ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
The Medical Bulletin of Sisli Etfal Hospital - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 55 (4)
Volume: 55  Issue: 4 - 2021
1.Frontmatters

Pages I - V

REVIEW ARTICLE
2.Lymph Node Dissection Morbidity in Thyroid Cancer: An Integrative Review
Antonella Pino, Carmelo Mazzeo, Francesco Frattini, Dai Zhang, Che-Wei Wu, Guido Zanghì, Gianlorenzo Dionigi
doi: 10.14744/SEMB.2021.33401  Pages 433 - 437
(SETB-2021-08-253)
Cervical lymphadenectomy is a common procedure for thyroid cancer. Some of the complications are congruent with the complications of thyroid surgery, in particular recurrent laryngeal nerve paresis and hypoparathyroidism as well as bleeding and wound infection. Specific complications of lateral cervical lymph node dissection are injuries to the accessory, phrenic and hypoglossal nerves, and the cervical plexus trunk and injuries, the salivary glands, and the lymphatic system, especially the ductus thoracicus. Most of these complications are very rare with an incidence of <1%. Profound anatomical knowledge and a careful dissection technique make a decisive contribution to minimizing complications.

3.Role and Extent of Neck Dissection for Neck Lymph Node Metastases in Differentiated Thyroid Cancers
Nurcihan Aygun, Mehmet Kostek, Adnan Isgor, Mehmet Uludag
doi: 10.14744/SEMB.2021.76836  Pages 438 - 449
Diferansiye tiroid kanserleri (DTC) tiroid tümörlerinin %95’ini oluşturmakta olup, DTC papiller tiroid kanseri (PTC), foliküler tiroid kanseri(FTC), Hurthle hücreli tiroid kanserleri (HTC)’ni içermektedir.
DTC’nin histolojik tipine göre lenf nodu metastazı oranları farklı olup FTC’de %5’ten düşük, HTC’de ise %5-13 arasındadır. PTC’de lenf nodu metastazı daha sık olup, klinik metastaz oranı yaklaşık %30 iken, rutin mikrometastaz oranı %80’lere kadar çıkabilmektedir.
DTC lenf düğümü metastazı genellikle ilk santral bölgedeki level VI’daki lenf düğümlerine, önce ipsilateral paratrakeal sonra kontralateral paratrakeal lenf düğümlerine olmaktadır. Level VII’ye yayılım ise sıklıkla level VI’dan sonradır. Daha sonraki yayılım lateral boyundaki level IV, III, IIA, VB, bazen de level IIB ve VA’dır. Bazen santrale metastaz olmadan lateral boyuna sıçrama metastazı olabilmekte olup, bu durum üst pol tümörlerinde daha sıktır.
DTC’de profilaktik santral boyun diseksiyonu (pSBD) uygulanması komplikasyon riskini arttırmasına rağmen, onkolojik sonuçlar ve yaşam kalitesi üzerine olumlu etkisi olup olmadığının net olmaması nedeniyle, pSBD uygulanmasına ilgi giderek azalmakta olup, eğer uygulanacaksa genişliği ile ilgili tartışmalar giderek artmaktadır. DTC’de pSBD rutin gerekli olmayıp, pSBD yapılması kararı verilirken hastanın ve tümörün özellikleri, cerrahın deneyimi dikkate alınmalıdır. Tek taraflı pSBD’de komplikasyon oranı bilateral santral diseksiyona göre daha düşük olduğu için ve düşük kontralateral santral metastaz varlığı ve düşük rekürens riski nedeni ile pSBD’nin tek taraflı yapılması akılcı seçenektir. DTC’de klinik tutulmuş santral lenf nodu varlığında terapötik santral boyun diseksiyonu (tSBD) standart tedavi olmasına rağmen diseksiyon genişliği tartışma konusudur. tSBD’da diseksiyon genişliğinde hastanın ve tümörün özellikleri, ekibin deneyimi dikkate alınarak hasta bazlı karar verilebilir.
Bilateral santral boyun diseksiyonunun daha yüksek komplikasyon riski nedeniyle kontralateral tarafta şüpheli lenf nodu yok ise tek taraflı, sadece karşı tarafta santral lenf bezi metastazı şüphesi veya karşı taraf için metastaz riski olabilecek özellikler varsa bilateral tSBD uygulanabilir. Tek taraflı klinik santral metastazı olan hastalarda intraoperatif frozen inceleme postoperatif patolojik sonuçlarla yüksek uyum içinde olduğundan karşı tarafta metastaz şüphesi olduğunda frozen inceleme ile unilateral veya bilateral yapılmasına karar verilebilir. DTC’de proflaktik lateral boyun diseksiyonu (LBD) uygulanmaması, terapötik lateral boyun diseksiyonu (tLBD) yapılması ile ilgili literatürde fikir birliği olduğu söylenebilir. Bununla birlikte tLBD genişliği ile ilgili tartışma mevcuttur. Lateral metastaz ile ilgili yapılan metanalizde DTC’de level IIA, IIB, III, IV; VA, VB’de sırası ile %53.1, %15.5, %70.5, %66.3, %7.9, %21.5 olarak saptanmıştır. Ultrasonografi (USG) lateral boyunda servikal nodal metastazı saptamada etkili bir yöntemdir. Preoperatif USG uygulaması ve/veya ince iğne aspirayon biyopsisi (sitolojisi/moleküler test/Tg testi) ile kombine edilmesi preoperatif lateral lenf nodu metastazlarının belirlenmesine ve kanıtlanmasına olanak sağlayabilir. Preoperatif USG bulguları, preoperatif tümör ve lateral metastazın klinik özellikleri dikkate alınarak morbiditeyi minimalize etmek için tLBD genişliği belirlenebilir. Özellikle sınırlı lateral metastaz varlığında hastaya göre level III, IV veya level IIA, II, IV gibi daha sınırlı selektif LBD uygulanabilir. Level IIB ve VB’nin bu bölgelerde metastaz varlığında diseksiyona eklenmelidir. Level IIA’da metastaz varlığı, ekstranodal tümör yayılımı, multifokal tümör varlığı gibi level IIB tutulumu riskini arttıran durumlarda level IIB, makroskopik ekstranodal yayılımı olanlarda, level II, III, IV’te aynı anda metastaz olanlarda level V metastaz riski arttığı için level VB diseksiyona eklenebilir. Level I ve Level VA’nın ise klinik saptanmış metastaz varlığında diseksiyona eklenmelidir. ( SETB-2021-12-374)
Differentiated thyroid cancers (DTC) consist of 95% of thyroid tumors and include papillary thyroid cancer (PTC), follicular thyroid cancer (FTC), and Hurthle cell thyroid cancer (HTC). Rates of lymph node metastases are different depending on histologic subtypes and <5% in FTC and between 5% and 13% in HTC. Lymph node metastasis is more frequent in PTC and while rate of clinical metastasis can be seen approximately 30% rate of routine micrometastasis can be seen up to 80%.
Lymph node metastasis of DTC mostly develops first in the Level VI lymph nodes at the central compartment starting from the ipsilateral paratracheal lymph nodes and then spreading to the contralateral paratracheal lymph nodes. Spread to the Level VII is mostly after Level VI invasion. Subsequent spread is to the lateral neck compartments of Levels IV, III, IIA, and VB and sometimes to the Levels IIB and VA. Occasionally skip metastasis to the lateral neck compartments develop without spreading to the central compartments and this situation is more frequent in upper pole tumors.
Although application of prophylactic central neck dissection (pCND) in DTC increases the rate of complication, due to its unclear effects on oncologic results and quality of life, the interest to the pCND is decreasing and debate on its surgical extent is increasing. pCND is not essential in DTC and characteristics of patient and tumor and experience of surgeon should be considered when deciding for pCND. Due to lower complication rate of one sided pCND compared to bilateral central neck dissection (CND), low possibility of contralateral central neck metastasis and low risk of recurrence, application of one-sided CND is logical. Although therapeutic CND (tCND) is the standart treatment when there is a clinically involved lymph node, extent of dissection is a matter of debate. A case-based decision for the extent of tCND can be made by considering patient and tumor characteristics and experience of the surgeon.
Due to the higher complication risk of bilateral CND, unilateral tCND can be performed if there is no suspicious lymph node on the contralateral side and bilateral tCND can be applied when there is a suspicion for metastasis only on the contralateral side or there are features for risk of metastasis to the contralateral side. In patients with clinical central metastasis owing to intra-operative pathology results by frozen section procedure are compatible with post-operative pathology results, when there is a suspicion for contralateral metastasis, a decision for one- or two-sided dissection can be made using frozen section procedure. In DTC, it can be stated that there is a consensus in the literature about not performing prophylactic lateral neck dissection (LND), but performing therapeutic LND (tLND). In addition, there is a debate on the extent of tLND.
In a meta-analysis about lateral metastasis, the rates of metastasis to the Levels IIA, IIB, III, IV, VA, and VB were 53.1%, 15.5%, 70.5%, 66.3%, 7.9%, and 21.5%, respectively. Ultrasonography (USG) is an effective procedure for detection of cervical nodal metastasis on lateral compartment. Pre-operative imaging with USG and/or combination with the fine needle aspiration biopsy (cytology/molecular test/Thyroglobulin test) can allow pre-operative detection and verification of lateral lymph node metastasis.
Extent of tLND can be determined to minimize morbidity considering pre-operative USG findings, pre-operative tumor and clinical features of lateral metastasis. Especially in the presence of limited lateral metastases, limited selective LND such as Levels III, IV or Levels IIA, III, IV can be applied according to the patient. Levels IIB and VB should be added to the dissection in the presence of metastases in these regions. In cases that increase the risk of Level IIB involvement, such as presence of metastasis at Level IIA, extranodal tumor involvement, presence of multifocal tumor, and in cases that increase the risk of Level VB involvement such as macroscopic extranodal spread, and simultaneous metastases at Levels II, III, IV; Levels IIB and VB can be added to dissection material. Levels I and VA should be added to the dissection in the presence of clinically detected metastases.

