| DERLEME | |
| 1. | Endocrine Surgery during the COVID-19 Pandemic: Recommendations from the Turkish Association of Endocrine Surgery Endocrine Surgery during the COVID-19 Pandemic: Recommendations from the Turkish Association of Endocrine Surgery Nurcihan Aygun, Yalin Iscan, Murat Ozdemir, Selen Soylu, Oguz Ugur Aydin, Ismail Cem Sormaz, Ahmet Cem Dural, Nuri Alper Sahbaz, Serkan Teksoz, Ozer Makay, Ali Ugur Emre, Mehmet Haciyanli, Recep Gokhan Icoz, Yasemin Giles, Adnan Isgor, Mehmet Uludag, Fatih TuncaPMID: 32617048 PMCID: PMC7326680 doi: 10.14744/SEMB.2020.65902 Sayfalar 117 - 131 The 2019 novel coronavirus disease (COVID-19) was initially seen in Wuhan, China, in December 2019. World Health Organization classified COVID-19 as a pandemic after its rapid spread worldwide in a few months. With the pandemic, all elective surgeries and non-emergency procedures have been postponed in our country, as in others. Most of the endocrine operations can be postponed for a certain period. However, it must be kept in mind that these patients also need surgical treatment, and the delay time should not cause a negative effect on the surgical outcome or disease process. It has recently been suggested that elective surgical interventions can be described as medically necessary, time-sensitive (MeNTS) procedures. Some guidelines have been published on proper and safe surgery for both the healthcare providers and the patients after the immediate onset of the COVID-19 pandemic. We should know that these guidelines and recommendations are not meant to constitute a position statement, the standard of care, or evidence-based/best practice. However, these are mostly the opinions of a selected group of surgeons. Generally, only life-threatening emergency operations should be performed in the stage where the epidemic exceeds the capacity of the hospitals (first stage), cancer and transplantation surgery should be initiated when the outbreak begins to be controlled (second stage), and surgery for elective cases should be performed in a controlled manner with suppression of the outbreak (third stage). In this rapidly developing pandemic period, the plans and recommendations to be made on this subject are based on expert opinions by considering factors, such as the course and biology of the disease, rather than being evidence-based. In the recent reports of many endocrine surgery associations and in various reviews, it has been stated that most of the cases can be postponed to the third stage of the epidemic. We aimed to evaluate the risk reduction strategies and recommendations that can help plan the surgery, prepare for surgery, protect both patients and healthcare workers during the operation and care for the patients in the postoperative period in endocrine surgery. (SETB-2020-05-084) |
| 2. | COVID-19 pandemisi sırasında meme kanseri yönetimi Management of Breast Cancer during the COVID-19 Pandemic Bulent Citgez, Banu Yigit, Emir Capkinoglu, Gurkan YetkinPMID: 32617049 PMCID: PMC7326681 doi: 10.14744/SEMB.2020.23326 Sayfalar 132 - 135 Yeni koronavirüs hastalığına (COVID-19) orijinal SARS virüsüne benzeyen SARS-CoV-2 virüsü neden olur. COVID-19 enfeksiyonunun en yaygın semptomları ateş, öksürük ve nefes darlığıdır. Mevcut verilere göre, COVID-19 virüsü için birincil bulaşma yolu solunum damlacıkları ve temas yoluyla insanlar arasındadır. Virüs, özellikle yaşlı hastalarda ve kanser gibi önceden mevcut hastalıkları olanlarda pnömoni de dahil olmak üzere ciddi respiratuar komplikasyonlara yol açabilir. Kanser hastalarının COVID-19 ile enfekte olma riski önemli ölçüde yüksektir çünkü bağışıklık sistemleri zayıftır ve bu durum hem kanser olmaları hem de kanser tedavisi almalarından kaynaklanır. COVID 19 krizi, poliklinik, elektif bakım, servisler, acil bakım, konferanslar, öğretim ve araştırma dahil olmak üzere pek çok uygulamayı her yönüyle etkilemiştir. Aktif kanser tedavisi gören hastaların uygun şekilde tedavi edildiğinden emin olmalıyız. Bu derlemede, COVID-19 pandemisinin meme kanseri hastalarının tanı ve tedavisi üzerindeki olumsuz etkilerinin nasıl önlenebileceğini açıklamaya çalıştık. (SETB-2020-05-073) |
| 3. | Gastrointestinal kanserli hastalarda COVID-19 pandemisi sürecinde cerrahi tedavi yaklaşımı nasıl olmalıdır? How should be the Surgical Treatment Approach during the COVID-19 Pandemic in Patients with Gastrointestinal Cancer? Mustafa Fevzi Celayir, Nurcihan Aygun, Mert Tanal, Hakan Mustafa Koksal, Evren Besler, Mehmet UludagPMID: 32617050 PMCID: PMC7326676 doi: 10.14744/SEMB.2020.93709 Sayfalar 136 - 141 COVID-19 ilk olarak Aralık 2019'un sonunda Çin’de görülmüştür. COVID-19, akciğerlerde hafif veya şiddetli olabilen ve akut solunum yolu enfeksiyonuna yol açan SARS-CoV-2 olarak tanımlanmış yeni bir koronavirüs türüdür. Hastalık literatürde ilk kez Şubat 2020 ' de Coronavirus Hastalığı 2019 (COVID-19) olarak bildirilmiştir. Hastalık hızla yayılmış ve 11 Mart 2020'de Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından bir salgın olarak ilan edilmiştir. Bugüne kadar yaklaşık 7734185 vaka ve 412369 kadar da ölüm bildirmiştir (09 / Haziran / 2020). COVID-19 dünyaya ve ülkemize yayıldıkça, bu hastalıkla mücadele eden hastaneler de hastalığın bulaşması için riskli alanlar haline gelmiştir. Sağlık çalışanlarının damlacıklar ve yüzeylerden doğrudan temas yolu ile viral kontaminasyon riski yüksektir. Maskeler, tulumlar, eldivenler, yüz siperleri ve / veya gözlükler gibi kişisel koruyucu ekipmanlar (KKEE) zorunludur. Amaç, hastaneye yatmayı gerektiren vakaların akışını zamanla yaymak, böylece hastanelerde olası birikimi önlemektir. Elektif ameliyatlar ve tanısal müdahaleler gibi acil