| FULL ISSUE | |
| 1. | Download Full Issue Download Full Issue Sayfalar I - X |
| DERLEME | |
| 2. | 2025 Amerikan Tiroid Derneği'nin Farklılaşmış Tiroid Kanseri Olan Yetişkin Hastalar İçin Tedavi Kılavuzunda Neler Değişti? Bölüm 1: Ameliyat Öncesi Değerlendirme, Tanı ve Cerrahi What Has Changed in the 2025 American Thyroid Association Management Guidelines for Adult Patients with Differentiated Thyroid Cancer? Part 1: Preoperative Evaluation, Diagnosis and Surgery Mehmet Uludag, Isık Cetınoglu, Mehmet Taner Unlu, Ozan Calıskan, Nurcihan AygunPMCID: PMC12821139 doi: 10.14744/SEMB.2025.78370 Sayfalar 263 - 272 Tiroid nodülleri ve farklılaşmış tiroid kanserinin tedavisine ilişkin kılavuzlar ilk olarak 1996 yılında Amerikan Tiroid Derneği tarafından yayınlanmış ve ardından 2006, 2009 ve 2015 yıllarında güncellenmiştir. Teknolojideki gelişmeler ve yeni bilimsel kanıtların birikmesi ışığında, kılavuzlar 2025 yılında bir kez daha revize edilmiştir. 2025 versiyonundaki en dikkat çekici değişiklik, tiroid nodüllerinin hariç tutulması ve odak noktasının yalnızca farklılaşmış tiroid kanserine getirilmesidir. Bu derleme, 2025 ATA kılavuzlarında önceki versiyona kıyasla yapılan önemli öneri düzeyindeki değişikliklere genel bir bakış sunmayı amaçlamaktadır. Bu bölümde, farklılaşmış tiroid kanserinin tanı ve cerrahi tedavisi ile ilgili güncellemeler ele alınmaktadır. |
| 3. | 2025 Amerikan Tiroid Derneği'nin Farklılaşmış Tiroid Kanseri Olan Yetişkin Hastalar İçin Tedavi Kılavuzunda Neler Değişti? Bölüm 2: Ameliyat Sonrası İlk Tedavi What Has Changed in the 2025 American Thyroid Association Management Guidelines for Adult Patients with Differentiated Thyroid Cancer? Part 2: Postoperative Initial Treatment Mehmet Uludag, Mehmet Taner Unlu, Isık Cetınoglu, Ozan Calıskan, Nurcihan AygunPMCID: PMC12821094 doi: 10.14744/SEMB.2025.30906 Sayfalar 273 - 283 Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Endokrin Cerrahi Bölümü, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Türkiye, Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Amerikan Tiroid Derneği (ATA) tiroid nodülleri ve farklılaşmış tiroid kanseri (DTC) tedavisi kılavuzları ilk olarak 1996 yılında yayınlanmış ve ardından 2006, 2009 ve 2015 yıllarında güncellenmiştir. 2025 yılında ATA, yalnızca DTC'ye odaklanan ve tiroid nodüllerini kapsamından çıkaran revize edilmiş bir versiyon yayınladı. Önceki incelememizde, DTC'nin preoperatif değerlendirilmesi, tanısı ve cerrahi tedavisi ile ilgili güncellemeleri özetlemiştik. Serinin bu ikinci bölümünde, 2015 ve 2025 ATA kılavuzlarını postoperatif ilk tedavi açısından karşılaştırmayı amaçladık. Ana değişiklikler, özellikle nüks riski sınıflandırması, ameliyat sonrası riske uyarlanmış izleme, adjuvan radyoaktif iyot (RAI) kullanımı, ameliyat sonrası görüntüleme ve radyasyon güvenliği üzerinde durularak, öneriler düzeyinde değerlendirilmiştir. Bu derleme, 2015 ve 2025 ATA kılavuzlarını kapsamlı bir şekilde karşılaştırarak, DTC'nin erken ameliyat sonrası yönetimindeki temel değişiklikleri özetlemekte ve bunların bireyselleştirilmiş hasta bakımı üzerindeki potansiyel etkisini vurgulamaktadır. |
| 4. | 2025 Amerikan Tiroid Derneği'nin Farklılaşmış Tiroid Kanseri Olan Yetişkin Hastalar İçin Tedavi Kılavuzunda Neler Değişti? Bölüm 3: Uzun Süreli Gözetim, İleri ve Yeni Tedaviler What Has Changed in the 2025 American Thyroid Association Management Guidelines for Adult Patients with Differentiated Thyroid Cancer? Part 3: Long-Term Surveillance, Advanced and Novel Treatments Mehmet Uludag, Mehmet Taner Unlu, Isık Cetınoglu, Ozan Calıskan, Nurcihan AygunPMCID: PMC12821107 doi: 10.14744/SEMB.2025.67864 Sayfalar 284 - 297 Amerikan Tiroid Derneği (ATA) tiroid nodülleri ve farklılaşmış tiroid kanseri (DTC) tedavisi kılavuzları ilk olarak 1996 yılında yayınlanmış ve 2006, 2009 ve 2015 yıllarında güncellenmiştir. 2025 yılında ATA, ilk kez sadece DTC'ye odaklanan revize edilmiş bir versiyon yayınlamıştır. Önceki incelemelerimizde, DTC'nin ameliyat öncesi, tanı, cerrahi ve ameliyat sonrası erken dönem tedavisine ilişkin güncellemeleri özetlemiştik. Bu üçüncü ve son bölümde, 2015 ve 2025 ATA kılavuzlarını uzun dönem takip, TSH baskılama stratejileri, tiroglobulin izleme ve düşük riskli hastaların takibi açısından karşılaştırıyoruz. Teşhis amaçlı radyoiyotlu tüm vücut taraması, FDG-PET/BT, dinamik risk sınıflandırması ve lokal tedaviler, radyoiyot hazırlığı ve dozajı ve sistemik tedaviler dahil olmak üzere nükseden veya metastatik hastalığın yönetimi de bu bölümde vurgulanmıştır. Kinaz inhibitör tedavisi, sistemik ajanların sıralaması, hedefe yönelik tedaviler (NTRK, RET, ALK, BRAF), yeniden farklılaşma yaklaşımları, immünoterapi ve kemik ve beyin metastazları, finansal toksisite ve psikososyal ihtiyaçları ele alan destekleyici bakım stratejileri için genişletilmiş önerilere özellikle vurgu yapılmıştır. Bu derleme, bu güncellemelerin kapsamlı bir özetini sunmakta ve DTC'nin bireyselleştirilmiş uzun vadeli yönetimi için bunların etkilerini tartışmaktadır. |
| ORIJINAL ARAŞTIRMA | |
| 5. | Servikal Lenfadenopatiler: Kliniğimizde Eksizyonel Biyopsi Uygulanan Hastaların Retrospektif Analizi Cervical lymphadenopathies: A Retrospective Single-Center Analysis of Patients Undergoing Excisional Biopsy Serdal Celik, Berina Slipcevic, Emirhan Ceviken, Osman Kılıc, Mahmut Tayyar KalciogluPMCID: PMC12821144 doi: 10.14744/SEMB.2025.04657 Sayfalar 298 - 303 Amaç: Bu retrospektif çalışmada servikal lenfadenopatiyle başvuran hastalarda tanı koymada servikal ultrason bulguları, İnce iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) sonuçları ve eksizyonel biyopsi sonuçları değerlendirip birbirleri ile kıyaslamak ve en sık sebepleri ortaya koymak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Eksizyon öncesi servikal ultrasonografisi yapılmış ve İİAB sonucu bulunan 137 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait demografik veriler, servikal ultrasonografik