ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
Şişli Etfal Tıp Bülteni - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 47 (3)
Cilt: 47  Sayı: 3 - 2013
DERLEME
1. 
Yenidoğan yoğun bakım ünitesinde gelişimsel destek
Developmental care in neonatal intensive care unit
Zeynep Eras, Gülsüm Atay, Evrim Durgut Şakrucu, Emine Bahar Bingöler, Uğur Dilmen
doi: 10.5350/SEMB2013470301  Sayfalar 97 - 103
Son yıllarda tüm dünyada ve ülkemizde preterm doğumlar artmaktadır. Yenidoğan yoğun bakım alanındaki gelişmelere bağlı olarak preterm bebeklerde mortalitesi azalırken morbidite artmaktadır. Gelişimsel sorunlar en sık belirlenen morbiditelerdir. Artan morbiditenin azaltılabilmesi amacıyla kullanılan gelişimsel yöntemlere gereksinim duyulmaktadır. Derlememizde gelişimsel sorunların azaltılmasına yönelik “yenidoğan yoğun bakım ünitesinde uygulanabilecek gelişimsel bakım yöntemleri” anlatılmaktadır.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
2. 
Diz manyetik rezonans görüntüleme bulguları ve fizik muayene bulgularının artroskopik bulgular ile karşılaştırılması
Comparison of magnetic resonance imaging and pysical examination of knee with arthroscopic findings
Melih Malkoç, Özgür Korkmaz, Cem Sever
doi: 10.5350/SEMB2013470302  Sayfalar 104 - 108
Amaç: Fizik muayene bulguları ile birlikte manyetik rezonans (MR) görüntüleme sonuçlarının artroskopik cerrahi yapılması kararı üzerine olan etkilerini belirlemek.
Yöntem: Kliniğimizde diz artroskopisi yapılan hastaların ameliyat öncesi fizik muayene bulguları ile MR tetkiki sonuçları referans artroskopi alınarak retrospektif olarak istatistiksel değerlendirilmesi yapıldı.
Bulgular: Çalışmaya katılan hastalrın yaş ortalaması 47,2 (22,73) olarak belirlendi. Çalışmadaki hastaların 25’i kadın, 20’si erkek, 27sol dize, 18 sağ dize artroskopik cerrahi yapıldı. Medial menisküs yırtığı olan hastalarda Mc murray testinin duyarlılığı %69,8 medial eklem çizgisi hassasiyetinin duyarlılığı %97,7 MR görüntüleme yönteminin duyarlılığı %93 olarak belirlenmiştir. Lateral menisküs yırtığı olan hastalarda Mc murray testinin duyarlılığı %71,4 lateral eklem çizgisi hassasiyetinin duyarlılığı %100 MR görüntüleme yönteminin duyarlılığı %85,7 olarak belirlenmiştir. Medial ve lateral menisküs yırtıklarında ayrım yapılmaksızın Mc murray testinin duyarlılığı %68,9 eklem çızgısı hassasiyetinin duyarlılığı %97,8 Mr görüntüleme yönteminin duyarlılığı %93,3 olarak belirlenmiştir.
Sonuç: Dikkatli yapılan bir fizik muayenenin menisküs patolojilerini belirlemede en etkin tanı yöntemi olduğunu düşündürmektedir ve gereksiz yere MR tetkiki istemi oranlarını azaltabileceğini düşünmekteyiz.

3. 