olmayan tüm prosedürler önemli ölçüde etkilenmiştir. Hastaneye yatış prosedürleri çoğunlukla COVID-19 enfeksiyonu olan hastalara tahsis edildiğinden ve cerrahi operasyonlar ertelendi. Bu pandemi sürecinde ise sadece acil cerrahi olgular ve ertelenemeyen onkolojik ameliyatlar yapıldı. Onkoloji hastalarının, hem hastalığın kendisi, hem de alınan kemoterapi ve / veya radyoterapinin yan etkileri nedeniyle bağışıklığı baskılanmıştır. Bu durum, hastaları enfeksiyonlara karşı daha hassas hale getirir ve bu hastalardaki enfeksiyonların prognozu daha kötü ve yıkıcıdır. Kanser hastalarının genel popülasyona kıyasla COVID-19'a yakalanma olasılıkları neredeyse iki kat daha fazladır. COVID-19 pandemisinde malignitesi olan hastaların cerrahi prosedürlerinin seçimi ve perioperatif yönetimi daha da önemli hale gelmiştir. Çalışmamızda, bu pandemi sırasında malignitesi olan ve cerrahi onkolojik girişim yapılan hastalarımızın tedavi süreçlerini analiz ettik. (SETB-2020-06-089) |
| 4. | Neonatal Sepsis Neonatal Sepsis Ilkay Ozmeral Odabasi, Ali BulbulPMID: 32617051 PMCID: PMC7326682 doi: 10.14744/SEMB.2020.00236 Sayfalar 142 - 158 Neonatal sepsis yenidoğan döneminde ciddi morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Klinik bulgular subklinik enfeksiyondan, lokal veya sistemik ciddi enfeksiyona kadar geniş bir prezentasyona sahiptir. Bulguların ortaya çıkış zamanına göre erken başlangıçlı neonatal sepsis, geç başlangıçlı neonatal sepsis ve çok geç başlangıçlı neonatal sepsis olarak üç gruba ayrılır. İntrapartum antibiyotik tedavisi ile erken başlangıçlı neonatal sepsis sıklığında azalma olduğu görülmüştür. Bununla birlikte preterm ve çok düşük ağırlıklı bebeklerin yaşam oranının artması ile geç başlangıçlı neonatal sepsis insidansında artış ortaya çıkmıştır. Neonatal sepsiste etken patojen intrauterin kaynaklı olabileceği gibi, maternal flora, hastane veya toplum kaynaklı olabilir. Prematürite, düşük doğum ağırlığı, koryoamnionit, erken uzamış membran rüptürü, resüstasyon öyküsü, düşük APGAR skoru, anne sütü ile beslenememe, hastanede yatış süresinin uzun olması, invaziv girişimler, neonatal sepsis risk faktörleri arasında sayılmaktadır. Bu makalede neonatal sepsisin tanımı, sınıflaması, epidemiyolojisi, risk faktörleri, patogenezi, klinik bulguları, tanı yöntemleri ve tedavisindeki güncel bilgiler paylaşılmıştır. (SETB-2019-12-144) |
| 5. | Pheochromocytoma and paraganglioma: from epidemiology to clinical findings Pheochromocytoma and Paraganglioma: From Epidemiology to Clinical Findings Nurcihan Aygun, Mehmet UludagPMID: 32617052 PMCID: PMC7326683 doi: 10.14744/SEMB.2020.18794 Sayfalar 159 - 168 Pheochromocytomas (PCC) and paragangliomas (PGL) are rare neuroendocrine tumors. Pheochromocytomas arise from chromaffin cells in the adrenal medulla, and PGLs arise from chromaffin cells in the ganglia of the autonomic nervous system. Paragangliomas originate from sympathetic or parasympathetic ganglia in the abdomen, thorax, and pelvis. The majority of PCC and sympathetic PGL are endocrine active tumors causing clinical symptoms by secreting excess catecholamines (norepinephrine, epinephrine, dopamine) and their metabolites. The incidence of PCC and PGL ranges between 2 and 8 per million, with a prevalence between 1: 2500 and 1: 6500. It peaks between the 3rd and 5th decades of life, and approximately 20% of cases are pediatric patients. The prevalence among patients with hypertension in outpatient clinic ranges between 0.1-0.6% in adults and between 2-4.5% in the pediatric age group. 10-49% of these tumors are detected incidentally in imaging techniques performed for other reasons. However, 4-8% of adrenal incidentalomas are PCCs. Of these neuroendocrine tumors, 80-85% are PCCs and 15-20% are PGLs. Up to 40% of patients with PCC and PGL have disease-specific germline mutations and the situation is hereditary. Of 60% of the remaining sporadic patients, at least 1/3 have somatic mutation in predisposing genes. 8% of the sporadic cases, 20-75% of the hereditary ones, 5% of the bilateral, adrenal cases, and 33% of the extradrenal ones at first presentation are metastatic.Although PCCs and PGLs have scoring systems for histological evaluation of the primary tumor, it is not possible to diagnose whether the tumor is malignant, since there is no histological system approved for the biological aggressiveness of this tumor group. Metastasis is defined as the presence of chromaffin tissue in non-chromaffin organs such as lymph nodes, liver, lungs and bone. Although most of the PCC and PGL are benign, metastatic disease can develop in 15-17%. Metastatic disease is reported between 2-25% in PCCs and 2.4-60% in PGLs. The TNM staging system of the American Joint Committee on Cancer (AJCC) was developed to predict the prognosis, based on the specific anatomical features of the primary tumor and the occurrence of metastasis. (SETB-2020-05-068) |
| ORIJINAL ARAŞTIRMA | |