bulguları, yapılan İİAB patoloji sonuçları ve sonrasında gerçekleştirilen eksizyonel biyopsi sonrası nihai patoloji sonuçları incelendi. Bulgular: Patoloji sonuçlarına göre hastaların %33,6'sında (n=46) tanı reaktif foliküler hiperplazi olarak geldi. Tanıların %27,7'si (n=38) Non-Hodgkin lenfoma (NHL), %13,1'i (n=18), Hodgkin lenfoma idi. Hastaların 66 tanesinin malign patoloji tanısı aldığı görüldü. Malign tanı alan hastaların İİAB sonuçlarında 57 tanesi non-diagnostik ve şüpheli olarak yorumlanırken 9 tanesinde sonucun benign olarak yorumlanmış olduğu görüldü. Bu 9 hastanın 8 tanesinde lenf nodu eksizyonunun patolojik incelemesi sonucu NHL idi. İİAB sonucu benign olan bir hastada ise lenf eksizyonu sonucu malign olarak bildirildi. Sonuç: Özellikle 40 yaş üstü görülen servikal lenfadenopatilerde malignite ihtimali belirgin olarak artmaktadır. Lenfoproliferatif hastalıklarda ve klinik şüphenin de eşlik ettiği durumlarda direkt eksizyonel biyopsi seçeneğini kullanmak akılcı olacaktır. Öncesinde ince iğne aspirasyon biyopsilerinin yapılması metastatik hastalıklarda önemli ölçüde yön gösterse bile lenfoma tanısında ve evrelemesinde yanlış negatiflik oranlarının yükselebileceği akılda tutulmalıdır. |
| 6. | Koroner Arter Bypass Greftli Non-STEMİ Hastalarında Geç Safen Ven Greft Yetersizliğini Öngörmede Preoperatif CHA2DS2-VASc Skorunun Rolü: Retrospektif Bir Çalışma The Role of Preoperative CHA2DS2-VASc Score in Predicting Late Saphenous Vein Graft Failure in Non-STEMI Patients with Prior Coronary Artery Bypass Grafting: A Retrospective Study Cemalettin Yilmaz, Ahmet Karaduman, Muhammet Mucahit Tiryaki, Regayip ZehirPMCID: PMC12821106 doi: 10.14744/SEMB.2025.14377 Sayfalar 304 - 310 Amaç: Koroner arter bypass greftleme (KABG) cerrahisinden sonra safen ven greft (SVG) yetmezliği yaygın olmasına rağmen, SVG'ler yaygın olarak kullanılmaya devam etmektedir. Bu çalışma, başlangıçta atriyal fibrilasyonda tromboembolik olayları öngörmek için geliştirilmiş olan CHA2DS2-VASc skorunun, KABG sonrası SVG yetmezliğini öngörmedeki değerini araştırmayı amaçlamıştır. Yöntemler: Bu retrospektif çalışmada, Ocak 2017 ile Nisan 2024 tarihleri arasında non-ST yükselmeli miyokard enfarktüsü (NSTEMI) ile başvuran ve KABG öyküsü olan 526 hastanın verileri analiz edilmiştir. SVG yetmezliği, %70 veya daha fazla darlık ya da tam tıkanıklık olarak tanımlanmıştır. Her hastanın preoperatif CHA2DS2-VASc skorları hesaplanmıştır. Çok değişkenli analizler, SVG yetmezliğinin bağımsız öngörücülerini belirlemek için yapılmıştır. Bulgular: 526 hastanın 242’sinde (%46) SVG yetmezliği gözlenmiştir. SVG yetmezliği olan hastalar daha yüksek CHA2DS2-VASc skorlarına sahipti. Çok değişkenli analiz, CHA2DS2-VASc skorunu (OR: 2.203, %95 CI: 1.672-2.902, p<0.001), KABG sonrası geçen süreyi (OR: 1.167, %95 CI: 1.081-1.259, p<0.001) ve SVG sayısını (OR: 2.378, %95 CI: 1.745-3.241, p<0.001) SVG yetmezliğinin bağımsız öngörücüleri olarak belirlemiştir. Bu parametreler arasında CHA2DS2-VASc skoru daha yüksek bir AUC değerine sahiptir (AUC=0.796, sırasıyla AUC=0.724 ve AUC=0.641). Sonuç: Preoperatif CHA2DS2-VASc skoru, KABG sonrası geç dönem SVG yetmezliğini öngörmede kullanılabilir bir araç olabilir. |
| 7. | ChatGPT'nin Koroner Arter Baypas Greft Bilgilerindeki Rolü: Kritik Bir Değerlendirme ChatGPT’s Role in Coronary Artery Bypass Graft Information: A Critical Assessment Hakki Kursat Cetin, Hale Bolgi Demir, Tolga DemirPMCID: PMC12821117 doi: 10.14744/SEMB.2025.35493 Sayfalar 311 - 315 Amaç: Bu araştırma, ChatGPT'nin koroner arter baypas greft (KABG) cerrahisiyle ilgili sorulara verdiği yanıtların doğruluğunu ve güvenilirliğini değerlendirmektedir. Yöntemler: 1 Aralık 2024 ile 15 Aralık 2024 tarihleri arasında, ChatGPT'nin performansını değerlendirmek için iki soru seti kullanıldı: (1) resmi kardiyovasküler cerrahi web sitelerinden, profesyonel sağlık platformlarından ve sosyal medyadan alınan sık sorulan sorular (SSS) listesi ve (2) iskemik kardiyomiyopati ve kalp yetmezliği olan hastalarda KABG için 2021 Amerikan Torasik Cerrahi Derneği (AATS) Kılavuzu'ndan türetilen bilimsel sorular listesi. Yanıtlar, değiştirilmiş DISCERN puanlama sistemi kullanılarak değerlendirildi. Tekrarlanabilirliği test etmek için, her soru aynı gün içinde ayrı bilgisayarlarda iki kez soruldu. İki deneyimli kardiyovasküler cerrah yanıtları bağımsız olarak puanladı ve herhangi bir anlaşmazlık tartışma yoluyla çözüldü. Sonuçlar: Toplam 107 SSS değerlendirildi ve bunların 88'i dahil etme kriterlerini karşıladı. Değiştirilmiş DISCERN ölçeğine göre 71 yanıt (%80,7) 5 puan alırken, 9 yanıt (%10,2) 4 olarak derecelendirildi. En yüksek doğruluk, tüm yanıtların mükemmel puan aldığı ameliyat öncesi hazırlık kategorisinde gözlendi. AATS Kılavuzlarından türetilen bilimsel sorularla ilgili olarak, 20'den 15'i (%75,0) kapsamlı ve tatmin edici bir şekilde yanıtlandı. SSS için tekrarlanabilirlik oranı %92,0 ve kılavuza dayalı sorular için %90,0 idi. Sonuç: Bu çalışma, ChatGPT'nin özellikle sık sorulan sorular için KABG cerrahisiyle ilgili son derece doğru ve güvenilir yanıtlar sağladığını gösteren ilk çalışmadır. Kılavuzlara dayalı bilimsel soruları ele alırken performans biraz düşse de, tekrarlanabilirlik oranı yüksek kalmaya devam etmektedir. Bu bulgular, ChatGPT gibi yapay zeka destekli araçların hasta eğitiminde ve koroner arter baypas cerrahisi hakkında toplumsal farkındalığın artırılmasında değerli bir rol oynayabileceğini göstermektedir. (SETB-2025-03-072) |