Steroid kullanan supratentoryal kitle olgularında intravenöz granisetron ve ondansetron uygulamalarının postoperatif bulantı, kusma üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması
Comparison of the effects of granisetron and ondansetron on postoperative nausea and vomiting in supratentorial tumor patients using steroids
Oylum Selçuk, Inci Paksoy, Hacer Şebnem Türk, Faruk Seçkin Yücesoy, Enis Selçuk, Güneri Atalan, Sibel Oba
doi: 10.5350/SEMB2013470303  Sayfalar 109 - 116
Giriş ve Amaç: Postoperatif bulantı kusma (POBK) hastanede kalış süresini, hastalığın düzelmesini ve derlenme zamanını uzatır. Ayrıca, kraniyotomi sonrası kafa içi basınç artışına sebep olarak kanama riskini arttırmaktadır. Çalışmamızda intrakranial girişim yapılacak steroid tedavisi altındaki hastalarda steroidin tek başına veya granisetron ve ondansetron ile kombine kullanımının POBK üzerine etkinliğini karşılaştırmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Nöroşirurji Kliniğinde supratentoryal kitle nedeniyle opere olacak olgular üzerinde yapıldı. ASA I-II, 18-70 yaş arası 90 olgu çalışmaya dahil edildi. Çalışmamız prospektif, randomize ve çift kör olarak planlandı. Postoperatif 24 saatlik sürede her 6 saatte tüm olgulara intravenöz olarak 4 mg deksametazon uygulandı. Tüm olgulara, genel anestezi uygulandı. Ameliyat bitiminde, duramater kapatılırken,3 gruba ayrılan olgularda; Grup 1’e serum fizyolojik,Grup 2’ye 8 mg ondansetron, Grup 3’e mg granisetron uygulandı.Operasyon ve anestezi süreleri, postoperatif 0, 2, 4, 6, 8, 10, 12, 16, 24. saatlerde bulantı için Verbal Destriktif Skala değerleri, kusma varlığı, antiemetik tüketimi, yan etkiler kaydedildi.
Bulgular: Grup 1, Grup 2 ve Grup 3 ün 0.-10.Saatler arası bulantı şiddeti dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,0001). Grup 1 de bulantı varlığı Grup 2 ve grup 3 den istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Grup 1, Grup 2 ve Grup 3 ün 12-24.Saatler arası bulantı şiddeti dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Kontrol grubunda ilk 6 saatteki, ondansetron grubunda ilk 4 saatteki, granisetron grubunda 1.saatteki bulantı varlığı diğer zamanlara göre istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Grup 1, Grup 2 ve Grup 3 ün 0.-10. Saatler arası kusma varlığı dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,0001). Grup 1 de kusma varlığı Grup 2 ve grup 3 den istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur.Grup 1, Grup 2 ve Grup 3 ün 12.-24. Saatler arası kusma varlığı dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Kontrol grubunda ilk 4 saatteki, ondansetron grubunda ilk 2 saatteki kusma varlığı diğer saatlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Granisetron grubunda hiç kusma görülmedi. Grup 1, Grup 2 ve Grup 3’ ün antiemetik ihtiyacı varlığı dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,02). Grup 1 de antiemetik ihtiyacı varlığı Grup 2 ve grup 3 den istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Grupların hiçbirinde yan etki ile karşılaşılmamıştır.
Sonuç: Supratentorial kitle nedeniyle opere olan olgularda deksametazonun tek başına antiemetik etkinliğinin yeterli olmadığı, ondansetron ve granisetron ile kombine kullanıldığında POBK’un önlenmesinde etkili olduğunu tespit ettik. Granisetron alan hasta grubunda daha az bulantı-kusma görülmesine rağmen ondansetron ve granisetron POBK açısından benzer etkinlik göstermiştir.

4. 