| 6. | Neutrophil Elastase Inhibitor Increases Flap Survival in Experimental Degloving Injuries Neutrophil Elastase Inhibitor Increases Flap Survival in Experimental Degloving Injuries Erkan Yuce, Kamuran Zeynep Sevim, Medeni Volkan Kiyak, Kemalettin Yildiz, Daghan Dagdelen, Fatih Irmak, Semra Karsidag, Ulkan KilicPMID: 32617053 PMCID: PMC7326670 doi: 10.14744/SEMB.2018.45077 Sayfalar 169 - 175 Objectives: Degloving hand injuries have generally been viewed as among the most difficult of injuries to manage due to the extensive nature of associated damage. The traditional approach to the circumferentially degloved segment of problematic flap viability has been to resuture the flap and to wait and see. However, the waiting period or the specific hemorheological protocol remains uncertain. The purpose of this study is to acknowledge if Sivelestat, known to ameliorate ischemia reperfusion injury, enhances the survival of avulsed flaps in a hind limb degloving model of rats and to compare Sivelestat’s effects to Pentoxifylline. Methods: Total flap area (cm2), area of necrosis in the flap (cm2), and the ratio between the necrotic and total areas (percentage) were determined. Angiogenesis among the groups were documented with CD31, anti-PECAM stainings. TUNEL assay was performed to allow the visualization of cell nuclei containing fragmented DNA, a typical feature of apoptosis. Results: This study demonstrated that, Sivelestat administered at 10 mg/kg/hour dosage will inhibit the ischemia reperfusion injury more pertinently than Pentoxifylline which exerts only hemorheological effects. Conclusion: The anti-inflammatory effects of Sivelestat, will be beneficial for decreasing the early complications of degloving injury, such as inflammation, sepsis, and edema, better than Pentoxifylline which exerts only hemorheological effects. |
| 7. | Korozif Özofajit Darlıklarında Geç Dönem Stent Uygulaması: İlk Deneyimlerimiz Late Intraluminal Stent Application in Strictures due to Corrosive Esophagitis: Our Preliminary Experiences Meltem Kaba, Cetin Ali Karadag, Mesut Demir, Nihat Sever, Melih Akin, Ali Ihsan DokucuPMID: 32617054 PMCID: PMC7326674 doi: 10.14744/SEMB.2018.09634 Sayfalar 176 - 180 Amaç: Gelişmekte olan ülkelerde sık görülen korozif madde alımlarının özofagus darlığı ile sonuçlanması yaygın rastlanılan bir durumdur ve darlıklara yönelik standart bir tedavi yöntemi henüz bulunamamıştır. Çalışmamızda özofagus darlıklarının tedavisinde stent uygulanmasına ilişkin ilk deneyimlerimiz sunulmuştur. Yöntem: Kliniğimizde korozif özofajit nedeniyle darlık gelişen ve stent tedavisi uygulanmış olan hastaların dosyaları geriye dönük olarak değerlendirildi. Özofagus darlığının boyu 30 ile 130 mm arasında değişiyordu. Kullanılan stentler, silindirik nitinol alaşım yapı üzerine silikon kaplanmış, üst ucu huni şeklinde, yerleştirildiğinde kendiliğinden genişleyen ve çıkarılabilir özellikteydiler. Stent çapları 10–20 mm, boyları 60–170 mm arasındaydı. Bulgular: Toplam yedi hasta (4 kız, 7 erkek) çalışmaya katıldı. Stentler genel anestezi altında yerleştirildiler. Stent sonrası hastaların tümünde değişik sürelerde ağrı, kusma, yutma güçlüğü ve bir hastada kanama oldu. Bir hasta stentli iken akciğer enfeksiyonuna bağlı olduğu düşünülen komplikasyonla kaybedildi. Stentler tolerans sorunları (Granulasyon dokusu oluşması, stentin gömülmeye başlaması) gibi nedenlerden dolayı ortlama 38 günde çıkartılmak zorunda kalındılar. Hastaların özofagus mukozasında granülasyon oluştuğu, kesin iyileşme sağlamadığı ancak dar bir lümenin ortaya çıktığı gözlendi. Tartışma: Klinik uygulamamızda stenent tedavisi kalıcı fayda sağlamamıştır. Hangi tip, uzunluk ve çaptaki stentin, yanıktan ne kadar süre sonra uygulanacağı, ne kadar süreyle kalacağı, hangi uzunluktaki ve yerleşimdeki darlıkların stent tedavisine uygun olduğu, birlikte uygulandığında yarar sağlayacak tıbbi tedavilerin neler olacağı konusunda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. (SETB-2018-07-094) |
| 8. | Psoriazisli Hastalarda Uyku Kalitesi ve Olası Etkileyici Faktörlerle İlişkisi Sleep Quality in Psoriasis Patients and its Relations with Possible Affecting Factors Betul Tas, Vasfiye Kabeloglu, Aysun Soysal, Dilek AtakliPMID: 32617055 PMCID: PMC7326668 doi: 10.14744/SEMB.2018.53189 Sayfalar 181 - 187 Amaç: Psoriazis (PS) kronik, immüniteyle ilişkili bir inflamatuar deri hastalığıdır. Yaşam kalitesi ve diğer sistemler üzerine önemli etkilere yol açar. Burada, psoriaziste uyku kalitesi (UK) ve onu etkileyebilecek olası faktörlerle ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Her 2 cinsten toplam 74 denek çalışmaya dahil edidi. Hastalar demografik özellikleri, vücut kitle indeksi (VKİ), Psoriazis Alan Şiddet İndeksi (PAŞİ), Pittsburg Uyku Kalite İndeksi (PUKİ), Psoriazis Yaşam Kalite İndeksi (PYKİ), Benlik Algısı Skalası (BAS), ile değerlendirildi. Ayrıca eşlik eden kronik hastalıklar, hastalık süresi, ve kaşıntının şiddeti kaydedildi. Elde edilen PUKİ değerleri, sözü edilen diğer faktörlerle UK ilişkisinin önemi açısından karşılaştırıldı. Sonuçların analizi SPSS, version 24, 2016 ile yapıldı ve anlamlılık <0.05, 0.01, ve 0.001 p değerleri, ve < 0.2, =0.2-0.4, =0.4-0.6, =0.6-0.8 and > 0.8 rho (r) değerlerine göre değerlendirildi. Bulgular: Otuz yedi kadın ve 37 erkek değerlendirmeye alındı. Ortalama yaş 47.21±13.91 idi. Ortalama VKİ ve ortalama hastalık süresi 30.09±4.68 kg/m2 ve 10.58±9.1 aydı. Çalışma grubunun PAŞİ, PUKİ, BAS ve PYKİ değerleri sırasıyla 19.79±16.99, 9.14±5.09, 142.12±23.83, ve 21.94±16.31 idi. Deneklerin yaklaşık yüzde otuzunda en az bir kronik hastalık vardı. Alkol ve sigara kullanımı %17.56, %50 idi. PAŞİ, PUKİ ile kuvvetli pozitif korelasyon gösterirken, BAS ile negative ve zayıf korelasyon gösterdi. PUKİ değerleriyle, yaş, cinsiyet ve VKİ arasında korelasyon saptanmazken, PYKİ, diyabet (DM) ve kaşıntı şiddetiyle orta kuvvette pozitif, ve hipertansiyon (HT), troid hastalıkları, PAŞİ, ve hastalık süresiyle zayıf pozitif korelasyon saptandı. PAŞİ ve DM’un UK üzerine belirgin öngörücü etkileri saptandı. Sonuçlar: Psoriaziste, uyku kalitesi, yaşam kalitesi, hastalık şiddeti ve süresi, kaşıntı şiddeti, eşlik eden DM, HT ve troid hastalıkları gibi faktörlerden etkilenmektedir ve bunlardan hastalık şiddeti ve DM’un UK üzerine belirgin negatif öngörücü etkileri vardır. Hastalık aktivasyonunun control altında tutulması ve DM gelişiminin önlenmesi PS hastalarında UK’nin korunmasını sağlayabilir. (SETB-2018-07-098) |