ORIGINAL RESEARCH
4.Evaluation of the Design and Methodology of Applications to the Local Ethics Committee
Yuksel Altuntas, Zeynep Yildiz Yildirmak, Sarper Erdogan, Deniz Seckin, Asli Aksu Cerman, Hande Yapislar, Gulsum Onal, Kubra Elcioglu, Nezaket Eren, Dilek Necioglu Orken
doi: 10.14744/SEMB.2021.47542  Pages 450 - 456
Amaç: Bilimsel çalışmalara yönelik yapılan tasarılar, orjinal bir hipoteze ve öneriyi test etmek için uygun tasarıma ve metodolojiye sahip olmalıdır.
Yöntem: Bu çalışmada, yerel bir etik komiteye (EK) yapılan başvuruların uygunluğu ve bu araştırmaların yayınlanma oranı değerlendirilmiştir.
Bulgular: Etik kurula onayı için başvurulan toplam 899 dosya retrospektif olarak incelendi. EK, başvuruların %44'ünde metod tanımlamalarının hatalı olduğunu ve bu tür hataların en sık cerrahi branşlar tarafından yapılan başvurularda görüldüğünü tespit etti. Toplamda, son durumu hakkında bilgilendirildiğimiz başvuruların %52’si yayınlanmadı.
Sonuç: Sonuçlar; epidemiyolojide iyileştirilmiş eğitimin, başvuru hatalarının sayısını azaltmak için gerekli olduğunu ve yeni düzenlemelerin sağlık personelini bilimsel araştırma yapmaya ve bulgularını yayınlamaya motive etmeye yardımcı olabileceğini göstermektedir. (SETB-2021-09-280)
Objectives: Proposals for scientific studies must have an original hypothesis and the appropriate design and methodology to test the premise.
Methods: This study is an evaluation of the suitability of applications submitted to a local ethics committee (EC) and the rate of publication of that research.
Results: A total of 899 files submitted for EC approval were retrospectively assessed. The EC found that the description of the methods in 44% of the applications was inaccurate, and that this type of error was most often seen in submissions from the surgical branch. In all, 52% of the applications for which we were informed about their final status were not published.
Conclusion: The results suggest that improved training in epidemiology is required to reduce the number of application errors and that new regulations could help to motivate healthcare personnel to conduct scientific research and publish their findings.

5.The Duties of Dermatologists During COVID-19 Pandemic in Turkey: Results of a Nationwide Survey
Muazzez Cigdem Oba, Kursat Goker
doi: 10.14744/SEMB.2021.67750  Pages 457 - 461
Amaçlar: Coronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) birçok ülkede sağlık hizmetlerinde yeniden düzenleme yapılmasına neden olmuştur. Bu çalışmada, Türkiye’de COVID-19 pandemisi sırasında dermatologların görevlerini değerlendirmeyi amaçladık. Sonuçların ışığında, Türk dermatoloji klinik pratiğinde yenilik gerektirebilecek açıları saptamayı amaçladık.
Yöntem: Ülke çapında dermatologların, Mart-Haziran 2020 ayları arasında her ay için yaptıkları görev/görevleri (dermatoloji polikliniği, dermatoloji servisi, pandemi kliniği, pandemi servisi, acil vb.) sorgulayan 11 soruluk anketi internet ortamında cevaplamaları istendi.
Bulgular: Toplam 217 dermatolog ankete katıldı. Katılımcıların büyük çoğunluğu (%91 ila %98) dermatoloji poliklinik muayenelerini yaptığını belirtti. Katılımcıların %41.5 ila %56.2’si pandemi servislerinde görev alırken, %12.9 ila %29’u pandemi polikliniklerine çekilmişti. Dört ay boyunca her ay, ankete katılan asistanların en az %90’ı pandemi servislerinde görevlendirildiklerini belirtti.
Sonuç: Türkiye’de COVID-19 pandemisinin etkileri sürmekte olduğundan, bu verilerin Türk dermatoloji pratiğinde yeni tedbirler alınması için dikkate değer olduğunu düşünmekteyiz. Dermatoloji hizmetinin eşitlikçi olarak sağlanabilmesi için dermatoloji polikliniklerine referans ile başvurulması, teletıp uygulamalarının yaygınlaştırılması ve asistanların uzaktan eğitimi bu tedbirlerin en önemlileri olarak sayılabilir. (SETB-2021-03-087)
Objectives: The coronavirus disease 2019 (COVID-19) has led to a reorganization of health services throughout many countries. In this study, we aimed to get an overview of the duties of the dermatologists during COVID-19 pandemic in Turkey. In light of the results, we aimed to determine the aspects of Turkish dermatology practice which might require innovation.
Methods: Dermatologists across Turkey were asked to fill in an online 11-item questionnaire survey, investigating their duty/duties (dermatology outpatient and inpatient clinics, pandemic outpatient and inpatient clinics, emergency, etc.) month by month during March–June 2020.
Results: A total of 217 dermatologists participated in the survey. Vast majority (91–98%) of the participants reported that they performed dermatology outpatient visits. While 41.5–56.2% of participants were redeployed to pandemic inpatient clinics, 12.9–29% were mobilized to pandemic outpatient clinics. Each month, at least 90% of the residents that participated in the questionnaire reported that they were recruited to pandemic inpatient clinics.
Conclusion: As the impact of COVID-19 pandemic is ongoing in Turkey, these data should be taken into consideration to rapidly implement new measures in Turkish dermatology practices such as a referral system for dermatology outpatient visits to equitably distribute dermatology services, widespread use of telemedicine, and virtual educations of residents.

6.Effect of COVID-19 Pandemic on Physical Activity Habits, Musculoskeletal Pain, and Mood of Healthcare Workers
Enes Efe Is, Ali Sahillioglu, Sefa Demirel, Banu Kuran, Haci Mustafa Ozdemir
doi: 10.14744/SEMB.2021.87523  Pages 462 - 468
Amaç: İzolasyon önlemleri COVID-19 salgınıyla mücadelede en iyi yöntem olarak görülmektedir; ancak bu önlemler bireylerin fiziksel ve mental sağlık durumları üzerine negatif etkilere sahip olabilir. Bu çalışmanın temel amacı; karantina döneminde sağlık çalışanlarının fiziksel aktivite alışkanlıklarındaki değişiklikleri ve ayrıca pandeminin fiziksel aktivite ile ilişkili olarak kas-iskelet ağrısı ve ruh hali üzerindeki etkisini araştırmaktır.
Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, Google Formlar web anket platformu üzerinden yürütülmüştür. İstanbul'da sokağa çıkma yasağı döneminde toplam 310 hastane personeli online anketi iki hafta içerisinde tamamladı. Anket; demografik ve mesleki özellikleri, COVID-19 maruziyet verilerini, fiziksel aktivite alışkanlıkları, kas-iskelet ağrısı ve duygudurum değişikliklerini içeren 60 sorudan oluşmaktaydı.
Bulgular: Katılımcıların pandemi öncesi ve sonrası fiziksel aktivite alışkanlıkları arasında anlamlı fark vardı (p <0,001). Karantina döneminde düzenli olarak fiziksel aktivitede bulunan bireylerin (süreden bağımsız olarak) mutluluk puanları anlamlı olarak daha yüksekti (p = 0,002). Fiziksel aktivite süresi ile kas-iskelet sistemi ağrısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki izlenmedi.
Sonuç: Pandeminin sağlık çalışanlarında fiziksel aktivite süresinde azalmaya, mutsuz ve endişeli bir ruh haline ve kas-iskelet ağrılarında artışa neden olduğu görüldü. Düzenli fiziksel aktivitede bulunan katılımcılar daha az mutsuzdu, ancak fiziksel aktivite ve kas-iskelet ağrıları arasında bir ilişki bulunmadı. Ancak bu sonuç salgın süresince yüksek efor ile büyük stres altında çalışan sağlık personelinin içerisinde bulunduğu psikososyal durum ile ilişkili olabilir. (SETB-2021-03-062)
Objectives: Self-isolation seems to be the best way to slow down the coronavirus disease 2019 (COVID-19) outbreak, but it may also have negative impact on physical and mental health. The aim of this study was to investigate the changes in physical activity habits during the outbreak and also the impact of the pandemic on musculoskeletal pain and mood in correlation with physical activity in healthcare workers.
Methods: This study is conducted through Google Forms web survey platform. A total of 310 hospital staffs completed the Google Forms questionnaire in 2 weeks during lockdown and curfew period in Istanbul. The questionnaire included 60 questions including demographic, occupational, COVID-19 exposure data, physical activity habits, musculoskeletal pain, and mood.
Results: There was a significant difference between physical activity habits before and after the pandemic (p<0.001). Individuals engaged in regular physical activity (regardless of duration) had significantly higher happiness ratings (p=0.002). No statistically significant difference was found between the duration of physical activity and the musculoskeletal pain during the pandemic.
Conclusion: Pandemic caused a decrease in physical activity, an unhappy and anxious mood, and an increase in musculoskeletal pain of healthcare workers. Participants who were doing regular physical activity were less unhappy, but no relationship between exercise and musculoskeletal pain was found which might be related to psychosocial state of the participants who worked under great stress with high effort during the pandemic.