Annelerin doğum sonu dönemde ebeveynlik davranışlarının değerlendirilmesi
The evaluation of parenthood attitudes of the mothers in postpartum period
Hava Özkan, Ayla Kanbur, Serap Apay, Meral Kılıç, Safiye Ağapınar, Elif Yağmur Özorhan
doi: 10.5350/SEMB2013470304  Sayfalar 117 - 121
Amaç: Doğumdan sonraki ilk karşılaşmada anne veya babanın, bebeğe karşı gösterdiği davranışlar ilk ebeveynlik davranışı olarak kabul edilmektedir. Araştırma, annelerin doğum sonu dönemde ebeveynlik davranışlarının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Tanımlayıcı nitelikte olan araştırma; Kadın-Doğum Hastanesinde Ocak 2011-Mayıs 2011 tarihleri arasında vajinal doğum yapan, sağlıklı bebeğe sahip olan 234 anne ile tamamlanmıştır. Veriler; anket formu ve Britton ve arkadaşları (2001) tarafından geliştirilen, Çalışır ve arkadaşları (2009) tarafından geçerliliği yapılmış “Doğum Sonrası Ebeveynlik Davranışı Ölçeği” (DSEDÖ) ile toplanmıştır. Doğumdan sonra anne ve bebeğin karşılaştığı ilk 10 dakika süresince gözlemci, annenin bebeğine karşı gösterdiği davranışları gözlemleyerek, var olan davranışa (+), olmayan davranışa (-) işareti koyarak kaydetmiştir. Altı maddeli ölçeğin, her bir maddesi için davranış gözlenmişse bir (1) puan, gözlenmemişse sıfır (0) puan olarak değerlendirilir. Ölçekten alınan toplam puanın yüksek olması ebeveynin bebeğine karşı olumlu ebeveynlik davranışına sahip olduğunu göstermektedir. Annenin doğal davranışını gözleyebilmek için önce DSEDÖ, sonra anket formu gözlemci tarafından doldurulmuştur. Her anket formu ve DSEDÖ için yaklaşık 15 dakikalık süre kullanılmıştır. Araştırmaya başlamadan önce etik kurul kararı ve kurumdan izin alınmıştır. Doğuma gelen gebelere açıklama yapılarak ve doğumdan sonra gözlemin herhangi bir zamanda yapılacağı bildirilerek katılmak isteyenlerin onamları alınmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; yüzdelik dağılım, varyans analizi ve t testi kullanılmıştır.
Bulgular: Annelerin %66.7’sinin 20-29 yaş grubunda olduğu, %77.8’inin isteyerek gebe kaldığı belirlenmiştir. Annelerin %9’u “0” puan alırken, %17.5’i “6” puan almışlardır. Annelerin toplam puan ortalaması 3.20±1.95 olarak bulunmuştur. Annelerin; aile tipine, eğitim durumlarına, eşlerin eğitim durumlarına ve gelir düzeylerine göre (p<0.001), gebeliği isteme durumlarına göre DSEDÖ puan ortalamaları arasında anlamlı bir ilişki bulunduğu belirlenmiştir (p<0.05).
Sonuçlar: Annelerin, ebeveynlik davranışı puan ortalamalarının orta düzeyde olduğu, aile tipi, eğitim, gelir düzeyleri ve gebeliğin istenmesinin puan ortalamalarını etkilediği saptanmıştır.

5. 
Manyetik rezonans görüntüleme yapılan pediatrik olgularda midazolam-ketamin kombinasyonu ile tiopentalin sedatif etkilerinin karşılaştırılması
Comparison of sedative effects of midazolam-ketamine combination and thiopental in pediatric patients undergoing magnetic resonance imaging
Oylum Selçuk, Ayşe Hancı, Enis Selçuk, Hacer Şebnem Türk, Barış Türk, Güneri Atalan
doi: 10.5350/SEMB2013470305  Sayfalar 122 - 129
Giriş ve Amaç: Manyetik rezonans görüntüleme (MRG)’de gürültü varlığı, işlem sırasında hareketsizliğin gerekmesi, dar alana girme zorluğu, özellikle 8 yaş altı çocuklarda sedasyon uygulamasını gerekli kılmaktadır. Çalışmamızda, MRG yapılan çocuklarda tiyopental ve midozolam-ketamin sedasyonunu karşılaştırmayı amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Etik kurul onayı alındıktan sonra, MRG yapılan, 0-8 yaş arası, ASA I-II 40 olgu rastgele çalışmaya dahil edildi. Grup 1’e Midazolam iv 0.1 mg/kg + Ketamin iv 2 mg/kg indüksiyon dozunun ardından, idamede ek doz ketamin 0.5 mg/kg uygulandı. Grup 2’ye Tiopental iv 3 mg/kg indüksiyon dozunun ardından, idamede gereğinde ek doz 1mg/kg tiyopental uygulandı. Sedasyon düzeyini belirlemede University of Michigan Sedation Scale (UMSS) kullanıldı. UMSS 3 ve üzeri olması yeterli sedasyon düzeyi olarak kabul edilip hastalar, MRG’ye verildi. Demografik veriler, indüksiyon, işlem, derlenme ve toplam sedasyon süreleri, MRG kalitesi, toplam anestezik ilaç miktarı, başlangıçtan itibaren her 5 dakikada bir sistolik ve diyastolik arter basıncı, kalp tepe atımı ve satürasyon değerleri, komplikasyonlar kaydedildi.