| 9. | Ankilozan Spondilitin Erektil Fonksiyon Üzerindeki Etkisi Effects of Ankylosing Spondylitis on Erectile Function Ibrahim Halil Erdem, Mazhar Ortac, Emre SalabasPMID: 32617056 PMCID: PMC7326678 doi: 10.14744/SEMB.2018.49358 Sayfalar 188 - 192 Objectives: Ankylosing spondylitis (AS), which is a chronic rheumatologic disorder, may be associated with erectile dysfunction (ED). This study aims to investigate the incidence of erectile dysfunction in patients with AS with a control group and to investigate the risk factors for ED. Methods: All demographic data were recorded. Participants in both groups filled in the IIEF-5 (International Index of Erectile Function), Beck Depression Index (BDI) and Beck Anxiety Index (BAI) questionnaires, whereas patients with AS additionally filled in Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Index (BASDAI), Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index (BASFI), Bath Ankylosing Spondylitis Metrological Index (BASMI) and Ankylosing Spondylitis Quality of Life (ASQoL) questionnaires. Patients were compared concerning erectile function and predictive factors. Fifty patients with the AS diagnosis and fifty healthy males were included in this study. Results: ED of all degrees was present in 38% and 30% of males in the AS group and control group, respectively, with no statistical difference. However, the mean IIEF-EF domain score of the AS group (22.3±7.0) was significantly lower than the control group (25.7±4.3) (p=0.004). In addition, BDI and BAI scores were significantly higher in the AS group. When we have divided patients in the AS group into two, according to the presence or absence of the ED, the mean IIEF-EF domain score of patients with ED was lower than AS patients without ED. No difference was detected in both groups concerning age and the duration of the disease. Patients who had ED in the AS group had significantly higher scores in BASDAI, BASFI, depression and anxiety; however, no significant difference was detected among groups regarding BASMI scores. Mean IIEF score was lower in patients with AS, and this had a negative correlation with BASDAI, BASFI, ASQoL, BDI and BAI scores. Conclusion: Erectile function scores were slightly lower in the AS group than the control group in our study. ED risk factors were shown as disease activity and psychological status. (SETB-2018-07-102) |
| 10. | Solar lentigolarda Er: YAG lazer tedavisinin etkinliğinin retrospektif analizi: Klinik gözlemlerimiz A Retrospective Analysis of Er: YAG Laser Treatment in Solar Lentigines: Our Clinical Observations Ezgi Aktas Karabay, Neslihan Fisek IzciPMID: 32617057 PMCID: PMC7326671 doi: 10.14744/SEMB.2018.46548 Sayfalar 193 - 196 Amaç: Bu çalışmanın amacı Erbium-doped yttrium aluminium garnet (Er: YAG) lazerin solar lentigo tedavisinde etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Er: YAG lazer ile tedavi edilen hastalar ile retrospektif çalışma düzenlendi. Tedavi öncesinde çok sayıda solar lentigosu olan 14 hasta çalışmaya dahil edildi. Tedavi parametreleri ve izlenen yan etkiler kaydedildi. Bağımsız bir dermatolog tarafından klinik iyileşme değerlendirildi, hastalar da tedavi sonuçları ile ilgili memnuniyetlerini derecelendirdi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 41.07±7.16 (yıl) idi. Her hastaya uygulanan tedavi seasn sayısı ortalaması 1.79±1.05 idi. Son değerlendirmede 8 hastada (% 57.1) mükemmel iyileşme t (%76–100 gerileme) izlenirken, 5 hastada (%35.7) iyi derecede iyileşme (%51-75 gerileme) izlendi. On hasta (% 71.4) tedavi sonuçlarından çok memnun, 4 hasta (%28.5) memnun idi. Tedaviye bağlı hiçbir yan etki izlenmedi. Sonuç: Solar lentigolarda Er: YAG lazer tedavisi etkili ve güvenli bir yöntem olabilir. (SETB-2018-07-101) |
| 11. | 3. basamak bir hastanenin acil servisindeki dermatoloji konsültasyonlarının değerlendirilmesi Evaluation of Dermatology Consultations in a Tertiary Care Centre Emergency Service Ezgi Ozkur, Ilknur Kivanc Altunay, Gul Sekerlisoy, Yasemin ErdemPMID: 32617058 PMCID: PMC7326684 doi: 10.14744/SEMB.2018.72473 Sayfalar 197 - 200 Amaç: Çalışmamızın amacı acil servise başvuran ve dermatolojiye konsülte edilen hastaların özelliklerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem(ler): 01.05.2017 ve 01.05.2018 tarihleri arasında 12 ay boyunca acil servisten yapılan dermatoloji konsültasyonlarının elektronik medikal kayıtları incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, şikayetleri, tanı ve tedavi bilgileri kaydedildi. Bulgular: Toplamda 444 hasta değerlendirmeye alındı. En sık görülen dermatolojik hastalık enfeksiyonlar (86,9%) (en sık viral), 2. sırada inflamatauar dermatozlar(5.4%) ve 3. sırada ürtiker ve anjiyoödem (5.1%) olarak saptandı. En yüksek başvuru oranı Nisan ayında saptandı (%14). Sonuç(lar): Acil serviste karşılaşılan en sık dermatolojik hastalıklar, en sık enfeksiyöz hastalıklar olmak üzere, bu çalışmada saptanmıştır. Dermatolojik acillerin epidemiyolojisinin ve deri bulgularının bilinmesi daha iyi bir sağlık hizmeti için yararlı olacaktır. (SETB-2018-07-091) |