7.Analysis and Differences of the Neurosurgical Complications During COVID-19 Pandemic
Balkan Sahin, Mustafa Kilic, Levent Aydin, Saime Ayca Sahin, Baris Ozoner, Enes Akkaya, Adem Yilmaz, Ahmet Murat Musluman
doi: 10.14744/SEMB.2021.87120  Pages 469 - 476
Amaç: COVID-19 pandemisi sırasında beyin cerrahisi operasyonlarının komplikasyonlarını, pandemi öncesi dönemde gözlemlenen komplikasyonlarla karşılaştırarak analiz etmek.
Gereç ve Yöntem: Pandeminin 5 aylık döneminde (Mart - Temmuz 2020) ameliyat edilen hastalar ve benzer ameliyatlar uygulanan, aynı dönemde bir yıl önce (Mart – Temmuz 2019) ameliyat edilen hastalar olmak üzere iki grup oluşturuldu. Demografik özellikler, tıbbi takip verileri, komplikasyonlar ve sonuçlar gruplar arasında karşılaştırıldı.
Bulgular: Gruplar arasında benzer demografik özellikler gözlendi. Pandemi döneminde tüm beyin cerrahisi vakaları 79%, nörotravma vakaları ise 68% azalmıştı. Acil ameliyat oranı pandemi grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.001). Pandemi grubunda operasyon süresi anlamlı olarak daha uzundu (p = 0.014). Toplam komplikasyon oranı pandemi grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p = 0.002). Spesifik olarak, pandemi döneminde pulmoner komplikasyon oranı anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.001). Enfeksiyon oranı (p < 0,001), antibiyotik kullanımı (p < 0.001) ve yoğun bakımda kalış (p = 0.023) pandemi grubunda anlamlı olarak daha yüksekti.
Sonuçlar: Pandemi döneminde komplikasyon oranları artmıştır ve beklenenden daha yüksek bir risk ile karşılaşılmıştır. Önlemler özenle alınmalı ve ek riskler hakkında hasta bilgilendirilerek tedavi planlanmalıdır. (SETB-2021-06-173)
Objectives: The objective of the study was to analyze the complications of neurosurgical operations during the COVID-19 pandemic by comparing them with the complications observed in the pre-pandemic period.
Methods: Two groups were formed: (1) Patients who were operated in the 5-month period of the pandemic (March–July 2020) and (2) those who were operated the same operations in the same period 1 year before (March–July 2019). Demographics, characteristics, medical follow-up data, complications, and outcome compared between the groups.
Results: Similar demographics were observed between the groups. The number of all neurosurgical cases and neurotrauma cases decreased by 79% and 68% in pandemic period, respectively. The rate of emergency surgeries was significantly higher in pandemic group (p<0.001). The operation time was significantly longer in pandemic group (p=0.014). Total complication rate was significantly higher in pandemic group (p=0.002). Specifically, the rate of pulmonary complications was significantly higher during pandemic period (p<0.001). The infection rate (p<0.001), antibiotic use (p<0.001), and intensive care unit stay (p=0.023) were significantly higher in pandemic group.
Conclusion: During pandemic period complication rates increased and a higher risk than expected was encountered. Treatment should be performed by taking the precautions and informing the patients about additional risks.

8.Comparison of Two Surgical Techniques for Periprosthetic Supracondylar Femoral Fractures: Minimally Invasive Locking Plate Versus Retrograde Femoral Nails
Samet Erinc, Necmi Cam, Muharrem Kanar, Haci Mustafa Ozdemir
doi: 10.14744/SEMB.2021.34270  Pages 477 - 485
Amaç: Bu çalışma, total diz protezi çevresi suprakondiler femur kırığının tedavisinde minimal invaziv kilitli plak ve retrograd intramedüller çivi yöntemlerini kırık iyileşmesi, komplikasyonlar ve fonksiyonel sonuçlar açısından karşılaştırmayı amaçlamaktadır.
Gereç ve Yöntemler: Minimal invaziv plak ile tedavi edilen 20 vakayı ve retrograd intramedüller çivi ile tedavi edilen 12 vakayı kapsayan 32 suprakondiler femur kırığının retrospektif bir analizi yapılmıştır. İki teknik eklem hareket açıklığı, fonksiyonel skorlar, intraoperatif kan kaybı, ameliyat süresi ve radyolojik muayene bulguları açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Ortalama fonksiyonel skorlar, retrograd çivi ve minimal invaziv plak grupları arasında farklılık göstermedi. Plak grubunda 2 hastada kaynama gecikmesi nedeniyle revizyon cerrahisi uygulandı. Ortalama postoperatif eklem hareket açıklığı, çivi ve plak yapılan hastalar arasında benzerdi (86,2 ° ve 86 °). Sagital düzlemde redüksiyon kalitesi ve postoperatif dönemde redüksiyonun korunması minimal invaziv plak yapılan hasta grubunda daha iyiydi. Retrograd çivi grubunda minimal invazi plak grubuna göre alt ekstremitede daha fazla kısalma görüldü. (20,3- 9,3 mm). Plak grubunda perioperatif kan kaybı daha fazlaydı (2 ünite- 1,2 ünite) ve ortalama operasyon süresi daha uzundu. (126,5 dk- 102,2 dk)
Sonuç: Kemik stoğu iyi olan hastalarda total diz protezi çevresi oluşan suprakondiler femur kırığı, retrograd çivi veya minimal invaziv kilitli plak ile başarılı bir şekilde tedavi edilebilir. Regrograd çivi ile fiksasyon, daha az kan kaybı ve daha kısa operasyon süresi avantajına sahiptir. Minimal invaziv kilitli plaklama tekniği ile redüksiyon kalitesinin ve ameliyat sonrası dönemde devamlılığın daha iyi olduğu görüldü. Her iki cerrahi teknin hastaya özel faktörler göz önünde bulundurularak başarıyla kullanılabilir. (SETB-2020-11-239)
Objectives: This study aimed to compare minimal invasive locking plate and retrograde intramedullary nailing in the treatment of supracondylar femur fracture following total knee arthroplasty (TKA) in respect of fracture healing, complications, and functional results.
Methods: A retrospective analysis was made of 32 supracondylar femur fractures comprising 20 cases treated with minimal invasive locking plate fixation and 12 with retrograde femoral nailing. The two techniques were compared in respect of range of motion (ROM), functional scores, intraoperative blood loss, surgery time, and radiological examination findings.
Results: The mean functional scores did not differ between the nailing and plate fixation groups. In the minimal invasive locking plate group, 2 (10%) patients had delayed union, so revision surgery was applied. The mean post-operative ROM was comparable between two groups (86.2° vs. 86°). Reduction quality in the sagittal plane and maintenance of the initial reduction were better in the minimal invasive locking plate group. Greater shortening of the lower extremity was seen in the retrograde femoral nailing group than in the minimal invasive locking plate group (20.3 vs. 9.3 mm). Perioperative blood loss was greater (2 units vs. 1.2 units) and mean operating time was longer in the minimal invasive locking plate group (126.5 min vs. 102.2 min).
Conclusion: In patients with good bone stock, supracondylar femur fracture following TKA can be treated successfully with retrograde nailing or minimal invasive locking plate. Retrograde femoral nailing has the advantage of less blood loss and a shorter operating time. Reduction quality may be improved with the minimal invasive locking plate fixation technique. Both surgery techniques can be successfully used by orthopedic surgeons taking a case-by-case approach.

9.The Effect of Acromioplasty or Bursectomy on the Results of Arthroscopic Repair of Full Thickness Rotator Cuff Tears: Does the Acromion Type Affect These Results?
Ozgun Karakus, Burak Gurer, Selcuk Kilic, Ahmet Sinan Sari
doi: 10.14744/SEMB.2021.12354  Pages 486 - 494
Amaç: Bu çalışmada amacımız, artroskopik olarak yapılan tam kat rotator cuff tamirinde, subakromıal dekompresyonun tamir sonuçlarına etkisini araştırmaktır. Ayrıca artroskopik rotatorcuf tamiri yapılan hastalarda, akromıon tipinin, subakromıal dekompresyon prosedürüne etkisini incelemektir.
Metod: Çalışmaya tam kat rotator cuf yırtığı olan ve artroskopik olarak tamir edilen %68.0’i (n=102) kadın, %32.0’si (n=48) erkek olmak üzere toplam 150 hasta dahil edilmiştir. Hastalar 50 şerli gruplar olmak üzere toplam 3 gruba ayrılmışlardır. Grup A: tamire ek bursektomi, akromıoplasti yapılan hastalardan oluşturulmuştur. Grup B: Tamire ek, sadece bursektomi yapılan hastalardan, Grup C’de ise sadece rotator cuf tamiri yapılmıştır. Ameliyat sonrası geç dönem, ağrı ve fonksiyonel sonuçlar değerlendirilmiştir.
Bulgular: Olguların yaşları 46 ile 86 arasında değişmekte olup, ortalama 65.63±9.22 yıldır. Çalışmaya vakaların %63.3’ünün (n=95) sağ tarafı, %36.7’sinin (n=55) sol tarafı alınmıştır. Tüm olguların postop Constant Murley ve ASES skorları gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir (p>0.05). Yapılan ikili karşılaştırmalar sonucunda; C grubunun postop VAS skorları, A grubu ve B grubundan daha yüksektir (p=0.018; p=0.029; p<0.05). A ve B grubunun VAS skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05).
Sonuç: Tam kat rotator cuf yırtıklarının artroskopik tamirinde, ne akromıoplasti, ne Corocoakromıal bağ gevşetilmesi, ne bursektominin sonuçlara pozitif bir etkisi saptanmamıştır. Rotatorcuf tamiri sonrası acromion tipi ne olursa olsun ek bir subakromıal dekompresyon prosedürü uygulanmasına ağrı ve fonksiyonel sonuç açısından gerek yoktur. Sadece acromial spurlar Coracoakromıal bağa dikkat ederek hafifçe alınmalıdır. (SETB-2021-04-106)
Objectives: The aim of this study was to investigate the effect of subacromial decompression on the results of full thickness rotator cuff repair applied arthroscopically. Examination was also made of the effect of acromion type on the subacromial decompression procedure in patients applied with arthroscopic rotator cuff repair.
Methods: The study included a total of 150 patients, comprising 102 (68%) females and 48 (32%) males with a full thickness rotator cuff tear repaired arthroscopically. The patients were separated into three groups of 50. Group A comprised those with acromioplasty and bursectomy applied additional to the repair. In Group B, only bursectomy was performed additional to the repair and in Group C, only rotator cuff repair was applied. Evaluation was made of the post-operative long-term pain and functional results.
Results: The mean age of the cases was 65.63±9.22 years (range, 46–86 years). The affected side was right side in 95 (63.3%) cases and left side in 55 (36.7%). No statistically significant difference was determined between the groups according to the post-operative Constant Murley and ASES scores (p>0.05). In the paired comparisons, the post-operative VAS scores of Group C were higher than those of Groups A and B (p=0.018, p=0.029, p<0.05). No statistically significant difference was determined between Group A and Group B in respect of the post-operative VAS scores (p>0.05).
Conclusion: In the arthroscopic repair of full thickness rotator cuff tears, neither acromioplasty, coracoacromial ligament loosening nor bursectomy were determined to have any positive effect on the results. Whatever the acromion type, there is no need for an additional subacromial decompression procedure after rotator cuff repair, in respect of pain and functional outcomes. Only acromial spurs should be gently removed paying attention to the coraco-acromial ligament.