Bulgular: Grupların yaş ve ağırlık dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Grup 1’in indüksiyon süreleri, toplam sedasyon süreleri ve derlenme süreleri ortalamaları Grup 2’den istatiksel olarak anlamlı oranda uzundur (p=0,001, p=0,035, p=0,038). Her iki grup karşılaştırıldığında KTA, SKB, DKB ve SpO2 dağılımları arasında tüm zamanlarda istatiksel anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Aile memnuniyeti açısından değerlendirildiğinde, midazolam -ketamin grubunda 19 kişi çok memnun, 1 kişi ortaderece memnun olarak, tiyopental uygulanan grupta ise 18 kişi çok memnun, 2 kişi orta derecede memnun olarak belirtti. Çekim kalitisinin değerlendirilmesinde de gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Grupların ikisinde de yan etki ile karşılaşılmamıştır.
Sonuç: Tiyopental MRG’de midozolam ve ketamin kombinasyonuna alternatif olarak güvenle kullanılabilir. Çekim kalitesinin iyi olması, anestezi indüksiyon süresi ve derlenme süresinin kısa olması, tiyopentali MRG’de daha etkin bir anestezik ajan haline getirmektedir.

6. 
Geriyatrik hemiplejik olgularda depresyon ve anksiyete düzeyi
Depression and anxiety levels in geriatric patients with hemiplegia
Ali Yavuz Karahan, Ercan Kaydok
doi: 10.5350/SEMB2013470306  Sayfalar 130 - 137
Giriş: İnme sonrasında gelişen depresyon %20-60 oranında bildirilmektedir ancak patogenezi henüz netlik kazanmamış konulardan birisidir. Çalışmamızda inmeli olgularda depresyon ve anksiyete düzeyini ortaya koymayı ve yaş faktörünün tabloya etkisini incelemeyi amaçladık.
Hastalar ve Yöntem: Seksen üç inme hastasının tanımlayıcı özellikleri kaydedildi. Hastaların bağımlılık düzeyi Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBÖ) ile, depresyon düzeyi Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile, anksiyete düzeyi Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ile değerlendirildi. Kognitif fonksiyonları değerlendirme amacıyla Mini Mental Test (MMT) kullanıldı. Elde edilen verilere yaşın etkisini ortaya koyabilmek için hastalar 65 yaş ve üzeri geriyatrik (GER) grup ve 65 yaş altı geriyatrik olmayan (NGER) grup olmak üzere ikiye ayrılarak istatistiksel karşılaştırmalar yapıldı.
Bulgular; GER grubunda 16’sı kadın (%36,4), 28’i erkek (%63,6) olmak üzere toplam 44 hasta, NGER grubunda 18’i kadın (%46,2), 21’i erkek (%53,8) olmak üzere toplam 39 hasta değerlendirildi. Yaş ortalaması GER grubunda 70,3±6,1, NGER grubunda 55,6±6,4 idi. GER grubunda ortalama FBÖ 65,8±22,5, NGER grubunda ise 77,8±22,1 idi. GER grubunda %20,5 (9) hafif, %47,7 (21) orta, %2,3 (1) şiddetli düzeyde depresyon izlendi. NGER grubunda ise %30,8 (12) hafif, %30,8 (12) orta düzeyde depresyon bulguları izlendi. Gruplar arası karşılaştırmada geriyatrik grubun fonksiyonel bağımsızlık ve kognitif fonksiyon düzeyleri daha geride bulunurken daha ciddi düzeyde depresyon ve anksiyete bulguları gösterdiği izlendi.
Sonuç: İnme sonrası gelişen depresyon yaşam kalitesini ve rehabilitasyon sürecini olumsuz yönde etkileyebilecek sıklığı hiç de az olmayan önemli bir komorbid hastalıktır. Özellikle geriyatrik hastalarda sıklığının daha da fazla olabileceği akılda tutulmalıdır ve erken dönemde tanımlanarak tedavisine başlanmalıdır.