| 12. | Tonsillofarenjitlerde Antibiyotik Başlama Kararında Semptomlar Yeterli Mi? Are Symptoms Sufficient in the Decision to Start Antibiotics in Tonsillopharyngitis? Elif Serap Esen, Memet Taskin Egici, Guzin Zeren OzturkPMID: 32617059 PMCID: PMC7326667 doi: 10.14744/SEMB.2018.01336 Sayfalar 201 - 205 Amaç: Gereksiz antibiyotik kullanımı antibiyotik direnci sebeplerindendir.Hızlı antijen testi (HAT), tonsillofarenjit düşünülen hastalarda bakteri/ virüs ayrımını sağlayarak gereksiz antibiyotik kullanımını önlemek için önerilmektedir. Fakat tipik semptomlara sahip hastalarda yalancı negatif test sonuçları hekimleri kararsız bırakmaktadır. Çalışmamızda HAT sonucuyla hastaların semptomları arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hakimliği polikliniğine başvuran tonsillofarenjit tanısı almış ve HAT istenmiş hastalar alınmıştır.Çalışma retrospektif dosya tarama yöntemi ile yapılmış; hastaların yaşı, cinsiyeti, semptomları, HAT sonuçları ile birlikte varsa boğaz kültürleri incelenmiştir. İstatistiksel analiz için SPSS 15.0 for Windows programı kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık seviyesi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: 265 hastanın HAT’ ı ve 141 hastanın boğaz kültürü incelenmiştir. HAT pozitifliği %28,7, boğaz kültüründe A grubu Beta Hemolitik Streptokok (AGBHS) saptanma oranı %22,5 iken antibiyotik reçeteleme oranı %37’ dir. AGBHS kültürü pozitif olan 32 kişinin 27 (%84,4)’sinde HAT da pozitifti. Semptomlarla HAT pozitifliği ilişkisi irdelendiğinde; 380C üstü ateş varlığı ile HAT pozitifliği arasında anlamlı ilişki saptanmazken; HAT pozitif olan hastalara 380C üstü ateş daha fazla eşlik etmekteydi. Bunun dışında tonsiller eksuda varlığı ile HAT pozitifliği arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki mevcuttu (p=0,000). Yaş gruplarına göre semptomlar ile HAT arası ilişki incelendiğinde; 18 yaş altı grupta LAP varlığı ve tonsiller eksuda varlığı ile HAT pozitifliği anlamlı ilişki bulundu (p=0,000; p=0,001). 18 yaş ve üstü grupta ise tonsiller eksuda varlığı ile HAT pozitifliği anlamlı ilişki saptandı (p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda tonsiller eksuda hem 18 yaş altı hem de 18 yaş ve üstü yaş grubunda da ortak semptom olup HAT ile istatistiki olarak anlamlı ilişkilidir. Ancak tonsiller eksuda sadece bakteriyel enfeksiyonlarda değil virütik enfeksiyonlarda da oluşmaktadır. Bu nedenle yalnızca semptomlarla karar verilerek antibiyotik başlanılmaması ve HAT’ın daha etkin kullanılması gerektiğini düşünmekteyiz. (SETB-2018-09-121) |
| 13. | Üçüncü basamak bir hastanede kontakt dermatit hastalarında Avrupa standart seri yama testi sonuçları European Standard Series Patch Test Results in Contact Dermatitis Patients in a Tertiary Care Hospital Ersoy Acer, Hilal Kaya Erdogan, Tayfun Batan, Zeynep Nurhan SaracogluPMID: 32617060 PMCID: PMC7326666 doi: 10.14744/SEMB.2020.02703 Sayfalar 206 - 210 Amaç: Alerjenlere duyarlanma toplumlar arasında farklılık gösterir, ayrıca yaş ve cinsiyet gibi çeşitli faktörlerden etkilenir, yıllar içinde bile değişebilir. Bu çalışmada merkezimizde, kontakt dermatitli (KD) hastalarda yapılan yama testi sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık. Yöntem: İki bin on yedi-2018 yılları arasında KD’li hastaların Avrupa standart seri yama testi sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Yüz otuz beş hastanın 65'i (%48,1) erkek, 70'i (%51,9) kadındı. Hastaların yaş ortalaması 41,43 ± 14,26 (11-78) idi. 78'inde (%57,8) en az bir alerjene karşı pozitif reaksiyon tespit edildi. En sık alerjenler nikel sülfat (%27,4), potasyum dikromat (%14,8), kobalt klorür (%11,9), tekstil boya karışımı (%8,1), koku karışımı Ⅰ, Ⅱ (%6,7) ve peru balsamı (%4,4) idi. Kadınlarda nikel sülfat, erkeklerde kobalt klorür ve potasyum dikromat duyarlılığı daha yüksekti (sırasıyla, p = 0.03, 0.05, 0.03). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde; yaş, en az bir alerjene karşı pozitif reaksiyon ile bağımsız olarak ilişkiliydi. Sonuç: Nikel sülfat, potasyum dikromat, kobalt klorür ve tekstil boya karışımı en sık saptanan alerjenlerdi. Bu alerjenlere maruziyeti azaltmak için yasal düzenlemeler yapılmalıdır. (SETB-2019-08-114) |
| 14. | Comparison of the Oral Steroids, Macrolides and Combination Therapy in Nasal Polyposis Patients Comparison of the Oral Steroids, Macrolides and Combination Therapy in Nasal Polyposis Patients Fatih Tetik, Arzu Yasemin Korkut, Kerem Sami Kaya, Irmak Ucak, Irfan Celebi, Berna Uslu CoskunPMID: 32617061 PMCID: PMC7326679 doi: 10.14744/SEMB.2018.40316 Sayfalar 211 - 217 Objectives: In this study, our aim was to compare oral steroid therapy with macrolide therapy and with oral steroid + macrolide (combine) therapy in patients with nasal polyposis (NP). Methods: All patients were treated with nasal steroid therapy for eight weeks and divided randomly into three groups as follows: Oral steroid group, oral macrolide group and combine group. All patients underwent endoscopic staging, radiological grading, odour testing and completed the sino-nasal outcome test-22 (SNOT-22) questionnaire before and after treatment. Results: Significant improvement was observed in all parameters after treatment in all three groups. All parameters were significantly better in the combined group than in the macrolide group. Comparison of the oral steroid group and macrolide group revealed significantly better radiological grading and odour test changes for the oral steroid group, but no statistically significant differences existed according to endoscopic staging and SNOT-22. The post-treatment SNOT-22 score was significantly better in the combined group than in the steroid group. A comparison of the combined and steroid groups showed better results for the combined group for all parameters, but the differences were not significant. Conclusion: All treatment protocols were effective and the successful use of macrolide indicates its potential as an alternative in patients with contraindications to oral steroid treatment. The combined treatment may demonstrate significantly better results than steroid treatment alone if larger studies with more patients are performed. (SETB-2018-07-095) |