| 8. | Primer Spontan Pnömotoraksın İlk Atağında İvedi Video-Yardımlı Torakoskopik Cerrahiye Karşılık Göğüs Tüpü Drenajı: Karşılaştırmalı Bir Çalışma Immediate Video-Assisted Thoracoscopic Surgery Versus Chest Tube Drainage in the First Episode of Primary Spontaneous Pneumothorax: A Comparative Study Ugur Temel, Bulent Arslan, Mehmet Oguzhan OzyurtkanPMCID: PMC12821147 doi: 10.14744/SEMB.2025.36937 Sayfalar 316 - 320 Amaçlar: İlk atakta acil video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) ve göğüs tüpü yerleştirilmesi ile tedavi edilen primer spontan pnömotoraks (PSP) hastalarının sonuçlarını karşılaştırmak. Yöntemler: 18-40 yaşları arasında PSP tanısı alan 50 hasta, tedavi yöntemlerine göre G1 (göğüs tüpü yerleştirilen hastalar, n=25) ve G2 (acil VATS uygulanan hastalar, n=25) gruplarına ayrıldı. VATS prosedürü, apikal blebektomi ve parsiyel plevrektomiden oluşuyordu. Erken sonuçlar (göğüs tüpü ve hastanede kalış süresi ve hastane içi komplikasyonlar) ve geç sonuçlar (10 yıl sonra nüks oranı) karşılaştırıldı. Sonuçlar: G2'de ortalama cerrahi süresi 40,3±14,5 dakikaydı. Torakotomiye geçilmesine gerek kalmadı. Komplikasyon oranı G1'de anlamlı olmayan bir şekilde daha yüksekti (p>0,05). Uzun süreli hava kaçağı G1'de anlamlı olarak daha yaygındı (p=0,03). G2'de göğüs tüpü ve hastanede kalış süresi anlamlı olarak daha kısaydı (sırasıyla p=0,03 ve p=0,05). 10 yıllık takip sonrasında, G1'de anlamlı olarak daha yüksek nüks oranı kaydedildi (p=0,02). Nüks, sigara içenlerde önemsiz düzeyde daha yüksekti (p>0,05) ve çoğunlukla yaşlı hastalarda tespit edildi (p=0,03). Sonuç: PSP'nin ilk epizodunda acil VATS, PSP hastalarında nüksü önlemek için etkili bir tedavidir. VATS, göğüs tüpü tedavisine kıyasla daha düşük morbidite oranı ve daha kısa göğüs tüpü ve hastanede kalış süreleri ile güvenlidir. |
| 9. | Cerrahi Olarak Tedavi Edilen Kalkaneus Kırıklarında Greft Kullanımının Önemi: Retrospektif Bir Analiz Does Grafting Matter in Surgically Treated Calcaneal Fractures? A Retrospective Analysis Barıs Ozkul, Hanifi Ucpunar, Kutalmis Albayrak, Muhammed Bilal Kurk, Muhammed Mert, Gokhan Pehlivanoglu, Muharrem KanarPMCID: PMC12821091 doi: 10.14744/SEMB.2025.36675 Sayfalar 321 - 330 Amaç: Bu çalışmanın amacı, Sanders Tip II, III ve IV kalkaneal kırıklarında cerrahi tedavi sırasında kemik grefti kullanımının radyolojik parametreler ve fonksiyonel sonuçlar üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif kohort çalışmada, 2016 ile 2022 yılları arasında deplase intraartiküler kalkaneal kırık nedeniyle açık redüksiyon ve internal fiksasyon (ORIF) uygulanan 115 hasta incelendi. Kırıklar Sanders sınıflamasına göre değerlendirildi ve greft kullanılan (+) ve kullanılmayan (–) alt gruplara ayrıldı. Böhler ve Gissane açıları ile kalkaneus yüksekliği dört farklı zamanda ölçüldü. Fonksiyonel sonuçlar American Orthopaedic Foot and Ankle Society (AOFAS) arka ayak skoru ile değerlendirildi. Bulgular: Toplam 115 hastanın 38'i Sanders Tip II, 43'ü Sanders Tip III ve 34'ü Sanders Tip IV kırık tespit edildi. Gruplar arasında yaş, cinsiyet ve takip süreleri açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Hem greftli(+) hem de greftsiz(-) gruplarda ameliyat sonrası radyolojik parametrelerde anlamlı iyileşmeler izlendi (p<0.05), ancak bu iyileşmeler zamanla azaldı. Herhangi bir zaman noktasında gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). AOFAS skorları ve yüzeyel enfeksiyon oranları da tespit edildi. Sonuç: Greft kullanımı, Sanders Tip II, III ve IV kalkaneal kırıklarında ORIF sonrası daha iyi radyolojik veya fonksiyonel sonuçlar sağlamamıştır. Bulgular, greft kullanımının seçici bir şekilde, özellikle belirgin parçalı kırık veya kemik kaybı olan olgularda düşünülmesi gerektiğini ve biyolojik tekniklerin önemini desteklemektedir. |
| 10. | Akut İskemik İnmede Mekanik Trombektomi: Çalışma Saatleri İçinde Başvuran Hastalar Daha İyi Sonuçlar Mı Gösteriyor ? Mechanical Thrombectomy in Acute Ischemic Stroke: Do Patients Admitted During On-Hours Exhibit Better Results? Cemile Haki, Kaya Saraç, Mehmetcan Yılmaz, Suat KamisliPMCID: PMC12821105 doi: 10.14744/SEMB.2025.94946 Sayfalar 331 - 337 Amaç: Mekanik trombektomi (MT), son on yılda inme bakımında devrim yarattı. Çalışma saatleri dışında gelmenin, merkezimizde MT geçiren akut iskemik inme (Aİİ) hastalarında iş akışı sürelerini, klinik sonuçları ve mortaliteyi etkileyip etkilemediğini değerlendirmeyi ve bir etki varsa, akut inme tedavisinde iyileştirme alanlarını belirlemeyi amaçladık. Materyaller ve Yöntemler: Ocak 2020 ile Nisan 2023 arasında MT geçiren toplam 263 ardışık hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar iki gruba ayrıldı: Çalışma saatleri içinde gelenler (Grup 1) ve çalışma saatleri dışında gelenler (Grup 2). Sonuçlar: Çalışmaya katılan 263 hastadan (131 erkek ve 132 kadın; ortalama yaş: 69,49±12,22 yıl; yaş aralığı: 25-95 yıl) 74 hasta (%28,14) çalışma saatleri içinde, 189 hasta (%71,86) çalışma saatleri dışında hastaneye kabul edildi. Bunlardan sırasıyla 1. ve 2. gruptaki 30 (%40,54) ve 68 (%35,98) hastanın 3. ayda iyi sonuçları vardı. Gruplar benzer demografik özellikler, tedaviye ilişkin özellikler ve sonuçlar gösterdi, anlamlı bir fark tespit edilmedi. Tek dikkate değer fark, Diffusion-Weighted Magnetic Resonance Imaging (DW-MRI) yüzdesinin çalışma saatleri dışındaki grupta belirgin şekilde daha yüksek olmasıydı (p=0,044). Sonuç: Sonuçlar, çalışma saatleri dışında gelen hastalarda yapılan MT'nin, çalışma saatleri içinde gelen hastalarda yapılan MT'ye benzer iş akışı süreleri, başarılı rekanalizasyon ve klinik sonuçlar sağladığını göstermektedir. |