7. 
Küratif rezeksiyon yapılan rektum kanseri olgularında ameliyat sonrası sağkalıma etki eden prognostik faktörlerin analizi
The analysis of the prognostic factors affecting survival after the curative resection in patients with rectal cancer
Medeni Şermet, Fevzi Celayir, Adil Baykan
doi: 10.5350/SEMB2013470307  Sayfalar 138 - 146
Amaç: Rektum kanseri nedeniyle ameliyat ettiğimiz hastalarda prognostik faktörlerin yaşam süresi üzerine etkilerinin incelenmesi.
Yöntem: Ocak 2004-Aralık 2010 yılları arasında Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1.Genel
Cerrahi Kliniğinde rektum kanseri nedeniyle opere edilen 112 hastadan küratif rezeksiyon uygulanan 80 hastanın klinik kayıtları retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, uygulanan ameliyat şekli, tümör lokalizasyonu, tümör boyutu, tümörün makroskopik tipi, tümörün evresi (TNM Sınıflaması), histolojik tip ve diferansiasyon derecesi, çevresel cerrahi sınır pozitifiği (ÇCS), vasküler invazyon, perinöral invazyon, lenf bezi tutulumu, preoperatif neoadjuvan tedavi, postoperatif adjuvan tedavi, ameliyat öncesi tümör belirteçleri; CEA (N: 0,0-3,0), CA19-9 (N: 0-35U/ML), hemoglobin, albumin düzeyleri prognostik parametre olarak belirlenip 5 yıllık sağkalıma olan etkileri değerlendirildi.
Bulgular: Hastaların 42’si erkek, 38’i kadın ve yaş ortalamaları 57,8±11.0 (20-79yaş) idi. Hastaların verileri univaryans analizle incelendiğinde; Yaygın rektum tutulumu olanlar, tümör boyutunun 5 cm’den büyük olması, evre III-IV tümörü olanlar, çevresel cerrahi sınırda tümör olanlar, perinöral ve vasküler invazyonu olanlar, lenf bezi pozitif saptananlar, ameliyat öncesi CEA düzeyi yüksek olanlar ile WHO sınıflamasına göre Malign Melanom ve Skuamoz hücreli karsinom olanların daha kısa süreli yaşadığı belirlendi. Bu faktörler Lojistik regresyon analizi ile incelendiğinde bağımsız prognostik faktörler olduğu saptandı.
Sonuç: Çalışmamızda yaygın rektum tutulumu,tümör boyutu, tümörün evresi, perinöral ve vasküler invazyonu, pozitif lenf nodu sayısı, CEA düzeyi, çevresel cerrahi sınır pozitifliği ve tümörün histolojik tipi bağımsız prognostik faktörler olarak bulunmuştur. Ancak sağkalım üzerinde bu parametrelerin etkilerini daha net ortaya koyabilmemiz için vaka serimizin ve erken evre hastalarımızın sayısının artmasına ve cerrahi tekniğin standardizasyonuna ihtiyaç vardır.

8. 
Reanimasyon ünitemizin bir yıllık nütrisyon profili
Annual nutrition review of our reanimation unit
Canan Tülay Işıl, Hacer Şebnem Türk, Tolga Totoz, Sibel Oba
doi: 10.5350/SEMB2013470308  Sayfalar 147 - 150
Amaç: Özellikle yoğun bakım hastalarında oluşan metabolik yanıt sonucu artmış protein ve enerji malnutrisyonu, yoğun bakımda kalış süresinin uzamasına, morbidite ve mortalitede artışa neden olmaktadır. Hekimlerin nütrisyonun temel kavramlarına ve uygulama yöntemlerine vakıf olması önem arzettiği için, çalışmamızda bir yıllık beslenme profilimizi değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntemler: Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği’nde 2008 yılında yatmış olan olguların kayıtları geriye dönük incelendi. Demografik veriler, beslenme şekli, beslenme başlangıç saati, hedef kaloriye ulaşma zamanı, beslenmeye bağlı komplikasyonlar ve yatış süresi kaydedildi. Veriler Ortalama±Standard Sapma (Ort±SS) olarak sunuldu.
