ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
The Medical Bulletin of Sisli Etfal Hospital - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 47 (1)
Volume: 47  Issue: 1 - 2013
ORIGINAL RESEARCH
1.D-dimer levels in etiological diagnosis of ischemic stroke and relationship the prognosis
Zahide Mail Gürkan, Dilek Necioğlu Örken, Ülgen Yalaz Tekan, Lale Gündoğdu Çelebi, A. Zeynel Tak, Hulki Forta, Nezaket Eren
doi: 10.5350/SEMB2013470101  Pages 1 - 4
Amaç: İskemik inme, çeşitli etiyolojik nedenleri olan bir hastalıktır. İnme etiyolojik tanısını belirlemeye yönelik ilişkisi keşfedilmiş pek çok belirteçten biri de D – Dimer’dir (DD). Bu çalışmada DD seviyeleri ile inme alt gruplarının ayırıcı tanısı, inme ağırlığı ve prognoz arasındaki ilişkinin incelenmesi hedeflenmiştir.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Kliniğine ilk 24 saat içinde başvuran ilk kez inme geçiren hastalar prospektif olarak alındı. Tüm hastaların ilk 24 saat içinde ve 8–10 gün arasında olmak üzere iki kez DD düzeylerine bakıldı. Hastalarla eşit yaş ve cinsiyet dağılımındaki sağlıklı bireyler kontrol grubu olarak alındı ve bir kez DD düzeylerine bakıldı. Hastalar etiyolojik olarak TOAST kriterlerine göre sınıflandı. Akut dönemde National İnsitutes of Health Stroke Scale (NIHSS) ile inme ağırlığı, daha sonraki izlemlerde ise Modifiye Rankin skalası (mRS) ve Barthell skalası ile prognozları değerlendirildi.
Bulgular: Bu çalışmaya 15’i kadın, 40 iskemik inmeli hasta ve 12’si kadın olmak üzere 20 sağlıklı kontrol hastası dahil edildi. Çalışmamızda akut dönemde iskemik inmeli hastalarda sağlıklı kontrollere göre DD seviyelerinde anlamlı yükseklik saptanmış olmasına karşın(p=0,018 p=0,019), kardiyoembolik inmesi olanlar ve atriyal fibrilasyonu olanlar diğer gruplarla karşılaştırıldığında anlamlı farklılıklar bulunamamıştır (p=0,333 p=0,519 ve p=0,490 p=0,251). İnme ağırlığı ve prognoz ile ilişkisine bakıldığında ise yüksek DD seviyeleri dizabilite ile ilişkili olarak bulunmuştur.
Sonuç: DD iskemik inmenin erken döneminde kullanışlı olabilecek bir belirteçtir. Her ne kadar DD seviyelerini etkileyen çok sayıda faktör varsa da, DD düzeyindeki yükselmenin progresif inmenin bir göstergesi olabileceğini ve prognoza dair bilgiler sunabileceğini söylemek mümkün gibi görülmektedir.
Background: Objective-Ischemic stroke is a disease with a variety of etiological factors. D-dimer (DD) is one of markers established in the etiological diagnosis of stroke. In this study, differential diagnosis of the subgroups of stroke and the relationship between the severity of stroke and the prognosis is investigated in association with the DD levels.
Material and Metod: In this study, the patients who had a stroke and applied to the Clinic of Neurology at Şişli Etfal Education and Resarch Hospital in 24 hours has been included prospectively. All patients’ plasma D-dimer levels has been measured for two times firstly in 24 hours and the second between 8.-10. days. The etiological subgroups were determined according to TOAST criterias. The stroke severity has been evaluated in acute periode by National İnsitutes of Health Stroke Scale (NIHSS), the prognosis has been evaluated subsequent periode by Modifiye Rankin scala (mRS) and Barthell scala.
Results: In this study 40 patients with stroke including 15 women and 20 healthy control patients including 12 women were included. In our study, the level of DD in ischemic stroke patients in the early period is found to be higher compared with the healthy controls(p=0,018 p=0,019). But DD levels are not significantly higher in the atrial fibrillation and cardioembolic stroke patients compared with the other groups (p=0,490 p=0,251 and p=0,333 p=0,519). When the relationship between the severity of the stroke and the prognosis is investigated, high DD levels are found to be associated with disabilities.