| 11. | HPV 16 +Koenfeksiyon, Tek Başına HPV 16'ya Göre Servikal Patoloji Üzerinde Daha Kötü Bir Etkiye Sahip midir? Does Co-Infection With HPV 16 Have a Worse Effect on Cervical Pathology Than HPV 16 Alone? Aysun Alcı, Necim Yalcın, Mustafa Gokkaya, Gülsüm Ekin Sarı, Harun Resit Turkmenoglu, Isin Ureyen, Tayfun ToptasPMCID: PMC12821134 doi: 10.14744/SEMB.2025.34682 Sayfalar 338 - 344 Amaç: Bu çalışmanın amacı, HPV16 enfeksiyonuna ek olarak diğer HPV genotiplerinin varlığının patolojik sonuçlar üzerinde olumsuz bir etkisi olup olmadığını değerlendirmektir. Yöntem: Bu retrospektif çalışma, 2017 ile 2025 yılları arasında Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Jinekolojik Onkoloji Polikliniği’nde takip edilen hastaların verileri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. HPV16 pozitif olup buna ek olarak diğer HPV genotiplerini de taşıyan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. HPV genotiplendirmesi Hybrid Capture 2 ve CLART Genomica sistemleri kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Toplam 2.700 HPV (İnsan Papilloma Virüsü) pozitif kadının 524’ü yalnızca HPV16 pozitifken, 358’i hem HPV16 hem de diğer genotiplerle birlikte pozitifti. Histopatolojik sonuçlar (CIN 2/3, HSIL ve invaziv kanser dahil) iki grup arasında anlamlı bir fark göstermemiştir (p>0.05). Ancak, kolposkopide saptanan anormal bulgular, eş enfeksiyon (ko-enfeksiyon) grubunda istatistiksel olarak daha yaygın bulunmuştur (p=0.037). Sigara içimi, ko-enfeksiyon için 1.27 kat artmış risk ile ilişkili bulunmuştur (p=0.026). Sonuç: Bu çalışmanın bulguları, yüksek dereceli servikal patolojilerin gelişiminde esas belirleyicinin HPV16 olduğunu ve diğer yüksek riskli HPV tiplerinin varlığının histopatolojik sonuçları anlamlı şekilde kötüleştirmediğini göstermektedir. Sonuçlar, serviks kanseri tarama süreçlerinde risk temelli bir yaklaşımın önemini desteklemekte ve HPV16 pozitif bireylerde erken tanı ve önleyici müdahalelere öncelik verilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. |
| 12. | Erişkin Dönemde Kalıtsal Metabolik Hastalık Tanısı Alan Hastaların Değerlendirilmesi Evaluation of Patients Diagnosed with Inherited Metabolic Diseases in Adulthood Zumrut Arslan Gulten, Umran Cetincelik, Arda Guler, Gamze Babur GulerPMCID: PMC12821130 doi: 10.14744/SEMB.2025.00947 Sayfalar 345 - 350 Amaç: Kalıtsal metabolik hastalıklar (KMH), bir metabolik yolakta görev alan enzimlerin eksikliğine ya da yolaktaki diğer mekanizmaların bozukluğuna bağlı olarak gelişir. Farklı klinik gidişleri ile her yaşta saptanabilir. Günümüzde tedavi seçeneklerinin ve hastalık farkındalığının artması nedeniyle erişkin yaş grubunda da hastalar tanı alıp tedavi edilmektedir. Bu çalışmada, erişkin yaş döneminde tanı alan hastalarımızın klinik bulgularını ve tanı sürecini daha iyi anlamak ve bu konu hakkında farkındalık oluşturmak amaçlanmıştır. Yöntemler: Erişkin dönemde KMH tanısı almış hastalarımızın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Bulgular: Yaşları 19-72 yıl arasında değişen, 11’i erkek, 20 olguya erişkin dönemde KMH tanısı konuldu. Hastaların semptomlarının başlama yaşı ortalama 30 yıl (15-70 yıl), tanı konulma yaşları ise ortalama 37 yıl (18-72 yıl) idi. Olgularımızın 10 tanesine (%20) Fabry Hastalığı, üçüne (%15) familyal hipobetalipoproteinemi (FHBL), ikisine (%10) alkaptonuri (AKU) tanısı konuldu. Birer olgu olarak da Gaucher Hastalığı, Niemann Pick Hastalığı tip B, glikojen depo hastalığı tip IIIa (GSD tip IIIa), glikojen depo hastalığı tip XV (GSD tip XV) ve serebrotendinöz ksantomatozis (CTX) tanıları konuldu. KMH tanısı konulan hastalarımızın %65’i aile taraması ile tanı almış olup, klinik bulgularla yönlendirilip biyokimyasal testler ile tanı alan hasta sayısı ise 7’dir (%35). Hastaların KMH tanısı almadan önce, farklı branşlardaki hekimlere başvurularında aldıkları tanılar osteoartrit, psoriatik artrit, böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği, proteinüri, intertisyel akciğer hastalığı, hepatosteatoz ve nefrolitiazistir. Hastalarımıza hastalıklarına özgü tedavileri başlanıp takibe alındı. Sonuç: Bazı KMH’ların kronik ve hafif fenotiplerinin tanısı çok kolay konulamayabilir, ayırıcı tanılar içinde yer alması için sağlık çalışanlarının farkındalığının artması daha fazla çalışma ile olacaktır.(SETB-2025-01-023) |
| 13. | Covid-19 Tanısı ile Hastanede Yatarak Tedavi Edilen Çocuk Hastalarımızın Değerlendirilmesi: Tek Merkez deneyimi Evaluation of Our Paediatric Patients Hospitalised with Covid-19 Diagnosis: Single Centre Experience Emre Aygun, Ayse Sahin, Nazan DalgıcPMCID: PMC12821145 doi: 10.14744/SEMB.2025.73483 Sayfalar 351 - 359 Amaç: Hastane içi COVID pediatrik hastalarının klinik semptomları, laboratuvar testleri ve tedavi çabaları için ayrı yaş gruplarını analiz ediyoruz. Ayrıca başka bir hastalığa sahip olmanın veya hastanın beslenme durumunun hastalığın seyrini değiştirip değiştirmeyeceğini de görmek istedik. Yöntem: Temmuz 2020-Eylül 2021 tarihleri arasında hastanemizde yatarak tedavi gören, PCR ve/veya antikor testi pozitif 90 çocuk hasta (1 ay-18 yaş) çalışmaya dahil edildi. Hastalar yaş gruplarına (0-2, 2-5, 5-12, >12 yaş), hastalık şiddetine ve komorbidite varlığına göre sınıflandırıldı. Demografik özellikler, klinik bulgular, laboratuvar parametreleri ve radyolojik görüntülemeler değerlendirildi. Bulgular: Yaş ortalaması 87 ay olan hastaların %73,3'ünde hastalık hafif seyirli bulundu. En küçük yaş grubunda (0-2 yaş) ateş (%53,3) ve solunum sıkıntısı (%26,7) daha sık görüldü ve hastanede kalış süresi daha uzundu (medyan 7 gün). Orta-ağır hastalık grubunda komorbidite oranı (%47,4) anlamlı olarak yüksekti (p<0,001). Obez çocuklarda CRP yüksekliği (%54,5) ve patolojik akciğer grafisi (%36,4) oranları daha yüksek saptandı. Komorbid hastalarda iyileşme süresi belirgin şekilde uzundu (7,3±2,4 gün). Sonuç: Çalışmamız, COVID-19'un tüm çocukları aynı şekilde etkilemediğini, özellikle yaşa göre değiştiğini göstermektedir. Gözlemlerimize göre, daha küçük çocuklar ve mevcut sağlık sorunları olanlar, en iyi sonuçları sağlamak için biraz daha fazla özen ve yakın izleme gerektiriyor gibi görünüyor. |