10.The Outcomes of Chest Wall Stabilization in Flail Chest Patients in the Intensive Care Unit
Servet Ozdemir, Selcuk Kose, Deniz Ozel Bilgi, Necati Citak, Mustafa Ozer Ulukan, Gulsum Oya Hergunsel
doi: 10.14744/SEMB.2021.90947  Pages 495 - 502
Araç: Bu araştırmada göğüs duvarı stabilizasyonu yapılan yelken göğüs hastalarında multitravma varlığının tedavi sonuçlarına ve mortaliteye etkisi incelenmiştir.
Yöntem: Araştırmada gögüs cerrahisine konsülte edilen 18-79 yaş aralığındaki 36 yelken göğüs vakasının verisi geriye dönük olarak incelendi. Hastalardaki yelken göğüs varlığı göğüs cerrahi uzmanlarınca konulan, multitravmaları ise alanında uzman hekimler tarafından konulan tanılar aracılığıyla (rutin kan tahlili, direkt X-ray radyografi bulguları, ultrason sonuçları, bilgisayarlı tomografi ve MR) doğrulandı.
Bulgular: Araştırmada değerlendirilen yelken göğüs vakalarının 27’sinde (%75) mutitravma ve vakaların 3'ünde (%8,3) mortalite olduğu bulundu. Moratlite olan vakaların tamamında erkek cinsiyet, oral trakeal entübasyon ve invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı, pulmoner kontüzyon, hemopnönomotoraks, kafa travması ve omurilik travması olduğu bulundu. Vakaların yoğun bakımda kalma ve invasive invaziv mekanik ventilasyonda kalma sürelerinin travmaya maruz kalan cerrahi bölge sayılarıyla pozitif ilişkili olduğu (p<0,05) bulundu. Tek Değişkenli Binary Lojistik Regresyon Analizine göre toplam kaburga kırığı sayısının (OR=1,44 %95 CI: 0,99-2,09, p=0,055), fikse edilen kaburga sayısının (OR=0,76; %95 CI: 0,35-1,77, p=0,558), fiksasyon için konulan plak sayısının (OR=0,70; %95 CI: 0,32 1,52, p=0,368) ve toraks dışı ek travma sayısının (OR=6,76; %95 CI: 0,82-55,93, p=0,076) mortalite riskini artırmada istatistiksel açıdan anlamlı derecede etkili olmadığı bulundu.
Sonuç: Yelken göğüs vakalarında multitravmalar göreceli olarak mortalite riskini artırsa da bu risk artışının istatistiksel açıdan anlamlı değildir. Multitravmaların tedavi sürelerinin uzamasında etkili bir faktör olduğu düşünüldüğünde farklı uzmanlık alanlarıyla travmaların yönetilmesi mortalite riskini azaltabilir. (SETB-2021-03-066)
Objectives: In this study, the effect of multi-trauma on treatment results in flail chest patients who underwent chest wall stabilization was investigated.
Methods: The data of thirty-six flail chest cases between the ages of 18–79 who were consulted for thoracic surgery were retrospectively analyzed in the study. The presence of flail chest in the patients was confirmed by thoracic surgeons, and the multi-traumas were confirmed through the diagnoses made by specialist physicians reexamining clinical methods.
Results: It was found that 27 (75%) of flail chest cases evaluated had multi-trauma, and 3 (8.3%) of the cases had mortality in the study. It was found that the duration of the intensive care unit stay and the number of days on invasive mechanical ventilation of the cases were positively correlated with the number of surgical areas exposed to trauma (p<0.05). According to the univariate binary logistic regression analysis, it was found that the total number of rib fractures (OR = 1.44, p=0.055), the number of fixed ribs (OR = 0.76, p=0.558), the number of plates placed for fixation (OR = 0.70, p=0.368), and the number of additional trauma areas outside the thorax (OR = 6.76, p=0.076) were not statistically significant in increasing the mortality risk.
Conclusion: Considering that multi-trauma is an effective factor in the prolongation of the duration of treatment, the management of traumas with different specialties can positively affect the treatment results and reduce the risk of mortality.

11.Neuroendocrine Differentiated Breast Cancer Cases: A Retrospective Analysis and Literature Review
Ozlem Ozdemir, Baha Zengel, Yasar Yildiz, Seray Saray, Ahmet Alacacioglu, Funda Tasli, Zuleyha Can Erdi, Utku Oflazoglu, Halil Taskaynatan, Tarik Salman, Umut Varol, Zehra Hilal Adibelli, Raika Durusoy, Yuksel Kucukzeybek
doi: 10.14744/SEMB.2021.66503  Pages 503 - 509
Amaç: Nöroendokrin meme karsinomu (NEBC), tüm invaziv meme kanserlerinin %2 ila %5'ini oluşturan nadir bir meme kanseri alt grubudur. Bu retrospektif çalışmanın amacı, primer NEBC'lere ilişkin kendi verilerimizi sunmak ve analiz etmektir.
Gereç ve Yöntem: 2008-2019 yılları arasında nöroendokrin diferansiye meme kanseri tanısı konan 36 hasta ile 925 invaziv duktal karsinomalı (IDC/NOS) hastanın klinik, patolojik ve radyolojik özellikleri ile karşılaştırmalı olarak literatür eşliğinde geriye dönük analiz edildi.
Bulgular: Bu çalışmada, 2008-2019 yılları arasında 36 nöroendokrin diferansiye meme kanseri hastası ve karşılaştırma grubu olarak 961 invaziv duktal karsinomalı (IDC/NOS) hasta belirlendi. NEBC hastalarında 7'si premenopoz ve 29'u postmenopozdu. Hastanemizde ultrason (USG), manyetik rezonans (MR) ve mamografik (MMG) görüntüleri mevcut olan 23 hastada MMG'de düzensiz (%77), mikrolobule (%80) ve yüksek yoğunluklu, spiküle marjinli asimetri ve yapısal bozulmanın eşlik etmediği kitleler saptandı. Kalsifikasyonlar invaziv meme kanserinden daha az olup sadece 4 hastada (%17) mevcuttu. NEBC duktal karsinomlarla karşılaştırıldığında (n = 925), NEBC daha sık HER2 negatif (p = 0.039), ER pozitif (p = 0.05), PR pozitifti (0.03) ve NEBC hastaları daha yaşlıydı (p: 0.02). Yaş, evre, metastatik durum, lenf nodu sayısı ve moleküler tip, her iki grupta da sağkalımı anlamlı olarak etkileyen prognostik faktörler olarak belirlendi (p<0.05).
Tartışma: NEBC, diğer meme kanseri alt tiplerinden hem histopatolojik hem de radyolojik olarak farklı bir alt tiptir ve nöroendokrin farklılaşma gelecekte önemli bir prediktif marker olabilir. (SETB-2021-06-182)
Objectives: Neuroendocrine breast carcinoma (NEBC) is a rare subgroup of breast cancer, which makes up 2–5% of all invasive breast cancers. The aim of this retrospective analysis is to present and analyze our own data of primary NEBCs.
Methods: We retrospectively analyzed clinical, pathological, and radiological characteristics of 36 patients diagnosed with neuroendocrine differentiated breast cancer between 2008 and 2019 compared to that of 925 patients with invasive ductal carcinoma (IDC/NOS) along with a literature review.
Results: In this study, 36 patients with neuroendocrine differentiated breast carcinoma and 961 patients with (IDC/NOS), as the comparison group, were identified between 2008 and 2019. In NEBC patients, seven were premenopausal and 29 postmenopausal. Patients whose ultrasound (USG), magnetic resonance, and mammographic (MMG) images available in our hospital, high-density masses were detected in the MMG with irregular (77%), microlobulated (80%) and spiculated margins (63%), unaccompanied by asymmetry and structural distortion. Calcifications were less common than invasive breast cancer, present only in four patients (17%). When NEBC were compared to ductal carcinomas (n=925), NEBC were more often human epidermal growth factor receptor 2 negative (p=0.039), estrogen receptor positive (p=0.05), progesterone receptor positive (0.03), and the NEBC patients were older (p=0.02). Age, grade, metastatic status, lymph node number, and molecular type were identified as prognostic factors that significantly affect survival in both groups (p<0.05).
Conclusion: NEBC is a subtype that is both histopathologically and radiologically distinct from other breast cancer subtypes, and neuroendocrine differentiation may be an important predictive marker in the future.

