ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
Şişli Etfal Tıp Bülteni - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 44 (2)
Cilt: 44  Sayı: 2 - 2010
DERLEME
1. 
Yenidoğan döneminde nozokomiyal sepsis ve kontrol stratejileri
Nosocomial sepsis and infection control strategies in neonatal period
Sinan Uslu, Emrah Can, Fatih Bolat, Serdar Cömert, Asiye Nuhoğlu
Sayfalar 45 - 51
Nozokomiyal enfeksiyonlar yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde (YYBÜ) geç neonatal morbidite ve mortalitenin en önemli sebeplerindendir. Nozokomiyal enfeksiyonlar YYBÜ’lerde erişkin ve pediatrik yoğun bakım ünitelerine göre daha sık görülebilmektedir. Yoğun bakım standartlarının gelişmesi ve yüksek riskli yenidoğanların yaşam şanslarının artması ile birlikte invaziv uygulamaların sıklığı da artmıştır. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerindeki bebeklerin büyük kısmının prematüre bebek olması, bu bebeklerin immun fonksiyonlarının immatüritesi ve koruyucu mekanizmalarının yetersizliği, uygulanan invaziv girişimler infeksiyonlara eğilimi arttırmaktadır. Bu nedenlerden dolayı nozokomiyal infeksiyonlar riskli yenidoğanlarda morbidite, mortalite ve artmış sağlık harcamalarının önemli bir nedenidir.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
2. 
Meckel divertikülü: 34 olgunun klinikopatolojik değerlendirilmesi
Meckel diverticulum: Clinicopathological evaluation of 34 cases
Pınar Torun, Canan Tanık, Fevziye Kabukçuoğlu, Nihat Sever, Didem Baskın
Sayfalar 52 - 55
Amaç: Meckel divertikülü gastrointestinal sistemin en sık görülen doğumsal anomalisidir. Erkeklerde daha fazla rastlanır. Daha çok iki yaş öncesinde semptom verir. Meckel divertiküllerinde ektopik dokular izlenebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, bölümümüzde tanı alan Meckel divertiküllerinin yaş ve cinsiyet dağılımı yanı sıra içerdiği ektopik dokular açısından retrospektif incelenmesidir.
Gereç ve Yöntem: 2004 ve 2009 yılları arasında kliniğimizde 34 adet Meckel divertikülü tanısı verilen ince barsak materyeli retrospektif olarak incelendi.
Bulgular: İncelenen olguların 27’si erkek, yedisi kız olup üçü 2 ve 2 yaşından küçük, 31’i 3-19 yaş arası olarak belirlenmiştir. Materyellerin 19’unda tek başına ileum dokusu, 12’sinde ektopik mide, birinde ektopik kolon mukozası, ikisinde de ektopik mide ve pankreas dokusunun ileum mukozasına eşlik ettiği görülmüştür.
Sonuçlar: Meckel divertikülleri genellikle semptomsuz seyreder, ancak divertikülde izlenen ektopik dokular nedeniyle kanama, ülser ve obstruksiyon gibi komplikasyonlar gelişebilir. Seride tümör dokusuna rastlanmamıştır.