| 14. | Yavaş İlerleyen ve Hızlı İlerleyen Santral Puberte Prekoks Olan Kızların Karşılaştırmalı Analizi: Tek Merkez Deneyimi Comparative Analysis Of Girls With Slowly Progressive Central Precocious Puberty Vs. Rapidly Progressive Central Precocious Puberty: Single-Center Experience Büsra Tetik Dincer, Aydilek Dagdeviren Cakır, Ahmet UcarPMCID: PMC12821112 doi: 10.14744/SEMB.2024.56957 Sayfalar 360 - 365 Amaç: Santral puberte prekoks (SPP), yavaş ilerleyen SPP (Yİ-SPP) veya hızlı ilerleyen SPP (Hİ-SPP) şeklinde seyredebilir. İlerleme hızı, tedavi kararlarını belirlemede kritik öneme sahiptir. Bu çalışma, tedavi alan ve almayan hastaların klinik verilerini karşılaştırmayı ve Hİ-SPP olgularında ilerlemeyi etkileyebilecek faktörleri belirlemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu tek merkezli retrospektif gözlemsel çalışmaya, 2021-2023 yılları arasında çocuk endokrinoloji kliniğinde SPP nedeniyle takip edilen, yaşları 5-8 arasında değişen 406 kız hasta dahil edilmiştir. Hastalar, gonadotropin salgılatıcı hormon agonisti (GnRHa) tedavisi almayan Yİ-SPP grubuna (n=252) ve GnRHa tedavisi alan Hİ-SPP grubuna (n=154) ayrılmıştır. Hastalar, klinik, laboratuvar ve radyolojik bulgularına göre analiz edilmiştir. Bulgular: Puberte belirtilerinin başladığı median yaş Yİ-SPP grubu için 7.2 yıl (5-8 yaş aralığında), Hİ-SPP grubu için 7 yıl (5-8 yaş aralığında) olarak bulunmuştur (p=0.352). Tek değişkenli analizde Tanner telarş evresi, Luteinizan hormon (LH), Follikül stimüle edici hormon (FSH), Östradiol, Pik LH düzeyleri ve kemik yaşı/kronolojik yaş oranları Hİ-SPP grubunda anlamlı derecede daha yüksek seyredildi. Çok değişkenli analizde Tanner telarş evresi (p=0.001) ve kemik yaşı/kronolojik yaş oranı (p<0.001) bağımsız değişken faktörler olarak öne çıkarken diğer parametrelerin anlamlılığını yitirdiği görüldü (p>0.05). Sonuç: Bu çalışmada, kemik yaşı/kronolojik yaş oranının, hızlı ilerleyen puberte prekoks olgularının erken tanısında önemli bir parametre olduğu belirlenmiştir. Puberte prekoks olgularını sınıflandırmak için klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguların birlikte değerlendirilmesi ve tedavi kararlarının bireysel değerlendirmelere dayandırılması kritik öneme sahiptir. |
| 15. | Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde Terapötik Plazma Değişimi ve Literatüre Kısa Bir Bakış Therapeutic Plasma Exchange in Pediatric Intensive Care and Brief Overview of the Literature Abdulrahman Ozel, Ulkem Kocoglu Barlas, Servet Yuce, merve Boyraz, Meltem ErolPMCID: PMC12821115 doi: 10.14744/SEMB.2025.56750 Sayfalar 366 - 372 Amaç: Bu çalışmada pediatrik yoğun bakım ünitemizde (ÇYBÜ) uygulanan terapötik plazma değişimi (TPE) işlemlerinin değerlendirilmesi ve ilgili literatürün gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Bu retrospektif çalışma 2020-2024 yılları arasında yapıldı. ÇYBÜ'de kaldıkları süre boyunca herhangi bir noktada TPE uygulanan 49 hasta çalışmaya dahil edildi. Gruplar hayatta kalanlar ve hayatta kalmayanlar olarak kategorize edildi. Bulgular: 49 vakanın %71,4'ü erkekti ve yaş ortalaması 54 aydı (aralık 20-135 ay). Toplam 274 TPE seansı gerçekleştirilmiştir. TPE için en yaygın üç endikasyon sepsis, travmaya bağlı çoklu organ disfonksiyonu sendromu/dissemine intravasküler koagülasyon ve nörolojik hastalıklardı. Hayatta kalmayan grupta kronik hastalık oranları (p<0,001), pediatrik ölüm riski skoru III ve işlem öncesi ve sonrası vazoaktif inotropik skorlar (sırasıyla p=0,005, p<0,001 ve p<0,001) daha yüksekti. İnvaziv mekanik ventilasyon ve sürekli renal replasman tedavisinin (sırasıyla p=0,005, p<0,001) yanı sıra sepsisli olgularda TPE kullanımı (p<0,001) sağ kalmayanlarda daha sıktı. İşlemler sırasında en sık görülen komplikasyon hipotansiyondu (%9,9). Sonuç: Sepsis, ÇYBÜ'lerde TPE için en sık endikasyon olmaya devam etmektedir. Çalışmamızda TPE'nin en sık görülen komplikasyonu hipotansiyon olmasına rağmen, yaşamı tehdit eden herhangi bir komplikasyon yoktur ve bu da onu güvenli bir tedavi yöntemi haline getirmektedir. |
| 16. | Preterm İnfantlarda Taburculukta ve Postnatal 6. Ayda Sadece Anne Sütü İle Beslenme Oranları ve Etki Eden Faktörler The Exclusively Breastfeeding Rate and Related Factors Among Preterm Infants at Discharge and postnatal 6th Months of Age Nursu Kara, Didem Arman, Ebru Ozcan, Adem Gul, Serdar ComertPMCID: PMC12821089 doi: 10.14744/SEMB.2025.95871 Sayfalar 373 - 379 Giriş: Emzirme term ve preterm yenidoğanlar için en uygun beslenme şekli olarak kabul edilmektedir. Çalışmamızın amacı, hastanemiz yenidoğan yoğun bakım ünitesinde (YYBÜ) izlenen 34 gebelik haftasının (GH) altındaki bebeklerde taburculukta sadece anne sütü ile beslenme oranlarını araştırmak, taburculukta ve 6. ayda sadece anne sütü ile beslenmeyi etkileyen faktörleri incelemektir. Gereç ve Yöntem: 0cak 2022-Haziran 2023 tarihleri arasında postnatal ilk 24 saat içinde hastanemiz yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatan <34 GH yenidoğanların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Anne ve bebeklere ait demografik veriler, beslenme ile ilgili faktörler ve morbiditeler kaydedildi. Taburculuk sonrası riskli yenidoğan polikliniği izlem kayıtlarından sadece anne sütü ile beslenme süresi ve emzirmeye devam edilme durumu ile ilgili veriler elde edildi. Taburculukta emzirme oranı ve emzirmeyi etkileyen faktörler incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 114 yenidoğanın %44,8’ i kız ve %55,2’ si erkekti. Ortalama gebelik haftası 29,8±2,6 hafta, ortalama doğum ağırlığı ise 1365±474 gram idi. Taburculukta sadece anne sütü ile beslenme oranı %57,8 iken, bu oranın 6. ayda %45,6’ya düştüğü saptandı. Ortalama emzirme süresi 15,7±6,5 aydı. Annenin etnik kökeni ve dil bariyeri, taburculukta sadece anne sütü ile beslenmeyle istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkili bulundu (p=0,04, p=0,05). Altıncı ayda sadece anne sütü ile beslenen bebeklerin gebelik haftaları anlamlı şekilde daha yüksek ve hastanede kalış süreleri daha kısaydı (p=0,029, p=0,02). Altıncı ayda sadece anne sütü ile beslenme, ekstrauterin büyüme kısıtlılığı (EUBK) sıklığında anlamlı bir azalma ile ilişkiliydi (p=0,04). Taburculukta sadece anne sütü ile beslenen bebeklerin %96,9’u (n=64) ilk besin olarak anne sütü almıştı, bu oran taburculukta karışık beslenen bebeklerden anlamlı olarak yüksekti (p=0,005). Tam enteral beslenmeye ulaşma süresi de sadece anne sütü ile beslenen grupta anlamlı olarak daha kısaydı (p=0,017). Orogastrik/nazogastrik tüple beslenme süresi daha kısa olan bebeklerde 6. ayda sadece anne sütü ile beslenme oranı, karışık beslenen gruba kıyasla anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,043). Sonuç: Taburculukta ve 6. ayda sadece anne sütü ile beslenme oranlarını artırmak ve EUBK gelişimini azaltmak için prematüre bebeklerin doğumdan itibaren anne sütü ile beslenmesi özendirilmeli ve devamının sağlanması için YYBÜ’ de her koşulda anneye tam destek sağlanmalıdır. |