12.Is Vitamin D Deficiency Associated with Chronic Lymphocytic Thyroiditis?
Mahmut Kaan Demircioglu, Zeynep Gul Demircioglu, Nurcihan Aygun, Banu Yilmaz Ozguven, Ismail Ethem Akgun, Mehmet Uludag
doi: 10.14744/SEMB.2021.45202  Pages 510 - 515
Amaç: D vitamini eksikliği çok yaygın bir küresel sağlık sorunudur. Son çalışmalardan elde edilen kanıtlar, D vitamini (vit D) eksikliğinin iskelet dışı etkilerine odaklanmaktadır.
Kronik lenfositik tiroidit (veya Hashimoto tiroiditi), tiroidin otoimmün bir hastalığıdır. Otoimmün tiroid hastalıklarının D vitamini eksikliği ile ilişkili olabileceğini bildiren birçok çalışma olmasına rağmen, bu henüz kanıtlanmamış tartışmalı bir konudur.
Bu çalışmada histopatolojik değerlendirme ile teşhis edilen lenfositik tiroidit ile D vitamini eksikliği arasında ilişki olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntemler: 2012-2017 yılları arasında tek cerrah tarafından tek merkezde ameliyat edilen, preoperatif D vitamini testleri ve tiroid patolojileri toplanan 256 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi.. Patolojik inceleme sonucunda lenfositik tiroidit varlığı (Grup 1) ve lenfositik tiroidit yokluğu (Grup 2) dikkate alınarak 2 grup oluşturuldu. D vitamini eksikliği <20 ng/mL (50 nmol/L) düzeyi, D vitamini yetersizliği 21-29 ng/mL (525-725 nmol/L) arası olarak tanımlandı.
Bulgular: Grup 1'de 108 (92K/16E) ve Grup 2'de 148 (116K/32E) hasta vardı ve Grup 1 daha genç hastalardan oluşmaktaydı (p=0.053). Grup 1 ve 2 arasında ortalama D vitamini düzeyleri (16,6+ 15,2 - 14+10, p=0,409) ve D vitamini eksikliği oranları (%67,6 - %72,3, p=0,416) benzer bulundu. Lenfositik tiroidit ile D vitamini düzeyi veya D vitamini eksikliği oranları arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Lenfositik tiroidit ile yaş, preoperatif TSH düzeyi, preoperatif anti-TG ve anti-TPO düzeyleri arasında pozitif bir ilişki vardı, ancak vitamin D düzeyi ile anlamlı bir ilişki bulunamadı.
Sonuç: Sonuçlarımıza göre lenfositik tiroidit varlığı ne D vitamini eksikliği ne de D vitamini düzeyi ile ilişkili değildi. (SETB-2021-07-207)
Objectives: Vitamin D deficiency is a very common global health problem. Evidence from recent studies focuses on the extraskeletal effects of vitamin D (Vit D) deficiency. Chronic lymphocytic thyroiditis (or Hashimoto’s thyroiditis) is an autoimmune disease of the thyroid. Although there are many studies reporting that autoimmune thyroid diseases may be associated with Vitamin D deficiency, this is still a controversial issue that has not yet been proven. In this study, we aimed to appraise whether there is a relationship between lymphocytic thyroiditis diagnosed by histopathological evaluation and Vitamin D deficiency.
Methods: Data of 256 patients whom were operated by a single surgeon in a single center between 2012 and 2017 and whose preoperative vitamin D tests and thyroid pathologies have been collected, were retrospectively evaluated. Due to the pathological examination, two groups were formed considering the presence of lymphocytic thyroiditis (Group 1), and the absence of lymphocytic thyroiditis (Group 2). Vitamin D deficiency was defined as the level <20 ng/mL (50 nmol/L) and Vitamin D insufficiency was defined as the level 21–29 ng/mL (525–725 nmol/L).
Results: There were 108 (92F/16M) patients in Group 1, and 148 (116F/32M) patients in Group 2, and the mean age was lower in Group 1 (p=0.053). The mean vitamin D levels (16.6±15.2 vs. 14±10, p=0.409) and vitamin D deficiency rates (67.6% vs. 72.3%, p=0.416) were found similar between the Groups 1 and 2. No positive significant correlation was found between lymphocytic thyroiditis and vitamin D level or vitamin D deficiency rates. There was a positive correlation between lymphocytic thyroiditis and age, preoperative thyroid-stimulating hormone level, preoperative anti-thyroglobulin,and anti-thyroid peroxidase levels, but no significant relationship was found with Vitamin D level.
Conclusion: According to our results, lymphocytic thyroiditis was not associated with either Vitamin D deficiency or Vitamin D level.

13.The Relationship Between Osteoarthritis and Sarcopenia in Geriatric Diabetic Patients
Sema Basat, Ridvan Sivritepe, Damla Ortaboz, Ecem Sevim, Sabri Atay, Arzu Baygul
doi: 10.14744/SEMB.2021.42890  Pages 516 - 523
Giriş
Osteoartrit (OA), yaşlı populasyonda sık görülen ve hayat kalitesini etkileyen bir hastalıktır. 65 yaş ve üstü hastalarda sık karşılaşılan ağrılı bir durum olan OA bireylerin kaslarını kullanmalarında azalmaya neden olabilir. Sarkopeni ise yaşlı populasyonda sıklığı artmakta olan bir durumdur. Bu çalışmada diyabetik yaşlılarda sarkopeni ve osteoartrit arasındaki ilişkiyi araştırdık.
Materyal-Metot
Çalışmaya 65 yaş ve üstü diyabetes mellitus tanısı olan 100 hasta alındı. Hastalar iki ayrı gruba ayrıldı. Birinci gruba diyabeti ve osteoartriti olan 50 hasta alınırken ikinci gruba diyabeti olan ancak osteoartriti olmayan 50 hasta alındı. Tüm hastalardan ayrıntılı anamnez alınıp, hastaların fizik muayeneleri yapıldı. Her iki grupta kalk yürü testi, el dinamometresi, bio-empedans, üst kol çevresi, baldır çevresi ve bel çevresi ölçümleri yapılıp, hemogram, biyokimyasal nutrisyon parametreleri, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, sedimantasyon gibi tetkikler istendi. Kellgren Lawrence sınıflaması, sarkopeni indeksi (SMMI) skorları hesaplandı. Bu değerler her iki grupta karşılaştırıldı.
Bulgular
Çalışmaya katılan hastaların % 1’inde ciddi sarkopeni ve %22’sinde orta düzey sarkopeni saptanırken %77’si non-sarkopenikti. Osteoartriti olan grupta olmayanlara kıyasla albümin (p =0,013), magnezyum (p =0,038), total protein (p =0,004), sedimantasyon (p =0,047), hemoglobin düzeyi (p =0,018), kas gücü (p =0,046), boy (p =0,033) ve kas kitlesi (p <0,05) anlamlı farklıydı. Yine osteoartriti olan hastalarda kalk yürü testi daha kötü (p=0,014), üst kol çevresi (p=0,028), baldır çevresi (p=0,016) daha düşük bulundu. Osteoartrit olan hastalarda muscle mass ile Kellgren Lawrence sınıflaması arasında negatif orta dereceli korelasyon (p<0,05, r: -0,405) ve sarkopeni indeksi ile Kellgren Lawrence sınıflaması arasında pozitif orta dereceli korelasyon (p<0,05, r: 0,320) saptadık.
Sonuç
Çalışmamız geriatrik diyabetik hastalarda sarkopeni ile osteoartrit arasındaki ilikşiyi irdeleyen ilk çalışma olması nedeniyle ilginçtir. Çalışmamızda T2DM tanılı geriatrik hastalarda orteoartrit ile sarkopeni arasında anlamlı bir ilişki saptadık. Ağrılı bir durum olan osteoartritin hastalarda hareketsizliğe, işlevsel performansta azalmaya ve buna bağlı olarak sarkopeniye neden olduğu kanaatindeyiz. (SETB-2020-12-273)
Objectives: Osteoarthritis is a common disease affecting the quality of life in the elderly population. Osteoarthritis is a painful condition commonly encountered in patients aged 65 years and older and it may cause muscle weakness. Sarcopenia is a condition that has an increasing prevalence in the elderly population. The present study evaluated the relationship between sarcopenia and osteoarthritis.
Methods: The study included 100 patients aged 65 years and older who were diagnosed with diabetes mellitus. The patients were divided into two groups as Group 1 and Group 2. Group 1 was composed of 50 patients with diabetes and osteoarthritis and Group 2 was composed of 50 patients with diabetes but without osteoarthritis. A detailed medical history was obtained from all patients and all patients underwent physical examination. The get-up and go test was performed, handgrip strength was measured with a hand dynamometer, bioimpedance analysis was performed, and mid-upper arm circumference, calf circumference and waist circumference were measured, and laboratory tests including complete blood count, biochemical nutritional parameters, liver and kidney function tests, and erythrocyte sedimentation rate were ordered. The Kellgren and Lawrence grading system was used to evaluate the severity of osteoarthritis and the skeletal muscle mass index was used to evaluate the muscle mass. These parameters were compared between the two groups.
Results: Of the study participants, 1% had severe sarcopenia, 22% had moderate sarcopenia, and 77% did not have sarcopenia. Albumin (p=0.013), magnesium (p=0.038), total protein (0.004), erythrocyte sedimentation rate (p=0.047), hemoglobin level (p=0.018), muscle strength (p=0.046), height (p=0.033), and muscle mass (p<0.05) were significantly different in patients with osteoarthritis compared to patients without osteoarthritis. Patients with osteoarthritis achieved poorer results on the get-up and go test (p=0.014), and mid-upper arm circumference (p=0.028), and calf circumference (p=0.016) were lower in this group. There was a negative moderate correlation between the muscle mass and the Kellgren and Lawrence grade (p<0.05, r: −0.405), whereas there was a positive moderate correlation between sarcopenia index and the Kellgren and Lawrence grade (p<0.05, r: 0.320) in patients with osteoarthritis.
Conclusion: The present study is the first to evaluate the relationship between sarcopenia and osteoarthritis in geriatric diabetic patients. The present study found a significant relationship between osteoarthritis and sarcopenia in geriatric patients with type II diabetes mellitus. The authors suggest that pain associated with osteoarthritis results in immobility, decrease in functional performance, and thus development of sarcopenia.