3. 
Dermatoloji polikliniği hastalarında yaşam kalitesinin Türk dermatoloji yaşam kalite ölçeği ile değerlendirilmesi
Quality of life measurement using turkish dermatology quality of life instrument on dermatology outpatients
Eylem Ceren, Ilknur Kıvanç Altınay, Adem Köşlü, Sevim Pürisa
Sayfalar 56 - 60
Amaç: Dermatolojik hastalıklar sosyal ilişkiler, bireyin ruhsal evreni ve günlük aktiviteler üzerinde önemli etkilere sahiptir. Son zamanlarda bu etkileri değerlendiren ve tedavilere rehberlik eden yaşam kalite çalışmaları işlerlik kazanmış durumdadır. Bu çalışma ile dermatoloji polikliniğine başvuran hastalarda yaşam kalitesinin Türk Dermatoloji Yaşam Kalite Ölçeği (TDYKÖ) ile değerlendirilmesi; yaşam kalitesini en fazla etkileyen dermatolojik hastalıkların dağılımı ve bunun cinsiyet, yaş, meslek gibi parametrelerle ilişkisinin saptanması amaçlanmıştır.
Yöntem: Dermatoloji polikliniğine başvuran hastalardan rastgele seçilen 197 hasta (120 kadın, 77 erkek, yaş ort: 36.01) çalışmaya alındı. Her hastaya Türk Dermatoloji Yaşam Kalite Ölçeği (TDYKÖ) uygulandı. Anket skorlarının hastaların cinsiyeti, yaş ve meslek durumları, hastalığın cinsi, süresi, yaygınlığı ve yakınma şiddeti ile ilişkisi araştırıldı; istatiksel değerlendirmeleri yapıldı.
Bulgular: TDYKÖ skorları ile hastaların cinsiyet, yaş ve meslek grupları arasında farklılık yoktu. Hastalığın cinsi, süresi ve yaygınlığının anlamlı derecede fark yarattığı; şiddetli yakınması olan hastalarda skorun istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek olduğu gözlendi (p: 0.0001 rs: 0.296). Yaşam kalitesini en çok etkileyen ilk beş hastalık psoriazis, akne, ekzema, seboreik dermatit ve pruritus olarak tespit edildi.
Sonuç: Deri hastalıkları bireylerin dış görünüşünü, emosyonel ve sosyal durumunu önemli ölçüde etkilemektedir. TDYKÖ ile genel dermatolojik hastalıklar bazında yapmış olduğumuz çalışma sonucu elde ettiğimiz veriler diğer yaşam kalite ölçekleri ile başka toplumlarda yapılan çalışmalarla uyumlu bulunmuş, sosyal yapıya göre yaşam tarzı ve aktivite farklılığının hastalık türü ve klinik özellikleri ile demografik parametreleri çok etkilemediği tespit edilmiştir.

4. 
Meningomyelosel olgularımızda saptanan ek anomaliler ve operasyon zamanının prognoz üzerine etkisi
Effect of operation time on prognosis and defined additional anomalies among neonatal meningomyelocele cases
Ali Bülbül, Emrah Can, Sinan Uslu, Evrim Kıray Baş, Yüksel Şahin, Adem Yılmaz, Asiye Nuhoğlu
Sayfalar 61 - 65
Amaç: Yenidoğan kliniğine meningomyelosel tanısıyla yatırılan hastaların klinik özellikleri ile operasyon zamanının prognoz ve ölüm oranı üzerine etkisinin incelenmesi amaçlandı.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2006-Aralık 2009 tarihleri arasında meningomiyelosel tanısı ile yatırılan tüm bebekler çalışmaya alındı. Bebeklerin klinik özellikleri, defektin bölgesi, boyutu, ek anomali varlığı, operasyon zamanı, uygulanan tedavi modelleri, erken dönem hastalık ve ölüm oranı verileri ve yenidoğan dönemi (ilk 28gün) içindeki izlemleri prospektif olarak kaydedildi. Operasyon zamanının prognoz ve ölüm üzerine etkisi incelendi.
Bulgular: Çalışma süresince 40 bebek değerlendirildi. Bebeklerin %49‘u kız, ortalama doğum ağırlığı 3280±450 g, boy 47,3±3,3 cm, baş evresi 37,4±5,1 cm ve ortalama anne yaşı 25,1±5,2 yıldı. Tüm grupta gebelikten önce folat desteği alan anne yoktu. Olguların %70’ine antenatal meningomiyelosel tanısı konmuştu. Meningomiyelosel %6 torakolomber, %6 servikal ve %85 lomber bölgedeydi. Meningomiyelosel kesesinin ortalama çapı 5,6±2,1 cm iken %70 (n: 28) bebekte cilt defekti vardı. Ek anomali olarak %50 (n=20) hidrosefali, %18 (n=7) pes ekinovarus, %17 (n=6) pelvikalisyel ektazi, %7 (n=3) kalça eklemi displazisi, %7 (n=3) Arnold Chiari malformasyonu ve %7 (n=3) hidronefroz saptandı. Ortalama operasyon zamanı 3.5±2,1 gün, yatış süresi 10.8±7.2 gün ve antibiyotik kullanım süresi 7.2±3.2 gün idi. Yirmi bir olguya otolog cilt greft uygulaması yapıldı. Operasyon süresinin 3 günün üzerinde olan bebeklerde yatış süresi, uygulanan antibiyotik süresi ve komplikasyon oranının yenidoğan döneminde yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p 0,04; p 0,02 ve p 0,01).
Sonuç: Yenidoğan döneminde meningomyelosel tanısı alan hastaların tedavisinde ilk 3 gün içerisinde opere edilmesi hastanede kalış süresini, kullanılan antibiyotik süresini ve komplikasyon oranını anlamlı olarak azaltmaktadır.