Conclusion: DD is an applicable biomarker in the early period of ischemic stroke. Although there are many factors that affect the level of DD, DD levels may be an indicator of progressive stroke and can provide information about prognosis seems to be able to say.

2.Anesthesia experiences outside of the operating room
Hacer Şebnem Türk, Ferda Aybey, Oya Ünsal, Mehmet Eren Açık, Naim Ediz, Sibel Oba
doi: 10.5350/SEMB2013470102  Pages 5 - 10
Giriş ve Amaç: Teknolojik gelişmeler sayesinde, hastalara tanı ve tedavi amacıyla ameliyathane dışı ortamlarda invaziv ve non-invaziv uygulamalara başlanmıştır. Bu durum ameliyathane dışı anestezi (ADA) ekiplerinin kurulmasına neden olmuştur. Biz, bu çalışmada, ADA ekibimizin deneyimlerini sunmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Ekim 2010-Nisan 2012 tarihleri arasındaki ADA uygulamalarımızı retrospektif inceledik. ADA uyguladığımız 3583 olgunun cinsiyeti, yaşı, ASA’sı, yapılan girişimleri, uygulanan anestezi ilaçları ve komplikasyonları kaydedildi.
Bulgular: Olguların cinsiyet dağılımı E/K 1671/1912, yaş ortalamaları 48.52±28.4, yaş dağılımı 20 günlük - 91 yaş arasındaydı. ASA sınıflaması ASA I 1958, ASA II 1296, ASA III 318, ASA IV 11 şeklindeydi. 1837 olguya kolonoskopi, 536 olguya gastroskopi, 131 olguya ERCP uygulandı. 811 olguya MR, 62 olguya BT çekimi yapıldı. 234 seans EKT uygulaması, 106 seans RT uygulaması yapıldı. Anjiografi ünitesinde 40 olguya anevrizma embolizasyonu uygulandı. Anjiografi ünitesinde 9 olguya venöz sampling, 43 olguya karotis stent uygulaması yapıldı. Ayrıca 63 olguya girişimsel radyolojide farklı uygulamalar yapıldı. Olguların 1960’ında propofol+alfentanil,740’ınde propofol, 544’ünde propofol+fentanil, 115’inde ketofol, 65’inde midozolam+ketamin, 83’ünde dexmetedomidin sedasyonu uygulandı. 234 EKT seansının 90’ında etomidate+süksinilkolin, 144’ünde propofol+süksinilkolin uygulandı. 40 embolizasyon olgusuna genel anestezi
verildi. Geçirilmiş serebrovasküler hastalık, hipertansiyon öyküsü olan olguda kolonoskopi işlemi esnasında intrakraniyal kanama gelişmesi dışında majör bir komplikasyonla karşılaşılmadı. 12 olguda solunum depresyonu, 41 olguda bradikardi, 144 olguda desatürasyon, 19 olguda derlenme süresinin uzaması, 8 olguda kusma gibi minör komplikasyonlarla karşılaşıldı.
Sonuç: ADA uygulamaları her alanda ve her yaş grubunda sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Ameliyathaneden uzak olma, yetersiz donanım ve monitör, çalışma alanındaki hareket kısıtlılığı ADA uygulamalarını zorlayıcı kılmakta, beceri ve deneyim gerektirmektedir. Uygun donanım, ilaçlar ve yeterli koşullarda deneyimli bir anestezist ADA uygulamalarındaki başarının sırrıdır. Ameliyathane dışı anestezi uygulamaları hasta güvenliğini ve memnuniyetini artırıp, huzursuzluk ve ağrıyı azaltmakta, hekim konforunu arttırmaktadır.
Introduction And Aim: Thanks to technological developments, invasive and non-invasive diagnostic and therapeutic procedures have been done at the outside of the operating room. In this manner, to provide anesthesia at the outside of the operating room, anesthesia teams have been found. In this study, we aimed to report our anesthesia teams’ experiences.