Bulgular: Toplam 152 olgunun yaş ortalaması 49.5±24.2 yıl, erkek/kadın oranı %60.5/39.5’dir, yatış süresi ortalama 13.1±24.9 gündür. Beslenme ortalama 13.7±16.0’ıncı saatte başlanmıştır, hedef kaloriye ortalama 53.52±53.04 saatte ulaşılmıştır. Olguların %31.6’sı enteral, %30.9’u parenteral, %13.8’i enteral+parenteral, %11.8’i oral, %2’si oral+parenteral yoldan beslenmiştir. %9.9’u beslenme uygulanmadan kısa süre içinde taburcu edilmiş ya da kaybedilmiştir. Parenteral beslenenlerin %14.8’inde periferik yol, %85.2’sinde santral yol tercih edilmiştir; enteral beslenme %91.3 sıklığında nazogastrik sonda, %8.7 sıklığında gastrostomi yoluyla olmuştur. Gastrik rezidüel volüm>200ml %1.3 sıklığında saptanmıştır. Kusma, aspirasyon ve ishal sırasıyla %0.1, %0.7, %6.6 olarak saptanmıştır. Parenteral beslenmede ise %0.7 sıklığında pnömotoraks, %1.3 sıklığında kateter enfeksyonu, %2.6 sıklığında tıkanma ve %19.7 sıklığında hiperglisemi görülmüştür.
Sonuçlar: Mümkün olan en erken dönemde beslenme parametrelerinin değerlendirilip, hedef kalori belirlenerek uygun yolla beslenmenin başlaması gerektiği kanaatindeyiz.

OLGU SUNUMU
9. 
Nadir görülen bir omuz ağrısı nedeni: Spinoglenoid çentikte ganglion kisti
A rare cause of shoulder pain: Ganglion cycts in the spinoglenoid notch
M. Faik Seçkin, Adnan Kara, Haluk Çelik, Mehmet Mesut Sönmez, Irfan Öztürk
doi: 10.5350/SEMB2013470309  Sayfalar 151 - 153
Ganglion kistleri ayak, el ve el bileğinde görülen en sık yumuşak doku tümörleridir. Omuz ekleminden kaynaklanan ganglion kisti ise sık görülmez. Sağ omuzda ağrı şikayeti ile başvuran, yapılan incelemelerde atipik yerleşimli ganglion kisti tanısıyla ameliyat edilen ve histopatolojik tanısı ganglion kisti olan kırkbeş yaşındaki erkek hasta cerrahi sonucu ile birlikte sunuldu. Ameliyat sonrası takiplerinde hastanın şikayetlerinin düzeldiği görüldü.

10. 
İntertrokanterik kırık sonrası nadir görülen bir parsiyel protez çıkığı
A rare type of dislocation of hemiarthroplasty after intertrochanteric fracture
Adnan Kara, Yunus Öç, Ali Şeker, Metin Uzun, Erden Ertürer, Irfan Öztürk
doi: 10.5350/SEMB2013470310  Sayfalar 154 - 156
Kalça kırığı sonrası uygulanan parsiyel protezlere bağlı çıkıklar, karşılaşılabilecek komplikasyonlar arasındadır. Bu çıkıklar femoral başın bir bütün şeklinde doğal asetabulumdan ayrılması şeklinde görülür. Bizim olgumuzda ise intertrokanterik femur kırığı nedeniyle 2002 yılında kalkar destekli Leinbach tipi parsiyel protez uygulaması sonrası femoral baş ile stem arasında çıkık meydana gelmiştir. Parsiyel protezin baş kısmı asetabulumda kalmış, femoral stem ise posterosuperior yönde çıkmıştır. Bu yazıda baş boyun replasmanlı parsiyel protezlerde baş ve boyun uyumsuzluğu olduğunda atipik protez çıkıkları gelişebileceği vurgulanmak istenmiştir.

LookUs & Online Makale