5. 
Desfluran ve sevofluranın elektif sezaryen operasyonlarında kullanımı: Anne ve yenidoğan üzerindeki etkileri
Use of desflurane and sevoflurane for elective caesarean section: maternal and neonatal effects
A. Banu Burgutoğlu, Birsen Ekşioğlu, G. Ulufer Sivrikaya, Melahat K. Erol, Ayşe Hancı
Sayfalar 66 - 71
Amaç: Çalışmamızda elektif sezaryen operasyonlarında sevofluran ve desfluranın anne ve yenidoğan üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı.
Yöntem: Hastanemiz Etik Kurulu onayı ile genel anestezi altında sezaryen operasyonu planlanan 40 sağlıklı gebe, bilgilendirilmiş onamları alındıktan sonra rasgele iki gruba ayrıldı. Anestezi idamesinde %50 nitröz oksit ve oksijen karışımı içinde Grup D’de %3 desfluran; Grup S’de %1 sevofluran kullanıldı. Sistolik, diastolik, ortalama kan basınçları, kalp atım hızı ve periferik oksijen satürasyonu başlangıçta ve peroperatif 5 dk aralıklarla kaydedildi. Yenidoğanda 1 ve 5. dk APGAR skorları, umblikal kord kan gazları ile 2. ve 24. saat nörolojik adaptif kapasite skorları değerlendirildi. Annenin ekstübasyon ve derlenme süreleri ile preoperatif ve postoperatif 24. saat hemoglobin ve hematokrit değerleri kaydedildi.
Bulgular: Grup D ve Grup S’de kan basıncı ve kalp hızı değişiklikleri intraoperatif dönemde benzer bulundu. Neonatal veriler Grup D ve Grup S’de benzer olarak değerlendirildi. Ekstübasyon ve derlenme süreleri Grup D’de Grup S’e göre anlamlı olarak kısa bulundu. Grupların preoperatif ve postoperatif hemoglobin ve hematokrit değerleri benzerdi.
Sonuç: Çalışmamızda elektif sezaryen operasyonlarında uyguladığımız konsantrasyonlarda desfluran ve sevofluranın anne ve yenidoğanda etkilerinin benzer olduğu, desfluranın erken ekstübasyon ve kısa derlenme süresi ile sevoflurana göre daha çok tercih edilebileceği sonucuna vardık.

