnant again and gave birth in our hospital were analyzed. The primary aim was to show the recurrence rate of preeclampsia, while the secondary aim was to evaluate the maternal and fetal results of the first pregnancy in which preeclampsia developed and the subsequent pregnancy.
Results: The incidence of preeclampsia was found to be 2.1% in our clinic. The first pregnancy in which preeclampsia developed; 111 (80.2%) pregnancies resulted in a live birth, 7 (5.6%) resulted in termination, and 8 (6.3%) resulted in stillbirth. Neonatal death occurred in 10 (7.9%) pregnancies. While 105 of the subsequent pregnancies resulted in a live birth, 10 (7.9%) resulted in abortion, 9 (7.1%) resulted in stillbirth, and 2 (1.6%) resulted in termination due to preeclampsia. Neonatal death developed in 3 (2.6%) pregnancies. In the subsequent pregnancy, preeclampsia developed in 70 (55.5%) patients and 39 (55.7%) of these had preeclampsia with severe features.
Conclusion: The present study guides us on the risk factors related to preeclampsia and the rate of fetomaternal adverse outcomes and emphasizes the need for strict and regular antenatal follow-up in the subsequent pregnancies of women who have a history preeclampsia. Improvement of maternal and fetal morbidity and mortality in this way is the utmost goal.

LETTER TO THE EDITOR
22.Nosocomial Infection Agents of Şişli Hamidiye Etfal Training and Research Hospital: Comparison of 1995 and 2017 Data
Mehmet Emin Bulut, Ahsen Oncul, Engin Seber
doi: 10.14744/SEMB.2021.40121  Page 432
SETB-2021-09-289

LookUs & Online Makale