Materials And Methods: We reviewed the procedures that was experienced at outside the operating room from October 2010 to April 2012 retrospectively. 3583 Patients who required anesthesia at the outside of the operating room included the study, and their sexes, ages, ASA status, procedures, and anesthesia complications were recorded.
Results: Patients’ sex ratio male/female 1671/1912; ranged in age from 20 day to 91 years; with the mean age 48,52±28,4. ASA status were, ASA I 1958, ASA II 1296, ASA III 318, ASA IV 11. Anesthesia procedures were for 1837 colonoscopy, 536 gastroscopy, 131 ERCP endoscopic retrograde cholangiopancreatography, 811 MRI magnetic resonance imaging, 62 CTI computerized tomography imaging, 234 ECT electroconvulsive therapy, 106 RT radiotherapy, 40 angiographic aneurysm embolization, 9 angiographic venous sampling, 43 carotis stent, and 63 other radiologic interventions. For sedation; 1960 Patient received propofol + alfentanil, 740 only propofol, 544 propofol + fentanyl, 115 ketofol, 65 midazolam+ketamin 83 dexmedetomidine. For electroconvulsive therapies, 90 patient received etomidate + succinyl choline, 144 propofol + succinyl choline. 40 patient received general anesthesia for embolisation procedures. There are no major complication occured except one patient experienced intracranial hemorrhage during colonoscopy. In minor complications; 12 patient experienced respiratory depression, 41 bradycardia, 144 oxygen desaturaion, 191 prolonged recovery from anesthesia, 8 vomiting.
Conclusion: Anesthesia procedures at the outside of the operating room are frequently used in all medical interventions and at all ages. Remote locations from operating room, inadequate equipment and monitors,not enough space in the working environment, providing anesthesia outside the operating room is challenging and requires expertise and skill. The secret of success in anesthesia in remote locations is the skilled anesthesiologist with the appropriate equipment and drugs, along with adequate backup facilities. Anesthesia procedures at the outside of the operating room are guarding the patients safety and welfare, minimising physical discomfort and pain, providing physicians’ comfort.

3.Percutaneous tracheotomy practices in our intensive care unit (ICU)
Tolga Totoz Cangül, Hacer Şebnem Türk, Pınar Sayın, Oya Ünsal, Surhan Çınar, Sibel Oba
doi: 10.5350/SEMB2013470103  Pages 11 - 15
Giriş ve Amaç: Perkütan trakeotomi(PT) uygulaması, kısa sürede yatak başında uygulanabilme ve daha az kanama gibi avantajları, ayrıca uzamış yapay solunum gereksinimi, “weaning”in kolaylaştırılması, acil hava yolu sağlanması gibi endikasyonlarla yoğun bakım ünitelerinde sıklıkla tercih edilir. Cerrahi trakeostomiye alternatif yöntemdir. Bu çalışmada ki amacımız YBܒmizde son 4 yılda açılan trakeotomileri uygulama günü, uygulama zamanı ve uygulama sonrası komplikasyonları açısından analiz etmektir.
Yöntem: 01.01.2007 ve 31.12.2010 tarihleri arasında YBܒmizde tedavi edilen 603 olgudan perkutan trakeotomi uygulanan 132 olgu analiz edildi. Perkütan trakeotomi uygulaması griggs tekniğiyle birekip tarafından gerçekleştirildi. Demografik verileri, uygulama günü, toplam mekanik ventilasyon günü, uygulama zamanı ve uygulama sonrası komplikasyonları kayıt edildi.
Bulgular: Son 4 yılda YBܒmizde takip ve tedavi edilen 603 olgudan 132’sine perkütan trakeotomi pratiği bu periotta uygulandı. Kadın-Erkek oranı 62/70, olguların yaş ortalaması 58.65±17.22 yıl, olguların ortalama hastanede yatış süresi 38.77±28.74 gün, trakeotomi pratiği öncesi ortalama entübasyon süresi 8.20±5.44 gün, toplam mekanik ventilasyon süresi 26.85±21.70 gün ve ortalama operasyon uygulama zamanı 6.1±2.1 dakikaydı. 86 olgu komorbiditelerinden dolayı YBܒmizde öldü. 46 olgu ilgili servislere transfer edildi. Toplam komplikasyonlar (8 olgu) kayıt edildi.