| 15. | Hirschsprung Hastalarımızın Genel Değerlendirilmesi ve Laparoskopinin Yeri Assessment of Patients with Hirschsprung Disease and the Use of Laparoscopy Mesut Demir, Melih Akin, Meltem Kaba, Nimetullah Mete Genc, Nihat Sever, Cetin Ali Karadag, Ali Ihsan DokucuPMID: 32617062 PMCID: PMC7326675 doi: 10.14744/SEMB.2018.84565 Sayfalar 218 - 221 Amaç: Çalışmamızın amacı kliniğimizde Hirschsprung’s Hastalığı ( HH) nedeni ile tanı konulup, tedavi edilen hastalarımızın sonuçlarının değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010-Aralık 2015 tarihleri arasında HH nedeniyle operatif tedavisi yapılan hastalarımızın demografik ve klinik bulguları dosyası üzerinden geriye dönük olarak değerlendirildi. Bulgular: 28 (19 E, 9K) hastamız kliniğimizde HH tanısı ile operasyonları yapıldı. Ortalama yaş 16.8 (1-168) aydı. 20’sine “Transanal Endorektal Pull –through (TERPT)”, 5’ine Duhamell operasyonu, 3’üne Soave prosedürü uygulandı. 20 TERPT hastasını 4’ü laparoskopi yardımlı yapıldı, diğer 16’sının birine ve 5 Duhamel yapılan hastanında 1’ine perop laparoskopi yapıldı ve biyopsiler alındı. Üç hastaya Soave prosedürü uygulandı. Bu hastalardan birine de laparoskopi yapılıp preop biyopsiler alındı, birisi TERPT sonrası enterokolit ve darlık gelişen patolojik analizinde nöronal intestinal displazi olan hastaydı, diğeride total kolonik HH olan kolonik patch yapılan hastaydı. Hastalarımızın hiçbirinde postop yoğun bakım ihityacı ve eksitus olmadı. Hastanede kalış süresi ortalama 8.75 (2-14) gündü. Patoloji raporlarından alınan sonuçlara göre çıkarılan barsak segmenti ortalama uzunluğu 23.6 (5-38 ) cmdi. Enterokolit sıklığı %25 di. Enterokolit gelişen 7 hastamızın 5 (% 25)’ine TERPT, 2 (%40)’sine Duhamel yapılmıştı. Bu hastalarda sadece biri total kolonik HH’dı. Total kolonik hastalarının 2’sine Duhamell-Martin, 1’ine Kimura yöntemi ile hazırlanan kolonik yama ile Soave prosedürü uygulandı. Enterokolit sıklığı iki hastada 3 kere, iki hastada 2 kere, üç hastada 1 kere gelişti. Bu hastaların tedavileri rektal yıkama ve geniş spektrumlu antibiyotik ile yapıldı. Anal darlık TERPT yapılan 2 hastamızda gelişti dilatasyonlara cevap verdi. Gayta inkontinans oranı %3 (1/28)’dü, laksatifler ve tuvalet eğitimi ile tedavi edildi. Hastaların ortalama takip süresi 35.5 (2-56) aydı. Sonuç: Hirschsprung Hastalığının tedavisinde TERPT yöntemi öncelik kazanmış olup diğer prosedürler de önemini korumaktadır. Laporoskopi yardımlı TERPT’de biyopsi almadaki kolaylığı, geçiş zonunun görülmesindeki faydası, mezo hazırlamadaki avantajı ve gergin olmayan anastomoz yapmayı sağladığı için kliniğimizde tedavide yerini almıştır. (SETB-2018-07-096) |
| 16. | Çocuk Onkoloji Polikliniğine Yönlendirilen Lenfadenopatili Hastalarda Kanser İnsidansi Ve Klinik Özellikleri Clinical Characteristics of and Cancer Incidence in Children Evaluated for Lymphadenoapthy Referred to Pediatric Oncology Clinics Sema Vural, Dildar Bahar Genç, Ezgi ÇelikboyaPMID: 32617063 PMCID: PMC7326673 doi: 10.14744/SEMB.2018.34603 Sayfalar 222 - 226 Amaç: Lenfadenopati (LAP) çocukluk çağında sık karşılaşılan bir klinik bulgudur. Çoğunlukla reaktif ve iyi seyirli olup etyolojisinde çocukluk çağı kanserleri nadiren yer alır. LAP nedeniyle izlenen hastalar arasındaki kanser sıklığı merkezlere göre farklılık gösterir. Birinci basamakta hastaların çok az bir bölümü kanser tanısı alırken onkoloji polikliniği gibi referans merkezlerinde sıklık artar. Hastaların kanser riski açısından yeterince değerlendirilmeden sevk edilmesi, referans merkezlerindeki kanser oranını azaltır. Çalışmamızda, LAP nedeniyle çocuk onkoloji polikliniğine gönderilen hastaların klinik, laboratuvar özelliklerinin ve kanser sıklığının araştırılması amaçlandı. Hastalar ve Yöntem: Çocuk onkoloji polikliniklerimize Ocak 2014-Aralık 2016 arasında başvuran LAP’lı hastaların kayıtları geriye dönük olarak inceledi. Yaş, cinsiyet, yakınma süresi, uygulanan tedavi, sistemik belirti ve bulgular, lenf nodunun özellikleri, laboratuvar sonuçları kaydedildi; kanser sıklığı hesaplandı. Bulgular: Yaşları 4 ay-17 yaş arasında (ortanca 6 yaş) değişen, 34 kız, 100 erkek 134 hasta çalışma grubunu oluşturdu. Lenf nodlarının %98’i bölgesel, bunların % 87’si baş-boyun bölgesinde olup, fizik muayenede boyutları 0.5-5 cm arasında değişiyordu (ortanca 2 cm). Olguların 21’ine (% 15.6 ) biyopsi yapıldı. Patolojik incelemede dört hastada LAP dışı nedenler (perfore epidermal kist, lenfanjiom, pilomatrikoma, ektopik timus) saptandı. Diğer biyopsilerin dokuzu reaktif LAP, dördü lenfadenit, dördü Hodgkin lenfoma tanısı aldı. Kanser tanısı alan tüm hastalarda LAP boyutu 2,5 cm’den büyük ve LAP saptandıktan sonra geçen süre dört haftadan uzundu. Bu olguların üçünde LAP’a sistemik bulgular eşlik ediyordu. Sonuç: Kanser şüphesi ile çocuk onkolojisi polikliniğine gönderilen LAP’lı hastaların yalnızca % 3’ü kanser tanısı aldı. Bu oran diğer pediatik onkolojiBir referans merkezi için çok düşük olan bu oran, birinci basamak sağlık merkezlerinde izlenebilecek hastaların yeterince değerlendirilmeden ve risk faktörleri gözetilmeden onkoloji polikliniğine yönlendirildiğini düşündürdü. (SETB-2018-05-075) |