6. 
Girişimsel tedavi olanağı olmayan merkezimizde miyokard infarktüslü hastaların 2 yıllık mortalite oranları
Two years mortality in patients with myocardial infarction in our center that can not be done interventional therapy
Fatma Alibaz Öner, Mecdi Ergüney, Mustafa Kemal Arslantaş
Sayfalar 72 - 75
Amaç: Girişimsel tedavi imkanı olmayan merkezimizde Ocak 2005-Aralık 2005 arasında Akut myokard infarktüsü (MI) tanısıyla hospitalize edilen 92 hastanın klinik, demografik özellikleri, hastane içi ve 2 yıllık mortalite oranlarının incelenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Hastaların kayıtları geriye dönük incelendi. 2 yıllık mortalite bilgisi hastalar telefonla aranarak edinildi. İstatistik değerlendirmelerde SPSS 16.0 for Windows programı kullanıldı.
Bulgular: 92 hastanın yaş ortalaması 58.1±10.14 idi. Hastaların 73’ü erkek, 19’u bayan idi. Sekiz hastada ST elevasyonsuz MI, 84 (%91) hastada ST elevasyonlu MI tespit edildi. 41 hastaya (%45) trombolitik tedavi uygulanmış, 51 (%65)’ine hastaneye geç ulaşmaları yada kontrendikasyon bulunması nedeniyle trombolitik uygulanmamıştır. 17 (%18.4) hastada yatışı sırasında ölüm gerçekleşmiştir. Trombolitik uygulanan hastalarda hastane içi mortalite anlamlı derecede düşüktür (p: 0.045). 33 hastada yatışı sırasında komplikasyon gelişmiştir. En sık kardiyojenik şok gözlenmiştir. Hastalar taburcu olduktan sonraki iki yıllık dönemde; trombolitik uygulanan ve uygulanmayan grup arasında AKS tekrarı açısından fark olmamasına karşın;trombolitik uygulanan hastalarda mortalite anlamlı derecede düşüktür (p<0,05).
Sonuç: Kardiyovasküler ölümler mortalitenin en sık sebebi olmasına karşın, ülkemizde akut koroner sendromlarda girişim yapabilecek merkez sayısı azdır. Bu durum merkezimiz gibi trombolitik tedavi yapan merkezlerin önemini arttırmaktadır. Çalışmamızda hastaların önemli bir kısmına hastaneye geç başvurmaları nedeniyle trombolitik uygulanamamıştır. Hastane içi ve 2 yıllkı mortalite trombolitik uygulananlarda anlamlı derecede düşüktür. Bu nedenle toplumun doğru bilgilendirilerek hastaneye erken başvurulması sağlanmalıdır.

OLGU SUNUMU
7. 
Künt karın travması sonrası tam piloroduodenal avülsiyon: Olgu sunumu
Completely pyloroduodenal avulsion following blunt abdominal trauma: case report
Ibrahim Ali Özemir, Fatih Büyüker, Bülent Gürbüz, Rafet Yiğitbaşı
Sayfalar 76 - 79
Tüm karın yaralanmalarının %3-5’inde duodenum yaralanmaları meydana gelmekte olup bunların büyük çoğunluğu penetran travmalar sonucu oluşmaktadır. Yaralanmalar genellikle küçük laserasyon veya hematom şeklinde olup yaklaşık %90’ına en az bir organ yaralanması da eşlik etmektedir. Güncel literatüre baktığımızda, bizim olgumuz gibi künt karın travması sonucu başka bir organ veya büyük damar yaralanması olmaksızın gelişen, tam kat ve çepeçevre piloroduodenal avülsiyonu olan yalnız bir olgu mevcuttur (1). Duodenum yaralanmalarında erken tanı ve tedavinin mortalite ve morbiditeyi önemli ölçüde azalttığı bilinmektedir. Künt karın travması sonrasında da mide-duodenum yaralanmalarını olabileceği şüphesini taşımak bize erken tanı ve tedavi olanağı sağlayacaktır. Bu makale vasıtasıyla nadir görülabilecek olgumuzu sunmayı amaçladık.