Sonuç: YBܒde uzamış mekanik ventilasyon ihtiyacı, weaning’i kolaylaştırması, acil hava yolu sağlaması gibi endikasyonlarla uygulanan peruktan trakeotomi basit, düşük komplikasyon oranına sahip ve minimal girişimsel uygulamadır.
Introduction and Objective: Percutaneous tracheotomy practice is usually preferred at ICU for the advantages of able to be applied in a short time and at the bedside and it causes less bleeding. It is the alternative of surgical tracheotomy. The aim of this study is to analyze tracheotomies that were opened in our ICU in last 4 years, within the terms of practice day, practicing duration and post practice complications.
Method: 132 percutaneous tracheotomy practiced cases of 603 cases that were treated in ourreanimation unit between 01.01.2007 and 31.12.2010 were analyzed. Percutaneous tracheotomy practices were conducted via Griggs technique by a team. Demographic information, practice day, total mechanical ventilation days, practicing duration and post practice complications were recorded.
Findings: 603 cases were followed up and treated in ICU in last 4 years. 132 Percutaneous tracheotomy practices were applied in this period. It is figured out that women-man ratio was 62/70, the mean of age of the cases was 58.65±17.22 years, the mean hospitalization time of cases was 38.77±28.74 days, the mean intubation time before tracheotomy practice was 8.20±5.44 days, total mechanical ventilation days 26.85±21.70 and the mean practicing duration of operation was 6.1±2.1 minutes. 86 cases were deceased due to the comorbidities at ICU. 46 cases were transferred to the related services. Total complication (8 cases) were encountered.
Result: Percutaneous tracheotomy which was practiced for indications such as need for mechanical ventilation for long time, easing weaning, providing urgent airway in ICU; is simple, has low complication ratio and is minimally invasive practice.

4.The causes of neonatal mortality in neonatal intensive care unit in 5 years (2007-2011)
Selda Arslan, Ali Bülbül, Ayşe Şirin Aslan, Evrim Kıray Baş, Mesut Dursun, Sinan Uslu, Asiye Nuhoğlu
doi: 10.5350/SEMB2013470104  Pages 16 - 20
Amaç: Hastanemiz yenidoğan kliniğinde yatırılarak izlenen ve izlem sırasında kaybedilen bebeklerin demografik özelliklerinin sunulması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Yenidoğan Kliniğimizde beş yıllık süre içerisinde (1 Ocak 2007–31 Aralık 2011), kaybedilen bebeklerin kayıtları retrospektif olarak incelenerek; neonatal mortalite oranları, perinatalmaternal risk faktörleri ve ölüm nedenleri belirlendi.
Bulgular: Çalışma süresince kliniğimize yatan hasta sayısı 5491 iken bu bebeklerin 167’si kaybedildi ve mortalite oranı %3,04 olarak saptandı. Kaybedilen bebeklerin %15,6’sı ilk 24 saat içerisinde, %74,9’u ise ilk 7 gün içerisinde kaybedilmişti. Kaybedilen bebeklerin %46,8’i kız, %53,2’si erkek idi. Akraba evliliği sıklığı %28,1 ve anne yaşı <19yaş olma oranı %2,3 ve >35 yaş olma oranı %14,3 olarak belirlendi. Kaybedilen bebeklerin %61,6’sı 37 gebelik haftasının altında, %29,9’u 28 gebelik haftası ve altında doğmuştu. Doğum ağırlığına göre ise %37,1’i 1000 g altında ve %64,6’sı 2500 g altında idi. En sık saptanan yenidoğan ölüm nedenleri; respiratuar distres sendromu ve immatürite %24,6, neonatal sepsis %14,9 ve konjenital anomaliler %10,2 olarak belirlendi. Diğer nedenler ise sırasıyla; perinatal asfiksi %9, diğer solunum problemleri (pnömotoraks, mekonyum aspirasyon sendromu, konjenital diyafragma hernisi v.b) %9, siyanotik konjenital kalp hastalığı %8,4, metabolik hastalıklar %7,7, intraventriküler kanama %7,7, nekrotizan enterokolit %3,6 ve diğer nedenler %4,9 olarak belirlendi.