| 17. | Çocuk Acil Servisinde Bilgisayarlı Beyin Tomografi Çekim Endikasyonunda Nörolojik Muayenenin Önemi The Importance of Neurological Examination for the Indication of Computed Tomography of the Brain in Pediatric Emergency Room Nezir Ozgun, Hepsen Mine Serin, Aysegul Cansu, Ali CansuPMID: 32617064 PMCID: PMC7326665 doi: 10.14744/SEMB.2018.80457 Sayfalar 227 - 230 Amaç: Bu çalışmanın amacı, çocuk hekimlerinin hastayı radyasyondan koruma farkındalığını artırmak, Bilgisayarlı Beyin Tomografisi (BBT)’nin doğru endikasyonda kullanılıp kullanılmadığı ve nörolojik muayenenin belirleyici faktör olup olmadığını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Ocak 2005-Aralık 2010 tarihleri arasında Çocuk Acil Polikliniği’mize başvuran travma dışı, kronik hastalığı olmayan ve BBT çekilen 342 olgunun retrospektif olarak, başvuru şikayeti, nörolojik muayene bulguları ve BBT sonuçları değerlendirildi. Nörolojik muayenede saptanan patoloji ile uyumlu anormal BBT bulgu varlığının sensivite ve spesifitesi hesaplandı. Bulgular: BBT çekilen 342 olgunun 319’unda sonuçlar normal, 23 olguda anormal olarak değerlendirilmişti. Nörolojik muayenesi normal olan 301 hastanın sadece 3’ ünde (%0.99) BBT sonucu anormal olarak rapor edilmişti. Nörolojik muayenesi anormal olan 41 hastanın ise 20’sinde (%48.8) BBT anormal olarak saptanmıştı. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.001). Nörolojik muayenede saptanan patoloji ile uyumlu anormal BBT bulgu varlığının sensivitesi %87 ve spesifitesi %94 olarak hesaplandı. Sonuç: Çocuk acil servis hastalarında ayrıntılı nörolojik muayene BBT çekim endikasyonunu belirlemede anahtar role sahiptir. Nörolojik muayenesi normal olan çocuklarda nöroradyolojik görüntülemenin hemen yapılmayıp, klinik takip sonucuna göre karar verilmesi daha uygun bir yaklaşım olabilir. (SETB-2018-05-079) |
| 18. | Çocuk Hastalarda Üst Ekstremite Cerrahisinde Ultrason Rehberliğinde Brakial Pleksus Bloğu Uygulamalarımız Our Ultrasound Guided Brachial Plexus Block Experiences for Upper Extremity Surgeries in Pediatric Patients Mustafa Aliınay, Hacer Sebnem Turk, Naim Ediz, Mehmet Ali Talmac, Sibel ObaPMID: 32617065 PMCID: PMC7326672 doi: 10.14744/SEMB.2018.98958 Sayfalar 231 - 235 Amaç: Brakial pleksus blokları çocuk hastalarda üst ekstremite ameliyatlarında en etkin analjezi ve anestezi yöntemidir. Son yıllarda brakial pleksus bloklarının ultrason eşliğinde yapılması pnömotoraks, intravasküler enjeksiyon, sinir hasarı gibi büyük komplikasyonları ve işlem başarısızlığı oranını azaltmıştır. Ancak özellikle çocuk hastalarda brakial pleksus bloklarıyla ilgili çalışmalar yetersiz sayıdadır. Biz çalışmamızda, kliniğimizde ultrason eşliğinde brakial pleksus bloğu uygulanan çocuk hastaların verilerini geriye dönük inceleyerek, bu hasta grubunda brakial pleksus bloğunun etkinliğini ve güvenliğini tartışmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2015- Ocak 2017 tarihleri arasında kliniğimizde ultrason eşliğinde brakial pleksus bloğu uygulanan çocuk hastaların verileri geriye dönük incelendi. Demografik verileri, tanıları, işlem ve ameliyat süreleri, kullanılan ilaçlar, motor ve sensoriyel blok süreleri kaydedildi. Bulgular: Ocak 2015- Ocak 2017 tarihleri arasında kliniğimizde ultrason eşliğinde üst ekstremite periferik sinir bloğu uygulanan çocuk hasta sayısı 24’tü. Bu hastaların 15’inde supraklavikular, 9’unda infraklavikular blok uygulanmış. Hastaların yaş ortalaması 9,6±3,12 idi. E/K oranı 14/10’du. İşlem süresi ortalaması supraklavikular blok uygulanan hastalarda 9,54±2,14 dakika, infraklavikular blok uygulanan grupta 12,9±2,8 dakikaydı. Operasyon süreleri ortalama 64±13,6 dakikaydı. Lokal anestezik olarak 21 hastada bupivakain+lidokain, 3 hastada bupivakain kullanılmış, 8 hastada adjuvan eklenmiş. İşlem 12 hastada genel anestezi altında, 12 hastada sedasyon altında uygulanmış. Ortalama motor blok süresi supraklavikular blok uygulanan hastalarda 7,5±2 saat, infraklavikular blok uygulanan hastalarda 7,4±1,5 saat idi. Ortalama sensoriyel blok süresi supraklavikular blok uygulanan hastalarda 10,5±1,7 saat, infraklavikular blok uygulanan hastalarda 10,45±1,15 saat idi. Adjuvan eklenen hastaların ortalama motor blok süresi 7,7 ±0,5 saat, sensoriyel blok süresi 11,12±1,1 saatti. Hastaların hiçbirinde işlem esnasında, intraoperatif ve postoperatif takipte komplikasyon görülmemiş. Sonuç: Çocuk hastalarda ultrason eşliğinde yapılan brakial pleksus blokları uzun analjezi süresi sağlamaları ve düşük komplikasyon oranları ile etkin ve güvenlidir. Bu konuda daha geniş hasta sayısı olan prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. (SETB-2018-04-051) |
| 19. | Tek merkezden farklı epilepsi etiyolojileri olan çocuklarda klobazam etkinlik ve yan etki profili Efficacy and Side Effect Profile of Clobazam in Children with Different Etiologies of Epilepsy from a Single Center Tugce Aksu Uzunhan, Zeynep GorPMID: 2617066 PMCID: PMC7326669 doi: 10.14744/SEMB.2020.60252 Sayfalar 236 - 244 Amaç: Klobazam çocukluk çağı epilepsilerinin tedavisinde politerapide kullanılan uzun etkili bir benzodiazepin grubu antiepileptiktir. Amacımız çoğu ilaca dirençli epilepsi olan farklı etiyolojili çocuklarda klobazamın etkinliği ve yan etki profilini retrospektif olarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi çocuk nöroloji polikliniği’ne Ocak 2017- Ocak 2019 arasında başvuran epilepsi nedeniyle klobazam reçete edilmiş 0-18 yaş arası 40 hasta çalışmaya alındı. Aydınlatılmış onam alınan hastaların verileri çocuk nöroloji poliklinik notlarından retrospektif olarak tarandı. Nöbetsiz ve nöbetlerde >%50 azalma olan gruplara klobazam yanıtlı, nöbetlerde <%50 azalma, yanıtsız, ilaç yan etkisi nedeniyle ilacı kesilen hastalar klobazam yanıtsız gruba dahil edildi. Bulgular: Hastaların 23’ü (%57,5) erkek, 17’si (%42,5) kız idi. Epilepsi başlama yaşı ortalaması 31,8 ± 37,2 ay, klobazam başlama yaşı ise 70,6 ± 48,9 ay idi. Nöbet tipleri 23 (%57,5) hastada fokal, 17 (%42,5) hastada generalize başlangıçlı idi. Otuz üç (%82.5) hasta klobazam tedaviye eklendiğinde sekiz farklı antiepileptik ilacın ikili veya üçlü kombinasyonlarını kullanıyordu ve ilaca dirençli epilepsi olarak kabul edildiler. Yirmi (%52,5) bir hastanın etiyolojisi bilinmiyordu, geri kalan 19 (%47,5) hastada ise en sık yapısal etiyolojiler olmak üzere genetik, enfeksiyöz ve metabolik sebepler saptandı. Hastaların 31’i (%77,5) klobazam yanıtlı olarak kabul edildi. Bunlardan on beş (%37,5) hasta nöbetsiz, 16’sının (%40) nöbetlerinde >%50 azalma mevcuttu. Dokuz (%22,5) hasta klobazama yanıtsız değerlendirildi. Ortalama doz 0,7 ± 0,3 mg/kg/gün, mediyanı 0,63 mg/kg/gün idi. Klobazam yan etkileri toplam 18 (%45) hastada görüldü, yan etkiler sadece altı (%15) hastada ilaç kesimi ile sonuçlandı. İlaç kesimine neden olan yan etkiler sedasyon, tada bağlı ilacı içmek istememek, irritabilite, salya artışı, halsizlik idi. Dört (%10) hastada doz azaltıldı, klobazam yanıtlı yedi (%17,5) hastada yan etkilere rağmen ilaca aynı dozda devam edildi. Tüm hastalarda en sık rastlanan yan etkiler sırasıyla hiperaktivite ve sedasyon idi. Sonuçlar: Klobazam çoğunluğu ilaca dirençli epilepsi olan çocuk hastalarda nöbetsizliği sağlamada etkili bir tedavidir. Yan etkiler ilaca yanıtlı hastalarda tolere edilebilir düzeydedir. |
| 20. | Santral Sinir Sistemi Tümörlerinde Peroperatuar İmprint -Squash Yöntemi Intraoperative Imprint-squash Methods in Central Nervous System Tumors Canan Tanik, Fevziye KabukcuogluPMID: 32617067 PMCID: PMC7326685 doi: 10.14744/SEMB.2020.08466 Sayfalar 245 - 251 Santral sinir sistemi (SSS) tümörleri, erişkinlerde tüm kanserlerin %1.3'ünü oluşturmakta ve gelişmiş ülkelerde yedinci önde gelen ölüm nedenidir.SSS tümörleri makroskopik olarak çok yumuşak kıvamda ve jelatinöz görünümdedir. İntraoperatif squash smear tekniği, beyin tümörlerinin tanısında pek çok çalışmada kullanılmakla birlikte çok basit ve hızlı bir yöntemdir. Çalışmamızda SBÜ Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniği’nde opere edilerek Patoloji Kliniği’ne 2 yıl içinde gönderilen 100 olguya ait imprint lam¬ları intraoperatif konsültasyon ile yorumlandı.Daha sonra standart doku takip işlemleri ile hazırlanan parafin bloklara ait kesitler histopatolojik olarak değerlendirildi, birlikte sonuçlandırıldı. İncelediğimiz 100 olguluk seride ana hedefimiz olan ma¬lign - benign tümör ayırımında olguların % 94 inde başarılı olundu. Malign –benign ayırımında % 94,tümör tiplendirmesinde ve gradelendirmesinde % 90 oranında olup çok küçük doku parçaları ile ça-lışılmıştır.. Tanı yanılgısı genellikle solid sert tümörler, epitelyal orjinli kistik yapılar ve çocukluk çağı posterior fossada lokalize medulloblastom, ependimom olgularının ayrımında oldu. Ancak bu yöntem teknik olarak kolay oluşu, ucuzluğu, ekipmanda tasarruf nedeniyle uygulamada oldukça elverişli bulundu. (SETB-2019-06-093) |
| OLGU SUNUMU | |
| 21. | Özkıyım Sonucu Gelişen Metformin İlişkili Laktik Asidoz Metformin-Associated Lactic Acidosis Developed as a Result of a Suicidal Attempt Habibe Zehra Vural, Omer Faruk Koseoglu, Serhat Soylu, Ulku Aygen TurkmenPMID: 32617068 PMCID: PMC7326677 doi: 10.14744/SEMB.2018.35582 Sayfalar 252 - 256 AMAÇ: Metformin Tip2 DM tedavisinde sık kullanılan biguanid grubu bir ilaçtır. Metformin ilişkili laktik asidoz (MİLA) görülme sıklığı düşük olmakla beraber yüksek mortalite oranları ile birliktedir.Bu olgu MİLA tedavisinde hemodiyaliz ve CVVHDF tedavi etkinliğine dikkat çekmek amacıyla sunulmuştur. OLGU: 25 yaşında kadın hasta karın ağrısı,şuur bulanıklığı ile acil servise getirilmiştir. Detaylı anamnezinde 100 adet 1000 mg metformin tablet aldığı öğrenilmiştir. Laboratuar tetkiklerinde derin metabolik asidoz,üre kreatinin yüksekliği ve hiperkalemi görülen hastaya acilen hemodiyaliz uygulanmıştır. Sonrasında Glasgow Koma Skalası düşen hasta (GKS: 3) entübe edilmiş ve hipotansif olması nedeniyle vazopressor ajan başlanmıştır. Yoğun bakım ünitesinde kş: 44 mg dl-1 olarak görülmesi üzerine %10 dextrozlu mayi uygulanmıştır. Anüri ve metaboli kasidoz nedeniyle CVVHDF tedavisi başlanmıştır.Yatış süresi boyunca 12 gün CVVHDF tedavisi uygulanan hasta ybü yatışının 23.gününde şuur açık vitalleri stabil olarak nefroloji servisine ekterne edilmiştir. SONUÇLAR: Sonuç olarak metformin ilişkili laktik asidoz tanısı konulan hastalarda ilk olarak düşünülmesi gereken tedavi yöntemi hemodiyaliz ve CVVHDF olmalıdır. Hızlı başlanılan ve yeterli süre devam edilen renal replasman tedavileri mortalite oranı yüksek olan bu tabloda umut vericidir. (SETB-2018-05-069) |
| 22. | Dev Fibroepitelyal Polipler: Neden Bu Kadar Çok Büyüyorlar? Giant Fibroepithelial Polyps: Why do they Grow Excessively? Bilgen Can, Arzu Yıldırım ÖzlükPMID: 32617069 PMCID: PMC7326686 doi: 10.14744/SEMB.2018.33603 Sayfalar 257 - 260 Fibroepitelyal polip, akrokordon ya da skin tag, genellikle aksilla, genital bölge ya da boyun gibi cilt katlantılarında oluşan iyi huylu tümörlerdir. Soliter ya da multiple olabilirler. Boyutları genellikle 1-2 milimetreyi geçmez. Bazen aşırı büyüme göstererek dev boyutlara ulaşabilirler. Literatürde boyutları 42 santimetreye ulaşmış dev fibroepitelyal polip olgusu mevcuttur. Etyolojisi ve aşırı büyümeye neden olan faktörler aydınlatılamamış olmakla birlikte, obezite ve insulin rezistansının büyümeye neden olabileceği belirtilmektedir. Ayrıca son yıllarda tanımlanmış olan lenfödematoz fibroepitelyal polip olguları göstermektedir ki uzun süreli lenf stazı ve kronik enflamasyon fibroepitelyal polipte büyümeye neden olabilmektedir. Biz 21 yaşında, göğüs ön duvarında orta hatta yerleşmiş boyutları 14x6 santimetre olan dev fibroepitelyal polip olgusunu sunduk. Literatürde sunulmuş, bu lokalizasyondaki tek olgudur. Bu nedenle özellik arzetmektedir. Olgumuzu tanı, tedavi ve büyümeye neden olan faktörler açısından literatür taraması ile birlikte sunduk. (SETB-2018-06-086) |