| 17. | Farklı Tip Hiperfenilalaninemili 342 Hastada Gelişimsel ve Bilişsel Sonuçlar Developmental and Cognitive Outcomes in 342 Patients With Different Types of Hyperphenylalaninemia Sibel Oz Yildiz, Halise Neslihan Onenli Mungan, Deniz Kor, Fatma Derya Bulut, Berna Seker Yilmaz, Sebile Kilavuz, Gulsah SeydaogluPMCID: PMC12821110 doi: 10.14744/SEMB.2025.09471 Sayfalar 380 - 386 Amaç: Bu çalışmanın amacı, farklı tip hiperfenilalaninemi (HFA) tanılı hastalarda nörogelişimsel ve bilişsel sonuçları değerlendirmek, bu sonuçları etkileyen faktörleri belirlemek ve plazma fenilalanin (FA) düzeyine dayalı diyet tedavisi başlama eşiğiyle ilgili tartışmalara katkı sağlamaktır. Yöntem: 1984-2018 yılları arasında Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı'nda izlenen ve gelişimsel/bilişsel değerlendirmesi yapılmış HFA hastaları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya diyet ve/veya tetrahidrobiopterin (BH4) ile tedavi edilen Hafif (FA: 360-600 μmol/L), orta (FA: 600-1200 μmol/L), klasik fenilketonüri (FKÜ) (FA≥1200 μmol/L) ve tedavisiz takip edilen HFA hastaları (FA: 240-360 μmol/L) dahil edildi. Bu sınıflandırma, tanı anında ölçülen plazma FA düzeylerine göre yapılmıştır. Gelişimsel ve bilişsel değerlendirme için Denver Gelişimsel Tarama Testi (DGTT), Stanford-Binet testi ve Türk çocuklarına uyarlanmış Wechsler Zeka Ölçeği (WISC-R) uygulanmıştır. Zeka katsayısı (IQ) Stanford-Binet veya WISC-R testlerinde <70 olan çocuklar ya da DGTT’de iki veya daha fazla gelişim alanında gecikme saptananlar, zihinsel yetersizlik veya gelişimsel gecikme (ZY/GG) olarak sınıflandırılmıştır. ZY/GG ile tanı yaşı, tanı yöntemi, plazma FA seviyeleri ve beyin MRG bulguları arasındaki ilişkiler analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 182’si (%53.2) kız ve 160’ı (%46.8) erkek olmak üzere toplam 342 hasta dahil edildi. Bu hastaların 53’ü (%15.5) hafif FKÜ, 97’si (%28.4) orta FKÜ, 102’si (%29.8) klasik FKÜ ve 90’ı (%26.3) HFA tanılıydı. Diyet ve/veya BH4 ile tedavi edilen hastalarda ZY/GG ile hem tanı yaşı hem de tanı yöntemi arasında anlamlı ilişki bulundu (sırasıyla, p<0.001, p<0.01). ZY/GG olan hastalarda, takipteki birinci, üçüncü ve son yıl ortalama plazma Phe düzeyleri, normal bilişsel/gelişimsel sonucu olan hastalara göre anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0.024). Beyin MRG'de saptanan beyaz cevher anormallikleri; FKÜ şiddeti, ZY/GG varlığı ve son yıl ortanca FA düzeyleri ile anlamlı ilişki gösterdi (sırasıyla, p=0.01, p<0.001, p<0.001). Dikkat çeken bir bulgu olarak, düzenli izlem ve bilinen risk faktörlerinin yokluğuna rağmen tedavisiz izlenen HFA hastalarının 9’unda (%10) ZY/GG saptanmıştır. Sonuç: Erken tanı ve tedaviye ek olarak, yaşam boyu tedaviye uyum ve düzenli izlem, FKÜ’lü bireylerde normal nörogelişimsel ve bilişsel sonuçlar açısından kritiktir. Klinik yönetim merkezler arasında farklılık göstermektedir. Tedavisiz izlenen HFA hastalarının %10’unda gelişimsel gerilik saptanması, plazma FA düzeyine göre tedavi başlama eşiklerinin yeniden değerlendirilmesi gerekliliğine dikkat çekmektedir. |
| 18. | Dirençli Alopesi Areata Hastalarında İntralezyonel Plateletten Zengin Plazma Enjeksiyonu Intralesional Platelet-Rich Plasma Injection in Patients with Recalcitrant Alopecia Areata Mert Aydogan, Nermin Karaosmanoglu, Pinar Ozdemir CetinkayaPMCID: PMC12821098 doi: 10.14744/SEMB.2025.63444 Sayfalar 387 - 394 Amaç: Alopesi areata (AA), skatrisyel olmayan saç dökülmesine neden olan yaygın, kronik otoimmün bir hastalıktır. Tekrarlayan ve düzelen seyri, yeni ve etkili tedavi seçeneklerinin araştırılmasına yol açmaktadır. Çalışmanın amacı, AA hastalarında intralezyonel plateletten zengin plazma (PRP) ve intralezyonel steroid (ILS) enjeksiyonlarının terapötik etkinliğini değerlendirmektir. Metod: 2020-2021 yılları arasında retrospektif bir dosya incelemesi yapıldı. Çalışmaya AA'lı toplam 75 hasta dahil edildi. Otuz altı hasta üç seans intralezyonel PRP ile ve 39 hasta üç seans ILS enjeksiyonu ile tedavi edildi. Hastalar 0, 3 ve 6. aylarda saç çekme testi ve SALT skorları ile değerlendirildi. Bulgular: Yetmiş beş hastadan PRP grubunun ortalama yaşı 34,33±10,61, ILS grubunun ortalama yaşı ise 33,82±13,31 yıldı. Üç PRP veya ILS tedavisi seansı sonrası 3. ve 6. ayda SALT 3 ve SALT 6 skorları PRP grubunda ILS grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p=0,038, p<0,001). PRP grubunda 6. ayın sonunda tedavi yanıtı değerlendirildiğinde 2 (%5,5) hastada yanıt yok, 1 (%2,7) hastada kısmi yanıt, 3 (%8,4) hastada iyi yanıt ve 30 (%83,4) hastada çok iyi yanıt vardı. 6 aylık dönemde sadece 2 (%5,9) hastada klinik relaps yaşandı. Yan etkiler PRP grubunda 16 (%44,4) hastada, ILS grubunda ise 8 (%20,5) hastada görüldü ve PRP grubunda yan etki sıklığı ILS grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p=0,026). Ancak her iki grupta da kaşıntı, ağrı, yanma, ekimoz ve folikülit gibi minör yan etkiler görüldü. Sonuç: PRP, sınırlı yamalı AA için etkili ve güvenli bir tedavi seçeneği gibi görünmektedir, ancak ILS'ye üstünlüğü tam olarak gösterilememiştir, bu da ILS'yi hala birinci basamak tedavi haline getirmektedir. (SETB-2025-03-065) |