Sonuç: Yenidoğan bebeklerin ölüm nedenleri arasında immatürite ve konjenital anomaliler günü- müzde önemli bir sıklıkta yer almaktadır. Bebeklerin önlenebilir ölüm nedenlerinin saptanarak bunları azaltmaya yönelik çabalar yenidoğan bebeklerin ölüm oranlarını azaltmada belirli oranda faydalı olacaktır.
Aim: This study was aimed to present the demographic information about neonates who were hospitalized and followed in our neonatal clinic and who died during follow-up.
Material and Methods: In this study, records of neonates who died in our Neonatal Clinic in five years (from 1 January 2007 to 31 December 2011) were evaluated retrospectively. Neonatal mortality rates, perinatal-maternal risk factors and causes of mortality were determined.
Results: During the five years, 5491 patients admitted in our clinic and 167 of them died. The mortality rate was 3,04%. The rate of neonates who died in the first 24 hours was 15,6%, whereas 74,9% of them died in the first 7 days of life. The gender distribution of infant deaths was found 46.8% female and 53.2% male. The rate of consanguineous marriage was 28,1%. The rate of mothers <19 years of age was 2,3%; whereas >35 years of age was 14,3%. The rate of neonates who were born <37 weeks of gestational age was 61.6%, whereas 29,9% of them were <28 weeks of gestational age; 37,1% of them were <1000 g of birth weight and 64,6% of them were <2500 g. The most common causes of neonatal mortality were determined as respiratory distress syndrome and prematurity (24.6%), neonatal sepsis (14.9%) and congenital anomalies (10.2%). Other causes were found perinatal asphyxia (8.9%), other respiratory problems (pneumothorax, meconium aspiration syndrome, congenital diaphragm hernia, etc.) (8.9%), cyanotic congenital heart disease (8.4%), metabolic diseases (7.7%), intraventricular hemorrhage (7.7%), necrotizing enterocolitis (3.6%) and others (4.9%).
Conclusion: Prematurity and congenital anomalies are still frequent reasons of neonatal deaths. To establish preventable mortality reasons and prevent relevant conditions can be helpful to decrease neonatal mortality rates.

5.Arthroscopic rotator cuff repair
Ibrahim Kaya, Akın Uğraş, Ahmet Ertürk, Erhan Bayram, Ibrahim Sungur, Samed Ordu, Murat Yılmaz, Ercan Çetinus
doi: 10.5350/SEMB2013470105  Pages 21 - 24
Amaç: Klinik muayene ve radyolojik olarak tanısı konulan rotator manşet yırtıklarının tam artroskopik tamiri sonuçları klinik ve fonksiyonel olarak değerlendirildi.
Hastalar ve Yöntem: Artroskopik rotator manşet yırtık tamiri yapılan ve kontrolü yapılarak fonksiyonel skorları bakılan 26 hasta değerlendirilmeye alındı. Ortalama yaş ortalama yaş 52.85±8.39’du (dağılım 38-71), ortalama takip süresi 36.6±16.6 (dağılım 14-56) ay saptanan hastaların, 10’u (%38.5) erkek, 16’i (%61.5) kadındı. Hastalar preop. direkt grafi ve MR ile radyolojik, preop ve postop constant
skoru ile klinik olarak değerlendirildi.
Bulgular: Etkilenen omuzların 18’i (%69.2) sağ, 8’i (%30.2) sol tarafta idi. 3(%13.5) hastaya akromioplasti yapıldı. Çalışmadaki 26 hastanın %76.9’unda sadece supraspinatus yırtığı mevcutken, %23.1’inde infraspinatus yırtığı da eşlik etmekte idi. Bu hastaların etyolojisine bakıldığında hastaların %11.5’inde (üç hasta) travma hikayesine rastlandı. Hastalarımızın ameliyat öncesi 52.89.1 (33-64) ve ameliyat sonrası 82.0±11.7 (56-100) constant skorları karşılaştırıldığında bütün hastaların constant skorlarında anlamlı derecede iyileşme gözlendi (p=0.000). Sekiz (%30.7) hasta mükemmel, on (%38.4) hasta iyi, yedi (%26.9) hasta orta, bir (%3.8) hasta kötü olarak değerlendirildi.