14.Diabetes Risk Assessment and Awareness in a University Academics and Employees
Tulin Yildiz, Senay Zuhur, Sayid Shafi Zuhur
doi: 10.14744/SEMB.2021.84770  Pages 524 - 531
Amaç: Diyabet için toplumun taranması genellikle maliyetlidir ve önemli mali yük getirir. Bu nedenle, Finlandiya Diyabet Risk Skoru Ölçeği (FINDRISK) gibi bazı invazif olmayan önlemler geliştirilmiştir ve genel olarak, özellikle diyabet riski yüksek olan kişilerin taranması için önerilmektedir. Ancak akademisyenler dahil üniversite çalışanlarının FINDRISK ölçeğiyle taraması şu ana kadar yapılmamıştır. Bu nedenle bu çalışmada, FINDRISC ile bir üniversitenin akademisyenleri ve diğer çalışanları arasında diyabet riskini değerlendirmeyi ve aralarında diyabet bilincini oluşturmayı amaçladık.
Yöntemler: Bu çalışmaya 442 kişi dahil edildi. Üniversitemiz akademisyenlerine ve çalışanlarına "Diyabet farkındalık toplantıları" düzenlenmiş, farkındalık temalı afişler asılmış ve broşürler dağıtılmıştır. Finlandiya Diyabet Risk Skoru Ölçeği (FINDRISK), diyabet risk değerlendirmesi için kullanıldı. Katılımcıların boyu, kilosu, bel çevresi ve vücut kitle indeksi ölçülerek sonuçlar kaydedildi.
Bulgular: Katılımcıların ortalama yaşı 36.76 ± 9.05 idi. Katılımcıların sırasıyla% 62’si kadın, % 67’si evli ve % 32'si akademik personeldi. Katılımcıların ortalama bel çevresi ve vücut kitle indeksi 84.71 ± 14.49 cm, 26.8 ± 4.91 kg / m2, karşılıklı ve ortanca FINDRISK puanı 7 (3-10) idi. FINDRISK skoru ile değerlendirilen 10 yıllık diyabet geliştirme riski, katılımcıların sırasıyla% 8, 10.6, 32.4 ve 43.9'unda çok yüksek ve yüksek, orta, hafif ve düşüktü. Katılımcıların cinsiyet, yaş, medeni durum, sigara içme durumu ve mesleki pozisyonlarına göre FINDRISK puanları arasında anlamlı farklılıklar bulundu (tüm parametreler için P=0,005 ve P <0.001). Ancak akademisyenlerin FINDRISK puanları diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksekti.
Sonuç: Araştırma sonuçlarımız akademisyenlerde 10 yıllık diyabet hastalığına yakalanma riskinin diğer çalışanlara göre yüksek olduğunu göstermektedir. Bu nedenle eğitim düzeyleri ne olursa olsun insanlar arasında farkındalık yaratmak için diyabetin önlenmesi konusunda eğitim verilmesi, diyabet gelişimini önlemek veya geciktirmek için önemlidir. (SETB-2021-02-034)
Objectives: Screening of the community for diabetes is generally costly and imposes a significant financial burden. Therefore, some non-invasive measures such as the Finnish Diabetes Risk Score (FINDRISK) Scale have been developed and are generally recommended for screening of people, particularly those with a high risk of diabetes. However, the screening of the university employees including academics with FINDRISK scale has not been performed so far. Therefore, in this study, we intended to assess the risk of diabetes by FINDRISC among the academics and other employees of a university as well as to make diabetes awareness among them.
Methods: 442 subjects were included in this study. “Diabetes awareness meetings” were organized, posters with awareness themes were displayed and brochures were distributed to academics and employees of our university. The FINDRISK was used for diabetes risk assessment. Participants’ height, weight, waist circumference, and body mass indexes were measured and were recorded.
Results: The mean age of the participants was 36.76±9.05. About 62%, 67%, and 32% of the participants were females, married, and academic staff, respectively. The mean waist circumference and body mass index of the participants were 84.71±14.49 cm and 26.8±4.91 kg/m2, respectively, and the median FINDRISK score was 7 (3–10). The 10-year risk of developing diabetes, assessed by FINDRISK score was very high and high, moderate, mild, and low in 8, 10.6, 32.4, and 43.9% of the participants, respectively. Significant differences were found between FINDRISK scores according to gender, age, marital status, smoking status, and occupational positions of the participants (p<0.001 for all parameters). However, the FINDRISK scores of the academics were significantly higher than in other groups.
Conclusion: Our study results suggest that the 10-year risk of developing diabetes is higher in academics compared to the other employees. Therefore, to raise awareness among people, diabetes prevention training is of paramount importance, regardless of the education levels of the people, to prevent or delay the development of diabetes.

15.The Rate of Coronary Angiography Refusal in Older Patients with Non-ST Elevation Acute Coronary Syndrome and Its Impact on All-Cause Mortality
Kudret Keskin, Gokhan Cetinkal, Ozgur Selim Ser, Serhat Sigirci, Ahmet Gurdal, Kadriye Kilickesmez
doi: 10.14744/SEMB.2021.69908  Pages 532 - 537
Amaç: Akut koroner sendromu olan çok birçok yaşlı hastaya çeşitli komorbiditeler nedeniyle koroner anjiyografi yapılamamaktadır. Hastanın girişimsel prosedürleri reddetmesi yaşlı hastalar arasında yaygın olup akut koroner sendrom bağlamında kapsamlı bir şekilde araştırılmamıştır. ST yükselmesiz akut miyokard infarktüsü geçiren yaşlı hastalarda koroner anjiyografi reddetme sıklığı ve bunun tüm nedenlere bağlı mortalite üzerindeki etkisini değerlendirmek istedik.
Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya, akut ST segment yükselmesiz akut koroner sendrom ile başvuran 75 yaş üstü hastalar dahil edildi. Hastalar tedavi stratejisine göre üç gruba ayrıldı; Grup 1: koroner anjiyografi yapılanlar; Grup 2: koroner anjiografiyi rededenler; Grup 3: ciddi komorbiditeler nedeniyle işlem için uygun görülmeyenler. Birincil sonlanım; hastaların işlemi reddetme oranı ve bunun tüm nedenlere bağlı mortalite üzerindeki etkisini değerlendirmektir.
Bulgular: Çalışmaya 201 yaşlı hasta dahil edildi. 82 (% 41) hastaya koroner anjiyografi uygulanmadı. Bu hastaların 48'inde (% 24) ciddi komorbidite varken, 34'ü (% 17) ise işlemi reddetti. Koroner anjiyografi yapılan, reddeden veya yapılamayan hastalarda hastane içi mortalite % 5.0,% 0 ve % 16.7 (p <0.01); 30 günlük mortalite % 8.5, % 9.1 ve % 25 (p = 0.01); ve uzun dönem mortalite sırasıyla% 20.2, % 35.3 ve % 47.9 (p <0.01) idi. Medyan takip süresi 12 aydı. Tedavinin reddedilmesi uzun dönem mortalite riskini 1.97 kat artırmaktadır (HR: 1.97, 1.02-3.87, % 95).
Sonuç: Akut koroner sendrom geçiren önemli sayıda yaşlı hasta koroner anjiyografi işlemini reddetmekte ve bu durum mortalite artışına neden olmaktadır. Hasta davranışını ve karar verme sürecini etkileyen faktörler araştırılmalıdır. (SETB-2021-02-031)
Objectives: Significant number older patients with acute coronary syndrome (ACS) cannot undergo coronary angiography (CAG) due to various comorbidities. Patient’s refusal of invasive procedures is common among old patients and has not been thoroughly investigated in the context of ACS. We wanted to assess CAG refusal rate and its impact on all-cause mortality in older patients with non-ST elevation acute myocardial infarction.
Methods: In this retrospective study, patients over 75 years of age admitted with acute non-ST elevation ACS were included in the study. Patients were divided into three groups based on the treatment strategy; Group 1: Those who underwent CAG; Group 2: Refused; and Group 3: Deemed unsuitable for procedure due to severe comorbidities. The primary outcomes were to assess the patient refusal rate and its impact on all-cause mortality.
Results: The study included 201 elderly patients. Eighty-two (41%) patients did not undergo CAG and of those, 48 (24%) had severe comorbidities, and 34 (17%) refused the procedure. The in-hospital mortality for patients who underwent, refused, or could not undergo CAG was 5.0%, 0%, and 16.7% (p<0.01); 30-day mortality 8.5%, 9.1%, and 25% (p=0.01); and long-term mortality was 20.2%, 35.3%, and 47.9% (p<0.01), respectively. The median follow-up was 12 months. Hazard ratio of treatment refusal for long-term mortality was 1.97 (1.02–3.87, 95% CI).
Conclusion: Substantial number of elderly patients with ACS refuses to undergo CAG and this leads to increased mortality. Factors affecting patient behavior and the decision-making process should be explored.