| 19. | Türkiye'de Aile Hekimlerinin Epilepsi Yönetimi Konusundaki Bilgi ve Öz Yeterlik Düzeyleri: Eğitim Öncesi ve Sonrası Değerlendirme Knowledge and Self-Efficacy Levels of Family Physicians on Epilepsy Management in Türkiye: Pre- and Post-Education Evaluation Gul Yucel, Burcu Kayhan Tetik, Ahmet Kadir Arslan, Yusuf KucukPMCID: PMC12821151 doi: 10.14744/SEMB.2025.92231 Sayfalar 395 - 402 Amaç: Aile hekimleri (AH) epilepsili kişilerin bakımından doğrudan sorumludur. Ancak epilepsi hakkındaki eğitimleri yetersiz veya eksik olabilir. Bu çalışmanın amacı AH'ler arasında epilepsi ile ilgili temel bilgi ve öz-yeterlik düzeylerini değerlendirmek ve epilepsiyi yönetme konusunda eğitim ihtiyaçlarını belirlemektir. Yöntemler: Bu ön test-müdahale-son test çalışmasının örneklemi 60 AH'den oluşmaktadır. AH'ler epilepsi yönetimi konusunda dört saatlik bir eğitime katılmıştır. Eğitimin etkinliği, eğitimden önce ve sonra Epilepsi Bilgi ve Öz-Yeterlik (EBÖY) ölçeği ile değerlendirilmiştir. Ayrıca epilepsi hastalarının takibinde karşılaşılan sorunları ve eğitim ihtiyaçlarını belirlemek için bir anket çalışması yapıldı. Sonuçlar: Çalışmaya 60 hekim katıldı [37 erkek (%61,7), ortalama yaş 37,97±8,92 yıl ve mesleki süre 80,48±70,59 ay]. AH'lerin toplam EBÖY puanı eğitimden önce 90,23±10,97 iken, eğitimden sonra 112,3±15,26 puana yükseldi (p<0,001). Eğitimden sonra, EBÖY'ün tüm alt bileşenlerinde eğitimden önceye kıyasla anlamlı puan artışları gözlendi. Eğitimden sonra hekimlerin epilepsiye eşlik eden hastalıkları tanıma, antinöbet ilaçlar hakkında yeterli bilgiye sahip olma ve epilepsili hastaları takip etme yeteneklerinde eğitim öncesine göre anlamlı düzeyde iyileşme olduğu görüldü (sırasıyla p<0,001, p=0,001 ve p=0,002). Sonuç: Bu çalışma, AH'lerin epilepsi yönetimi konusunda eğitime ihtiyaç duyduğunu ve sunulan eğitimin olumlu bir etki sağladığını göstermiştir |
| 20. | Multipl Sklerozda Depresif Semptomların Bağımsız Belirleyicileri Olarak Yorgunluk, İnsomni ve Özürlülük: Prospektif Gözlemsel Bir Çalışma Fatigue, Insomnia, and Disability as Independent Predictors of Depressive Symptoms in Multiple Sclerosis: A Prospective Observational Study Ceren Alis, Sibel Sen Kılıc, Nuray Köse, Gencer Genc, Serpil BulutPMCID: PMC12821090 doi: 10.14744/SEMB.2025.33407 Sayfalar 403 - 409 Amaç: Bu çalışmanın amacı, multipl skleroz (MS) hastalarında depresif semptomlarla bağımsız olarak ilişkili klinik faktörleri belirlemek ve depresyonun sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Bu prospektif gözlemsel çalışmada, 90 MS hastası değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, hastalık süresi, MS alt tipi ve Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği (EDSS) skorları kaydedildi. Yorgunluk Şiddet Ölçeği (FSS), Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI), Epworth Uykululuk Ölçeği (ESS), Leeds Nöropatik Belirti ve Bulgular Değerlendirme Ölçeği (S-LANSS) ve EuroQol (EQ-5D-3L) yaşam kalitesi anketi uygulandı. Huzursuz bacak sendromu (RLS) varlığı da kaydedildi. Depresyon şiddeti, Hasta Sağlık Anketi-9 (PHQ-9) ile ölçüldü. Öncelikle tek değişkenli ilişkiler incelendi; ardından anlamlı bulunan değişkenler geriye doğru eleme yöntemiyle çoklu lineer regresyon modeline dahil edildi. Bulgular: FSS, ISI ve EDSS skorlarının yüksekliği, PHQ-9 skorlarıyla bağımsız olarak ilişkiliydi. Yorgunluk ve insomni, depresyonla en güçlü ilişkili faktörlerdi (ρ=+0.52 ve +0.57; p<0.001). EDSS daha zayıf ancak anlamlı bir ilişki gösterdi (ρ=+0.23, p=0.031). Yaş, cinsiyet ve hastalık süresi anlamlı bir belirleyici değildi. S-LANSS skoru, MS alt tipi ve RLS tek değişkenli analizde anlamlıydı ancak çok değişkenli modelde dışlandı. PHQ-9 skorları, daha yüksek EQ-5D-3L skorlarıyla anlamlı şekilde ilişkiliydi; bu da daha düşük yaşam kalitesine işaret ediyordu (p<0.001). Sonuç: Yorgunluk ve insomni, MS hastalarında depresyonun en güçlü bağımsız belirleyicileri olarak saptandı. Bu hasta grubunda, bu semptomlara yönelik rutin taramalar, depresyonun daha erken saptanmasını, tedavi edilmesini ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesini sağlayabilir. |
| 21. | Solunum Bozukluğu Olan Hastaların Çevresel Duman Hakkında Algıları Perceptions of Patients with Respiratory Disorders About Environmental Smoke Mufide Arzu Ozkarafakılı, Metın Yangın, Aslıhan CalımPMCID: PMC12821123 doi: 10.14744/SEMB.2025.59568 Sayfalar 410 - 423 Amaç: Çevresel duman maruziyeti yeterince anlaşılmamış bir konudur ve toksik kirleticilere uzun süreli solunumsal maruziyetin potansiyel bir kaynağı olabilir. Hem ikinci el hem de üçüncü el sigara dumanı (ÜESD) maruziyeti, halk sağlığı açısından önemli konulardır. Bu çalışmada, solunum yolu hastalıklarına sahip kırılgan grupların sigara dumanına maruziyet konusundaki bilgi düzeylerini ortaya koymayı amaçladık. Yöntemler: Ekim 2023 - Ekim 2024 tarihleri arasında polikliniklere başvuran toplam 911 halen sigara içen hasta çalışmaya dahil edildi. Tıbbi muayene ve solunum fonksiyon testlerinin ardından bireylerden üçüncü el sigara dumanı maruziyeti ile ilgili BATHS anketini doldurmaları istendi. Bulgular: Örneklemimizi oluşturan 911 sigara içicisinin 322’si (%35,3) KOAH, 227’si (%24,9) astım hastasıydı ve 570’i (%62,5) orta-şiddetli ikinci el duman maruziyeti yaşıyordu. KOAH hastaları, BATHS toplam ve süreklilik alt boyut puanlarında en düşük ortalamalara sahipti (sırasıyla 3,61±0,58 ve 3,77±0,69); astım hastaları ise sağlık alt boyutu puanında en düşük ortalamayı gösterdi (3,41±0,46) (p<0,05). Toplam ve alt boyut puanları, 18-30 yaş aralığında olanlar, üniversite mezunları, çalışanlar ve asgari ücretin üzerinde gelir elde eden bireyler arasında anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,05). Cinsiyet açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). BATHS toplam puanları ile ikinci el sigara dumanı maruziyeti ve hastalık süresi arasında anlamlı negatif korelasyon saptanırken (p<0,05); daha iyi solunum fonksiyonu değerleri, sigara bırakma polikliniğine başvuru ve 16 yaş altı çocuklarla aynı evde yaşama ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdi (p<0,05). Sonuç: Bu çalışma, solunum yolu hastalığı olan bireylerde sigara dumanına maruziyetin zararlı etkileri konusundaki bilgi eksikliğini ortaya koymaktadır. Sigara kaynaklı akciğer hastalıkları riski taşıyan aktif içicilere yönelik eğitim programları aracılığıyla hem aktif hem de pasif sigara kullanımının azaltılmasına yönelik girişimlerin önemini vurgulamaktadır. |