Sonuçlar: Masif olmayan seçilmiş olgularda yapılan artroskopik rotator manşet tamiri; sonuçlarının iyi olması, komplikasyonlarının az olması nedeniyle tercih edilebilir. Beraberinde rutin olarak akromiyoplasti yada subakromiyal dekompresyon önerilmemektedir.
Purpose: Clinical and functional arthroscopic repair results of rotator cuff tears which have been diagnosed both radiographically and clinicaly have been evaluated.
Patients And Method: 26 patients treated with arthroscopic rotator cuff tear repair have been studied. Functional scores at the last follow-up were recorded. Mean age was 52.85±8.39 (range 38- 71), Mean follow up time was 36.6±16.6 (range 14-56). 10 patients were (38.5%) male and 16 (61.5%) were female. Preoperatively patients were examined radiologically with X ray and MR and clinically with constant score. Postoperative constant scores were recorded.
Results: 18 (69.2%) of the effected shoulders were on the right side and 8 (30.2%) were on the left side. 3 (13.5%) of the patients went through acromioplasty. 76.9 % of the 26 patients had only supraspinatus tear where as in 23.1% of the patients concomitant infraspinatus tear was detected. Ethiologically three (11.5%) patients had history of shoulder trauma. Preoperative mean constant score was 52.89 (33-64) and postoperative mean constant score was 82±11.7 (56-100). All patients had significant increase in constant scores (p=0.000). Eight (30.7%) patients scored excellent, 10 (38.4%) patients good, seven (26.8%) patients fair and one (3.8%) patient bad.
Conclusion: In selected cases, when the tear is not massive, arthroscopic rotator cuff repair may be the preferred treatment method becouse of its predictable good results and relatively less complication rate. Routine acromioplasty or subacromial decompression are not recommended.

CASE REPORT
6.Positive pathergy test association with sweet syndrome and acute myeloblastic leukemia
Güldehan Atış, Ayşegül Ilhan, Berrin Karadağ, Sema Basat, Damlanur Sakız, Özlem Ton, Ilknur Kıvanç Altunay, Yüksel Altuntaş
doi: 10.5350/SEMB2013470106  Pages 25 - 29
Sweet sendromu (SS); etyopatogenezi tam olarak bilinmeyen febril nötrofilik dermatozdur. Etyolojide infeksiyonlar ve maligniteler önemli rol oynar. Olguların olguların yaklaşık %20’sine malignite eşlik etmektedir ve malignitelerin yaklaşık %85’ini Akut miyeloblastik lösemi (AML) oluşturmaktadır. SS’lu olgularda paterji testi pozitifliği saptanabilmekle birlikte paraneoplastik SS’lu olgularda nadir görülen bir durumdur. Burada AML M4 ve Sweet Sendromunun birlikte görüldüğü, paterji testi pozitifliğnin eşlik ettiği 80 yaşında bir kadın hasta sunulmaktadır.
Sweet’s syndrome is a skin disease, which can be described as an acute febrile neutrophilic dermatosis with unknown etiology. SS can accompany infectious diseases and malignancies. Approximately 20 percent of patients with Sweet’s syndrome have an associated malignancy. Most commonly acute myelomonocytic leukemia, account for 85% percent of the associated malignancies. Pathergy test positivitiy can be detectable in patients with SS whereas pathergy test positivity is a rare condition patient with paraneoplastic SS. We report a 80-year old woman with positive pathergy test associated SS and AML.