16.Acute-Phase Stroke Outcome and Lipids
Osman Serhat Tokgoz, Figen Guney, Ahmet Kaya, Ahmet Bugrul, Esra Eruyar, Huseyin Buyukgol, Abdullah Seyithanoglu, Mehmet Sinan Iyisoy
doi: 10.14744/SEMB.2020.26817  Pages 538 - 544
Amaç: Lipid subgrupları ile akut inme kısa dönem mortalite ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır.
Methods: Bu çalışma 24 saat içinde semptomları başlayan 698 akut inme hastasını içeren retrospektif bir çalışmadır. Periferik venöz kan hemogram örnekleri hastaların kabulünde alındı. Total kolesterol (TK), trigliserit (TG), high-density lipoprotein (HDL-K), low-density lipoprotein (LDL-K), TK/HDL-K oranı ve TG/HDL-K oranı kaydedildi. İzlem süresi 30 gün olarak tanımlandı.
Bulgular: İzlem periyodu süresinde 698 hastanın 64’ü öldü. Ortalama TG, TG/HDL-K oranı ve TK/HDL-K oranı mortalite grubunda yaşam grubuna göre anlamlı derecede düşüktü. “the receiver operating characteristic (ROC)” analizinde kısa dönem inme mortalitesi için TG, TG/HDL-K, TK, and TK/HDL-K’ nin kestirim değerleri ve eğim altı alan değerleri hesaplandı [sırasıyla (100.2 mg/dL, 0.648); (2.52, 0.650); (170.50 mg/dL, 0.598); (4.32, 0.640)]. Cox regresyon modelinde ROC kestirim değerlerine göre TG and TG/HDL-K kısa dönem mortalite için öngördürücü bağımsız değişkenlerdi (sırasıyla, TG ≤100.2 mg/dL, HR: 2.413, 95% CI: 1.345-4.327, p: 0.004); (TG/HDL ≤2.56, HR: 2.720, 95% CI: 1.389-5.359).
Sonuçlar: Dislipidemi inme için iyi bilinen bir risk faktörüdür. Ancak bu çalışmada akut inme atağının kısa dönem mortalitesinde düşük TG and TG/HDL-K’nin bir örgördürücü olabileceği konusu üzerinde odaklanılmıştır, bu durum ise risk faktörü yönetiminden farklıdır. Serum trigliserit seviyesi inme gibi akut hiperkatabolik durumlarda mortalite için daha iyi bir öngördürücü olabilir. (SETB-2020-05-083)
Objectives: The aim of the study is to investigate the relationship of lipid subgroups with short-term mortality in acute stroke (AS).
Methods: This retrospective study included 698 patients with AS who presented within 24 h of symptom onset. A hemogram from peripheral venous blood samples was taken at admission. Total cholesterol (TC), triglyceride (TG), high-density lipoprotein cholesterol (HDL-C), low-density lipoprotein cholesterol (LDL-C), TC/HDL-C rate, and TG/HDL-C rate were recorded. Duration of follow-up was defined as 30 days.
Results: 64 out of 698 patients died during the follow-up period. The mean TG, TG/HDL-C, and TC/HDL-C levels were significantly lower in the mortality group than the survival group. In the receiver operating characteristic (ROC) analysis, the cutoff values and area under the curve of the TG, TG/HDL-C, TC, and TC/HDL-C levels for short-term stroke mortality are as follows ([100.2 mg/dL, 0.648]; [2.52, 0.650]; [170.50 mg/dL, 0.598]; and [4.32, 0.640], respectively). In the Cox regression model, only TG and TG/HDL-C, according to their ROC cutoff values, were independent variables as short-term mortality predictors (TG ≤100.2 mg/dL, HR: 2.413, 95% CI: 1.345–4.327, P: 0.004); (TG/HDL ≤2.56, HR: 2.720, 95% CI: 1.389–5.359, P: 0.003, respectively).
Conclusion: Dyslipidemia is a well-known as a risk factor of stroke. However, this study focused on the estimation that lower TG and TG/HDL-C levels at the time of hospital admission might be predictors of short-term mortality within a month of AS attack, which is a different subject from long term risk factors of stroke. Serum TG level may be a better indicator for mortality in the acute hypercatabolic trauma such as stroke.

17.Evaluation of the Effect of Different Treatment Management on Refractive Outcomes in Severe Retinopathy of Prematurity
Semra Tiryaki Demir, Sumeyra Keles Yesiltas, Murat Karapapak, Emine Betul Akbas Ozyurek, Ali Bulbul, Hasan Sinan Uslu, Dilek Guven
doi: 10.14744/SEMB.2021.34966  Pages 545 - 550
Amaç: Şiddetli prematüre retinopatisi (ROP) nedeniyle tedavi edilen hastalarda, farklı tedavi seçeneklerinin refraktif sonuçlar üzerindeki etkisini değerlendirmek.
Gereç ve Yöntemler: Ocak 2015-Ağustos 2018 tarihleri arasında kliniğimizde şiddetli ROP nedeniyle tedavi gören çocukların kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Tedavi edilen çocuklar intravitreal bevacizumab (IVB), lazer fotokoagülasyon (LFK) ve IVB+LFK olmak üzere 3 alt grupta incelendi. Olguların sferik eşdeğer (SE), sferik ve silindirik güç ölçümleri diyoptri (D) olarak kaydedildi. SE≤−0.25D ise miyopi, SE iki göz arasında 1 D'den yüksek ise anizometropi olarak kabul edildi.
Bulgular: IVB grubunda 38 göz, LFK grubunda 24 göz, IVB+LFK grubunda 16 göz, spontan regresyon grubunda 44 göz ve term çocuk grubunda 38 göz olmak üzere toplam 80 katılımcının 160 gözü dahil edildi. Ortalama sferik güç ve SE değerleri IVB grubunda LFK grubuna göre daha düşük olmasına rağmen (sırasıyla p değerleri 0.019, 0.013); IVB grubu ile IVB+LFK grubu arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (sırasıyla p değerleri 0.541, 0.804). Ortalama silindirik güç ile miyopi ve anizometropi prevalansı açısından tedavi gruplarında anlamlı bir farklılık izlenmedi (p˃0.05).
Sonuç: ROP tedavi yönetimine göre sferik güç ve SE değerleri değişebilmesine rağmen; silindirik güç ile miyopi ve anizometropi prevalansı açısından farklı tedavi yöntemleri arasında farklılık yoktur. Prematüre doğan çocuklarda saptanan miyopi ve anizometropi için en önemli risk faktörleri, ROP’un şiddeti ve retinal immatürite ile ilişkili olabilir. (SETB-2020-10-207)
Objectives: The purpose of the study was to evaluate the effect of different treatment modalities on refractive outcomes in patients treated with severe retinopathy of prematurity (ROP).
Methods: The records of children who were treated for severe ROP in our clinic between January 2015 and August 2018 were retrospectively reviewed. The children who were treated were analyzed in three subgroups as intravitreal bevacizumab (IVB), laser photocoagulation (LPC), and IVB + LPC. Spherical equivalent (SEQ), spherical and cylindrical power measurements of the cases were recorded in diopters (D). SE ≤−0.25D was accepted as myopia and SE of more than 1 D between two eyes was accepted as anisometropia.
Results: A total of 160 eyes of 80 participants were eligible for inclusion: 38 eyes in the IVB group, 24 eyes in the LPC group, 16 eyes in the IVB + LPC group, 44 eyes in the spontaneously regressed group, and 38 eyes in the full-term children. Although the mean spherical power and SEQ in the IVB group were lower than in the LPC group (p=0.019 and 0.013, respectively), there was no significant difference between the IVB group and the IVB + LPC group (p=0.541 and 0.804, respectively). In terms of mean cylindrical power and prevalence of myopia and anisometropia, there was no significant difference between the treatment groups (p>0.05).
Conclusion: Although spherical power and SEQ can change according to the ROP treatment management, there is no difference in terms of the cylindrical power, prevalence of myopia, and anisometropia. The most important risk factor for myopia and anisometropia in premature children may be ROP severity and retinal immaturity.

18.Multiplex PCR-Based Newborn Screening for Severe T and B-Cell Lymphopenia: The first Pilot Study in Turkey
Seyhan Kutlug, Medine Karadag Alpaslan, Gonca Hancioglu, Sariye Elif Ozyazici Ozkan, Didem Cemile Yesilirmak, Hasan Bulut, Canan Aygun, Gonul Ogur, Alisan Yildiran
doi: 10.14744/SEMB.2020.09623  Pages 551 - 559
Amaç: T hücre ve B hücre lenfopenisi olan şiddetli kombine immün yetmezlik hastalığı (SCID), SCID-olmayan T- hücre lenfopenisi ve diğer primer immun yetmezlik hastalıkları, düşük sayıda T-hücresi-reseptör-eksizyon çemberleri (TREC's) ve κ--silici-rekombinasyon-eksizyon çemberleri (KREC's) içerip yenidoğan kuru kan örneklerinde ölçülerek bulunabilir. Yenidoğanların TREC taramasında, Batı toplumlarında SCID ve SCID olmayan T hücreli lenfopeni insidansı sırasıyla 1: 58.000 ve 1: 7300 bildirilmiştir. Ülkemizde benzer bir çalışma olmadığı için, bu çalışmada Türkiye’de ki SCID ve SCID olmayan T hücre lenfopenili yenidoğan taramasının ilk pilot çalışmasını gerçekleştirmeyi hedefledik..
Yöntem: Bu çalışmaya 1 Ekim 2015 - 31 Aralık 2016 tarihleri arasında ilimizdeki iki büyük hastanede doğan yenidoğanların topuk kanı örnekleri dahil edildi. TREC ve KREC kopyaları, yeni doğan kuru kan örneklerinden multipleks kantitatif PZR tabanlı bir yöntemle belirlendi. Eşik değerleri TREC ve KREC için kuru kan örneği başına 7 kopya, ACTB (iç kontrol) için 1000 kopya olarak kullanılmıştır. Hatalı örnekler veya anormal sonuçlar ikinci kez test edildi. İmmünoloji uzmanı, düşük TREC ve KREC kopyalarına sahip yenidoğanların verilerini klinik ve laboratuar eşliğinde değerlendirdi.
Bulgular: Toplam 1960 kuru kan örneği test edildi. 1856 yenidoğanın sonuçları değerlendirildi. Düşük TRECs veya KRECs seviyesine sahip 71 (% 3,8) yenidoğan bulundu. Düşük TRECs oranı % 1,1 idi. Preterm yenidoğanlar, term yenidoğanlara göre daha düşük TREC ve KREC seviyelerine sahipti (p<0.0001). İmmünolojik araştırma sonucunda herhangi bir SCID tespit etmedik, ancak 2'sinde SCID olmayan T hücre lenfopenisi (% 0.1) tespit ettik. Bu iki yenidoğanın klinik takiplerinde mutlak lenfopeni olmamasına rağmen sık ve şiddetli enfeksiyon hastalıkları veya hipogammaglobulinemiye sahip oldukları bulundu.
Sonuç: SCID olmayan T hücre lenfopenisi ülkemizde batı toplumlarına göre daha yaygındır. Ülkemizde rutin yenidoğan tarama programları için TREC ve KREC testi düşünülmelidir. SCID'yi tespit etmek için daha fazla yenidoğanı içeren çalışmalar yapılmalıdır. (SETB-2020-10-209)
Objectives: Severe combined immunodeficiency disease (SCID), non-SCID T-cell lymphopenia, and other primary immunodeficiency diseases with T-cell and B-cell lymphopenia have low the T-cell-receptor-excision circles (TRECs) and κ-deleting-recombination-excision circles (KRECs) levels that can be measured in dried blood spots (DBS) of the newborn. The incidence of SCID and non-SCID T-cell lymphopenia in Western societies has been reported by TREC screening of newborns as 1: 58,000 and 1: 7300, respectively. Since there is no similar study in our country, we aimed to perform the first pilot study of TREC and KREC screening of newborn for SCID and non-SCID T-cell lymphopenia in Turkey.
Methods: The heel blood samples of newborns born between 1st October 2015 and 31st December 2016 at two major hospitals in our city were included in this study. TREC and KREC copies were determined by a multiplex quantitative PCR-based method from newborn DBS. Cutoff levels were used as 7 copies per DBS for TRECs and KRECs, 1000 copies for ACTB (internal control). Failed samples or abnormal results in measurements were tested the second time. An immunologist evaluated data of newborns with low TREC and KREC copies clinically and through the laboratory.
Results: A total of 1960 DBS were tested. The results of 1856 newborns were evaluated. The low TRECs and/or KRECs levels were detected in 71 newborns (3.8 %). The low TRECs rate was 1.1 %. Preterm newborns have lower levels of TRECs and KRECs than term newborns (both p <0.0001). As a result of immunological research, we did not detect any SCID, but we detected 2 newborns with non-SCID T-cell lymphopenia (1: 928). These 2 newborns were found to have frequent and severe infectious diseases or hypogammaglobulinemia in their clinical follow-up, although they did not have absolute lymphopenia.
Conclusion: Non-SCID T-cell lymphopenia is common in our country than in western societies. TRECs and KRECs assay should be considered for routine NBS programs in our country. Studies involving more newborns should be conducted to detect SCID.