8. 
Yenidoğanda doğumsal nazolakrimal kanal tıkanıklığına bağlı dakriyosistit: Olgu sunumu
Dacriocystitis associated with congenital nasolacrimal duct obstruction in neonate: case report
Emrah Can, Ali Bülbül, Sinan Uslu, Asiye Nuhoğlu
Sayfalar 80 - 83
Dakriyosistit yenidoğanda oldukça nadir görülen klinik bir tablodur ve sıklıkla nazolakrimal kanal tıkanıklığının bir komplikasyonu olarak gelişir. Klinik bulguları şişlik, kızarıklık, epiforadır. Nazolakrimal kanal tıkanıklığının günümüzde kabul görmüş tek bir tedavisi yoktur. Medikal tedaviye yanıt veren olgularda etkeni kapsayacak antibiyotik kullanımı klinik tabloyu cerrahi gereksinim olmadan düzeltebilmektedir.
Bu yazıda sağ göz küresialtında şişlik ve kızarıklık yakınmalarıyla başvuran bir yenidoğanda tespit edilen nazolakrimal kanal tıkanıklığı ve buna bağlı gelişmiş dakriyosistit olgusu sunulmuştur.

9. 
Patau sendromu (trizomi 13): Olgu sunumu
Trisomy 13, patau syndrome: case report
Ali Karaman, Hasan Kahveci
Sayfalar 84 - 86
Patau sendromu, Patau tarafından 1960’da rapor edilen nadir kongenital bir bozukluktur. Sendrom ekstra bir kromozom 13’ün varlığı ile oluşmuştur. Trizomi 13’ün görülme sıklığı 10.000 canlı doğumda birdir. Eşlik eden semptom ve bulguların oranı ve şiddeti vakadan vakaya değişebilir. Bununla beraber etkilenen yenidoğanın çoğu kafatası ve yüz bölgesi anormalliklerine; kalp, böbrek malformasyonlarına; ve/veya diğer fiziksel anormalliklere sahiptir. Etkilenen bebeklerin yaşam süresi ağır malformasyonlar nedeniyle kısadır. Bu olgu raporunda, çok sayıda malformasyon ile karakterize bir yenidoğan olgusu sunuldu.

10. 
Bazal hücreli karsinom ile karışan trikoepitelyoma: Olgu sunumu
Trichoepithelioma confused with basal cell carcinoma: case report
Rana Çitil, Pembe Oltulu, Mustafa Hürkan Kargı
Sayfalar 87 - 89
Trikoepitelyoma folliküler diferansiyasyon gösteren ve ender görülen bir deri tümörüdür. Trikoepitelyoma ile bazal hücreli karsinomun (BCC) histolojik olarak ayrımı zordur.28 yaşında erkek hasta saçlı deriye lokalize, 1yıldır mevcut olan 2x1.5x1.5 cm boyutlarında, santral olarak ülserasyon veya krut içermeyen, asemptomatik, cilt renginde yavaş büyüyen nodüler lezyon nedeniyle hastanemize başvurdu. Klinik olarak nodüler bazal hücreli karsinom tanısı düşünüldü. Bu bölgeden alınan biyopsinin histopatolojik incelemesi sonucunda trikoepitelyoma olarak rapor edildi. Burada saçlı deriye lokalize nodüler kitlesi olan 28 yaşındaki erkek hasta sunulmaktadır.

11. 
Hallermann-Streiff Sendromu: Olgu sunumu
Hallermann-Streiff Syndrome: Case report
Sinan Mahir Kayıran, Berkan Gürakan
Sayfalar 90 - 92
Hallermann-Streiff Sendromu oldukça nadir görülen ve esas olarak baş-boyun bölgesindeki multipl konjenital anomaliler ile tanı alan bir sendromdur. ilk kez 1948 yılında Hallermann daha sonra 1950 yılında Streiff tarafından tanımlanmıştır. En sık gözlenen klinik özellikler kuşa benzer yüz görünümü, mandibula ve maksilla hipoplazisi, göz ve diş anomalileri, özellikle burun üzerindeki cilt atrofisi ve ufak vücut yapısıdır. Bu yazıda oldukça nadir görülmesi nedeniyle Hallermann-Streiff Sendromlu bir yenidoğan ve klinik özellikleri sunulmuştur.

LookUs & Online Makale