7.Hidden danger in neck pain: Carotidynia
Barış Türk, Feride Aydan Öztürk, Irfan Çelebi, Hacer Şebnem Türk
doi: 10.5350/SEMB2013470107  Pages 30 - 34
Karotidini, karotis bifurkasyon bölgesinin palpasyon sırasında tek taraflı hassasiyetiyle karakterize bir boyun ağrısı sendromudur. Bu sendromun doğru teşhisi için ayırıcı tanının oldukça dikkatli yapılması gerekir. Karotidini için ayırıcı tanıda, Takayasu ve temporal arteriti gibi büyük damar vaskülitleri, arterioskleroz, tromboz, fibromuskular displazi, diseksiyon ve anevrizmanın yanı sıra non-vasküler hastalıklar; lenfödem, siyaloadenit, tiroidit, peritonsiller abse veya boyun neoplazileri sayılabilir. Takayasu arteriti, etiyolojisi bilinmeyen aort ve ana dallarını tutan, nadir görülen kronik sistemik granülomatöz inflamatuar bir hastalıktır. Karotidini, Takayasu arteriti ve diğer büyük damar vaskülitlerinin klinik bir işareti olabilir. Bu çalışmada, idiopatik ve Takayasu arteritli olmak üzere iki karotidini olgusunun ultrasonografik ve manyetik rezonans bulgularını sunduk.
Carotidynia is a neck pain syndrome, characterized by unilateral tenderness to palpation over the carotid bifurcation area. The differential diagnosis for carotidynia should be done carefully for the proper identification of this syndrome. The differential diagnosis for carotidynia includes large-vessel vasculitides such as Takayasu’s and temporal arteritis, arteriosclerosis, thrombosis, fibromuscular dysplasia, dissection and aneurysm, as well as other non-vascular diseases such as lymphoedemas, sialodenitis, thyroiditis, peritonsiller abse or neck neoplasms. Takayasu’s arteritis is a rare chronic systemic granulomatous inflammatory disease that affect the aorta and its major branchs with unknown etiology. Carotidynia may be a clinical sign of Takayasu arteritis and other large vessel vasculitides. In this study, we report ultrasonographic and magnetic resonance imaging findings in two patients with idiopatic carotidynia and Takayasu arteritis as a cause of carotidynia.

8.Giant ovarian masses, gynecologic, anestetic and pathologic assessment; analysis of four cases
Alev Atış Aydın, Savaş Özdemir, Kaan Pakay, Ulufer Sivrikaya, Nedim Polat, Nimet Göker
doi: 10.5350/SEMB2013470108  Pages 35 - 40
Ovaryan kitleler bazen dev boyutlara ulaşabilirler. Bu yüzden de diğer komşu organlara, büyük damarlara kompresyon uygulayıp patoloji yaratabilir, asit oluşturabilirler. Bu derece büyük kitlelerin çıkarılması sırasında çok fazla sıvı aspire edilmesine veya dev kitlenin çıkarılmasına bağlı olarak ciddi hipotansiyon ve İnferior Vena Cava (İVC) sendromu oluşabilir. Burada bu şekilde olan dört olguyu
jinekolojik, patolojik, anestetik açılardan sunmak istedik.
Olgu: 54, 35, 39 ve 42 yaşında olan hastalar sırasıyla 20 kg ve 40x20cm; 14 kg ve 40x40x40 cm; 17 kg ve 45x50cm; ve 53x50 cm kitle saptanıp opere edildiler. Histopatolojik tanıları sırasıyla ilk ikisi borderline müsinöz adenokarsinom, benign endometroid tümör ve son olarak müsinöz kistadenoma eşlik eden teratom şeklindeydi. Preoperatif değerlendirmede, hastaların aşırı abdominal distansiyona bağlı dispne ve taşipnesi vardı ve kan gazları hipoksikti. Supin hipotansiyon ve diğer major komplikasyonları önlemek için gerekli operatif tedbirler alınarak uygun anestezi tekniği ile opere edildiler. Major peroperatif ve postoperatif herhangi bir komplikasyon oluşmadı.
Tartışma: Dev kitle eksizyonları önemli morbidite ile beraber olabilirler. Bu genelde kitlenin büyüklüğüne ve hastanın kötü kondisyonlarına bağlıdır. Eğer operasyon için gerekli tedbirler alınmazsa dev kitleler kanama ve hipotansiyon, elektrolit bozuklukları ile beraber belirgin morbidite ve ciddi problemlere sebep olurlar. Bu yüzden ventilatörle monitorizasyon, hemodinamik değerlendirme, hipotermi ve koagülopati için uygun tedbirler alınıp operasyona multidisipliner hazırlanmalıdırlar.