| 22. | Gastrointestinal Kaposi Sarkomu: Histopatolojik Özellikler ve Tanısal Zorluklar – Tek Merkez deneyimi Gastrointestinal Kaposi Sarcoma: Histopathological Features and Diagnostic Challenges – Insights from a Single Center Melek Buyuk, Neslihan Berker, Leman Damla Ercan, Cemil Burak Kulle, Gizem Dagcı, Mine GulluogluPMCID: PMC12821114 doi: 10.14744/SEMB.2025.32457 Sayfalar 424 - 435 Amaç: Gastrointestinal Kaposi sarkomu (GI-KS), human herpes virüs 8 (HHV-8) ile ilişkili nadir görülen vasküler bir neoplazidir ve çoğunlukla immünsuprese bireylerde izlenir. Endoskopik incelemede, nodüler, polipoid veya ülsere lezyonlar şeklinde görülebileceği gibi belli belirsiz bulgular da izlenebilir. Ayrıca, KS’un histopatolojik özellikleri benign inflamatuvar durumları veya diğer mezenkimal tümörleri taklit edebilir; bu da doğru tanının gecikmesine neden olabilir. Bu çalışmanın amacı, GI-KS’un histopatolojik özelliklerini değerlendirmek ve tek merkezli bir kohortta neoplastik ve non-neoplastik ayırıcı tanı zorluklarını ortaya koymaktır. Yöntem: 2005 ile 2025 yılları arasında tanı alan 13 GI-KS olgusu retrospektif olarak incelendi. Klinik veriler ve endoskopik bulgular hastane bilgi yönetim sisteminden elde edildi. Hematoksilen-eozin ile boyanmış preparatlar ve HHV-8 immünohistokimya (İHK) kesitleri retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: On üç hasta (11’i erkek; ortalama yaş 47 ± 18 yıl) saptandı ve bunların %84,6’sı immünsupreseydi (sekiz hasta HIV pozitif, iki hasta böbrek nakli alıcısı ve bir hasta kortikosteroid tedavisi altındaydı). On bir olguda kutanöz veya ekstraintestinal KS lezyonları mevcuttu. Endoskopik değerlendirmede nodüler lezyonlar (%30,8), polipoid lezyonlar (%23,1), yılan derisi benzeri hemorajik alanlar (%7,7), infiltratif görünüm (%7,7), eritemli eleve lezyonlar (%7,7) ve nonspesifik eritematöz değişiklikler (%7,7) saptandı. Endoskopi raporlarının yalnızca üçünde KS şüphesi belirtilmişti. Lezyonlar en sık mide (%76,9), ardından rektum (%15,4) ve kolon (%7,7) yerleşimliydi. Histolojik olarak, olguların %84,6’sında yarık benzeri vasküler kanallar ve eritrosit ekstravazasyonu, %53,8’inde hemosiderin birikimi, %76,9’unda plazma hücrelerini içeren kronik inflamatuvar infiltrasyon ve gastrik KS olguların %70’inde foveolar epitel hiperplazisi gözlendi. Histolojik spektrum içerisinde tanısal güçlük oluşturabilecek bazı paternler de yer almaktaydı: üç olguda kronik gastrit benzeri, bir olguda reaktif gastropati benzeri, bir olguda granülasyon dokusu benzeri ve bir olguda GIST/leiomyom benzeri iğsi hücre morfolojisi saptandı. Sonuç: GI-KS’un histolojik özellikleri hem diğer neoplastik tümörleri hem de inflamatuvar süreçleri taklit edebilir. Bu nedenle histopatolojik değerlendirme, klinik verilerle birlikte yapılmalı ve GI-KS’un müphem veya nonspesifik histolojik bulgularla seyredebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Obstrüksiyon, kanama veya perforasyon gibi komplikasyonlar yaşamı tehdit edebileceğinden, doğru tanı ve uygun tedavi hayati önem taşımaktadır. Endoskopik veya histolojik olarak şüphe düzeyi düşük olsa bile bu grup hastada HHV-8 İHK’sının rutin olarak uygulanması doğru tanıya ulaşmayı kolaylaştırır. Böylece uygun hasta yönetimi sağlanır ve ciddi komplikasyonlar önlenebilir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 23. | İnferior Miyokardiyal İskemiyi ve Atipik Göğüs Ağrısı Taklit Eden Düğme Pil Yutma Olgusu A Case of Button Battery Ingestion Mimicking Inferior Myocardial Ischemia and Atypical Chest Pain Galib Bairamovi, Hasan Ozkan Gezer, Cankat Erdogan, Alev Arslan, Abdulkerım TemizPMCID: PMC12821095 doi: 10.14744/SEMB.2025.63004 Sayfalar 436 - 439 Elektronik oyuncakların kullanımının artmasıyla birlikte, son yıllarda pil yutulmasıyla ilgili vakaların sayısı giderek artmıştır. Bu olgu sunumunda, ani göğüs ağrısı ve ağlama şikayeti ile acil servise başvuran bir çocuk sunulmaktadır. Elektrokardiyogramda (EKG), kalp fonksiyonları tamamen normal olmasına rağmen alt derivasyonlarda miyokardiyal iskemi bulguları saptandı. Akciğer grafisinde özofagusta sıkışmış bir disk pil görüldü. 4 yaşında bir erkek oyuncakları ile oynarkenaniden ağlama ve göğüs bölgesinde şiddetli ağrı ile acil servise başvurdu. Çekilen EKG de cQT’de uzama (cQT 0,56), DII, DIII, aVF de belirgin ST depresyonu ve negatif T dalgası tespit edildi. Yapılan Ekokardiyografide (EKO) kalp fonksiyonları normal saptandı. Kalp enzimleri ve biyokimya tetkikleri normal geldi (troponin-I ≤ 3,2 ng/L, CK-MB 29,8 U/L). Göğüs grafisinde disk pil tespit edildi ve pilin endoskopik çıkarılmasının ardından elektrokardiyografik bulgular tamamen normale döndü. Literatürde, miyokardiyal iskemi veya enfarktüsü taklit eden EKG bulguları ile çoklu silindirik pil yutulmasına ilişkin nadir yetişkin vakaları bildirilmiştir. Olgumuz çocuk hasta, özofagusta yerleşimli tek adet disk pil sonrası inferior miyokard enfarktının taklit eden olgu olması nedeniyle özeliklidir. |
| EDITÖRE MEKTUP | |
| 24. | Türk Ortopedi Uzmanlık Eğitimi Geliştirme Sınavlarında AI Modellerinin Performansı ile Ortopedi Asistanlarının Performansı” başlıklı makaleye yorum. Comment on “Performance of AI Models vs. Orthopedic Residents in Turkish Specialty Training Development Exams in Orthopedics” Hinpetch Daungsupawong, Viroj WiwanitkitPMCID: PMC12821120 doi: 10.14744/SEMB.2025.05046 Sayfa 440 Makale Özeti | |
| 25. | Editöre Mektuba Yanıt: “Türk Ortopedi Uzmanlık Eğitimi Geliştirme Sınavlarında AI Modellerinin Performansı ile Ortopedi Asistanlarının Performansı” Başlıklı Makaleye İlişkin Yorum Reply to Letter to the Editor: "Comment on “Performance of AI Models vs. Orthopedic Residents in Turkish Specialty Training Development Exams in Orthopedics”” Enver Ipek, Yusuf Sulek, Bahadır BalkanlıPMCID: PMC12821102 doi: 10.14744/SEMB.2025.48107 Sayfa 441 Makale Özeti | |