19.The Effects of Bladder Diverticulum on the Pathophysiology of Bladder Outlet Obstruction: An Experimental Study in Guinea Pigs
Aslihan Karadag, Suleyman Celebi, Feryal Gun Soysal, Ipek Yildiz Ozaydin, Erbug Keskin
doi: 10.14744/SEMB.2020.45389  Pages 560 - 564
Giriş: Bu çalışma; mesane boynu çıkış darlığı (MBÇD) ile birlikte görülebilen mesane divertikülünün (MD) etkilerini ürodinamik ve histopatolojik olarak değerlendiren literatürdeki ilk deneysel çalışmadır.

Yöntem: 900-1.000 g ağırlığında kobaylar (n = 32) rastgele dört gruba ayrıldı; Sham, MD, MBÇD ve MBÇD ile MD birlikte görülen gruplar. Dört gruptaki tüm kobaylara ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 1. ayda ürodinamik değerlendirme yapıldı. Mesane iyileşme sonrası kobaylar sakrifiye edildi. Histopatolojik olarak incelendi.

Bulgular: Ameliyat sonrası, dolum basıncı ( FPdet), Sham grubunda (7.1 ± 1.6 cm H2O), MD'de (21.4 ± 5.6 cm H2O) ve MBÇD olan MD'nde (23.6 ± 9.3 cm H2O) göre daha düşüktü (p <0.05). Sham ve MBÇD (9.5 ± 4.0) grupları arasında fark yoktu. Ameliyat sonrası mesane kompliansı Sham grubunda (2.3 ± 0.8 ml / cm H2O), MD'nde (0.9 ± 0.22 ml / cm H2O) ve MBÇD olan MD'nde (0.6 ± 0.3 ml / cm H2O) göre daha iyi idi (p <0.05). Sham veya MBÇD gruplarında IDC görülmedi, ancak MBÇD olan MD ve sadece MD'deki hastaların % 37.5'inde gözlendi.

Histolojik incelemede, MD gruplarında mesane muskularis mukozası MBÇD grubuna göre daha kalındı (3.75 ± 0.68 mm) (p = 0.601) ve bağ dokusu hacmi anlamlı derecede yüksekti (p = 0.046).

Sonuç: MBÇD ile birlikte MD oluşturulmuş kobaylarda, mesanede oluşan fizyolojik ve histopatolojik değişiklikler sadece MBÇD oluşturulmuş kobaylardan daha belirgindir. (SETB-2020-06-096)
Objectives: This study is the first to urodynamically and histopathologically evaluates the effects of bladder diverticulum (BD) secondary to bladder outlet obstruction (BOO).
Methods: Guinea pigs (n=32) weighing 900–1,000 g were divided randomly into four groups: Sham, BD, BOO, and BD combined with BOO. All guinea pigs in the four groups underwent urodynamic evaluation preoperatively and at 1 month postoperatively. The bladders were removed and examined histopathologically.
Results: The post-operative filling detrusor pressure was lower in the Sham group (7.1±1.6 cm H2O) than in the BD (21.4±5.6 cm H2O) and BD with BOO groups (23.6±9.3 cm H2O) (p<0.05). There was no difference between the Sham and BOO (9.5±4.0) groups. Post-operative bladder compliance was better in the Sham group (2.3±0.8 ml/cm H2O) than in the BD (0.9±0.22 ml/cm H2O) and BD with BOO groups (0.6±0.3 ml/cm H2O) (p<0.05). Involuntary detrusor contraction was not observed in the Sham or BOO groups, but was observed in 37.5% of subjects in the BD and BD with BOO groups. On histological examination, the bladder wall was thicker (3.75±0.68 mm) (p=0.601), and the connective tissue volume was significant increased (p=0.046), in the bladder muscularis mucosa in the BD groups compared to the BOO group.
Conclusion: Physiological and histopathological changes in the bladder with BD combined with BOO are more evident than with BOO alone.

CASE REPORT
20.MRI as a Aiagnostic Tool for Paroxysmal Nocturnal Hemoglobinuria: A Case Report
Bade Von Bodelschwingh, Huseyin Ozkurt
doi: 10.14744/SEMB.2021.03443  Pages 565 - 568
Paroksismal nocturnal hemoglobinüri (PNH) hemolitik anemi ile sonuçlanan bir hematopoetik kök hücre hastalığıdır. Klinik bulgular hastalığın neden olduğu anemi ve trombozlar sonucu ortaya çıkmaktadır. PNH hastalığında görülen intravasküler hemoliz böbrek kortekslerinde hemosiderin moleküllerinin birikimine neden olarak bu hastalığın kendine özgü radyolojik bulgularını oluşturmaktadır. Bu olgu sunumuyla PNH hastalığının radyolojik bulgularını göstermeyi amaçladık. (SETB-2021-05-158)
Paroxysmal nocturnal hemoglobinuria (PNH) is a type of hematopoietic stem cell disease and the clinical manifestation of the disease is mainly a combination of anemia and thrombosis. Intravascular hemolysis in PNH leads to hemosiderosis in renal cortex as a rare pattern of hemochromatosis. With this case presentation, we aim to show the radiological findings of this disease.

21.Nephrogenic Diabetes Insipidus in a Neonate
Muhittin Celik, Mehtap Akbalik Kara
doi: 10.14744/SEMB.2021.22438  Pages 569 - 571
Nefrojenik diyabetes insipidus (NDI), anti diüretik hormona direnç sonucu gelişen, poliüri, polidipsi, düşük idrar osmolaritesi ve yüksek serum osmolaritesi ile karakterize nadir bir bozukluktur. Aşırı emme isteği ve uykuya meyil şikayeti ile başvuran 8 günlük erkek hastanın fizik muayenesinde ön fontanel çöküklüğü, azalmış mukoza ıslaklığı ve bozulmuş turgor/tonusu gözlendi. Poliüri, hipernatremi, yüksek kan osmolaritesi, düşük idrar osmolaritesi saptandı. Desmopressine yanıt alınmaması nedeni ile NDI düşünüldü. Hidroklorotiazid tedavisi sonrası hastanın klinik ve laboratuar bulgularında düzelme gözlendi. Genetik analizinde AVPR2 geninde c.299_319del21bp (p.100_107delRPPTASV) hemizigot mutasyon saptandı. NDI’un yeni doğan döneminde erken tanı ve tedavisi hayati öneme sahip olup, tedavi ile tekrarlayan dehidratasyon ve hipernatremi atakları sonucu oluşabilecek mental retardasyon ve gelişme geriliği engellenebilir. Bu olgu yenidoğan döneminde ağır hipernatremik dehidratasyon ile başvuran hastalarda NDI tanısının akılda tutulması, erken tedavi başlanmasının önemi ve geç tedavi ile ortaya çıkabilecek ko-morbid durumların engellenebileceğine vurgu yapmak amacıyla sunulmuştur. (SETB-2021-01-021)
Nephrogenic diabetes insipidus (NDI) is a rare disorder that develops as a result of resistance to antidiuretic hormone and is characterized by polyuria and polydipsia, high serum osmolality, and low urine osmolality. Eight-day-old male patient applied with the complaints of excessive sucking and drowsiness. In physical examination, collapse of anterior fontanel, decreased mucosal wetness, and impaired turgor tonus were observed. Polyuria, hypernatremia, high blood osmolality, and low urine osmolality were detected. After initiation hydrochlorothiazide treatment, the clinical and laboratory findings improved. In genetic analysis, hemizygous mutation was detected in the AVPR2 gene c.299_319del21bp (p.100_107deIRPTASV) which was previously described in the literature. Early diagnosis and treatment of NDI has vital importance and can prevent mental retardation and growth retardation due to possibility of recurrent dehydration and hypernatremia. This case is presented to keep the diagnosis of NDI in mind in patients with severe hypernatremic dehydration in the neonatal period and to emphasize the prevention of comorbid conditions with early diagnosis and prompt treatment.

LookUs & Online Makale