Ovarian masses sometimes can be seen as bulky masses reaching to huge amounts. Most pathologic signs can be attributed to compression effect on intraabdominal organs, vascular structures and ascites made by tumor. After removal of such huge pelvic masses, serious clinical hypotension and inferior vena cava (IVC) syndrome can be seen related to the aspiration of high levels of fluid or resection of bulky mass. Here, we present four cases of bulky ovarian masses by means of gynecologic surgery, anaesthesia and pathology.
Case: 54, 35, 39, 42 years old patients having 20 kg and 40x20cm; 14 kg and 40x40x40 cm, 17 kg and 45x50 cm and 53x50 cm adnexal masses respectively were operated. Histopathologies were found each to be the first two borderline mucinous carcinomas, third one was benign endometrioid tumor and the fourth one was mucinous cystadenoma complexed with teratom structures. On preoperative assessment, patients had dyspnea and tachypnea due to huge abdominal distention, blood gas parameters were hypoxic. To prevent supin hypotensive syndrome and other complications peroperatively, cases were evaluated by anesthesiology and the appropriate anesthesia technique was chosen, no major complications were seen in the peroperative or postoperative periods.
Discussion: Giant ovarian cyst excision may be associated with significant mortality. Most of the problems are due to the size of the cyst and to the patient‘s poor condition. Serious problems in this case mainly develop because of intraoperative blood loss and duration of the operation, postoperative hypotension and electrolyte disorders may be seen. Special attention should be paid to ventilator monitoring and hemodynamic assessment peroperatively and intraoperative fluid imbalance, hypotermia and coagulopathy regulation and the operative approach in the planning area needs to be done carefully.

9.A rare complication of totally implantable venous access device in a pediatric patient: a case report
Sibel Oba, Meltem Aydoğmuş, Özgür Özbağrıaçık, Mehmet Eren Açık, Saliha Berber Pehlivan
doi: 10.5350/SEMB2013470109  Pages 41 - 44
İmplante damar erişim cihazları pek çok hematolojik ve onkolojik hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. İntravenöz tedavinin zorluğunu belirgin olarak azaltır ve onkoloji hastalarının yaşam kalitesini arttırırlar. Deneyimli ellerde komplikasyon oranı çok düşüktür. Bununla birlikte kullanıcıların eğitilmesi, katater bakımının sık ve uygun şekilde yapılması, takıldıkdan sonra uygun şekilde kullanılması gereklidir. Biz bu olguda uygunsuz kullanım sonrası delinme ve sızıntı gelişen port katateri komplikasyonunu sunmayı amaçladık.
Implanted vascular access devices (ports catater) are widely used in pediatric haematology and oncology patients. They reduce the intravenous therapy difficulties and increase the quality of lives of oncologic patients. Complications are rare with experienced hands. Education of users, correct and frequent care, appropriate postoperatively use are important. Correct procedure and careful usage decrease the incidence of complications. We present a case where a perforation and leakage of ports catater occured due to improper usage.

REVIEW ARTICLE
10.Review of incision techniques in a case with frontozygomatic dermoid cyst
Can Pamukcu, Serkan Erdenöz, Sabit Kimyon, Alper Mete, Gülcihan Açış
doi: 10.5350/SEMB2013470110  Pages 45 - 48
Dermoid kistler en yaygın görülen periorbital tümörlerdir. Total eksize edildikten sonra en önemli konu operasyon sonrası en iyi estetik sonucun alınmasıdır. Cerrahi sırasındaki insizyonun lokalizasyonu iyileşme sürecini etkilemektedir. Biz bu çalışmada dermoid kist eksizyonunda üst kapak kıvrımını kullandığımız bir olguyu sunarken insizyon tekniklerini sorguladık
Dermoid cysts are the most frequent periorbital tumors. The primary concern after total excision is an acceptable cosmetic result. Localization of incision during surgery effects the healing process and cosmetic result. In this report, we reviewed incision techniques while presenting a case in which we used upper skin crease incision for dermoid cyst excision.

LookUs & Online Makale