| DAVETLI DERLEME | |
| 1. | Primer Hiperparatiroidi: Klinik ve biyokimyasal bulguların güncel durumu Primary hyperparathyroidism: Current situation in the clinical and biochemical presentation Mehmet Uludağ, Nurcihan Aygündoi: 10.5350/SEMB.20160724041035 Sayfalar 171 - 180 Primer hiperparatiroidizm (pHPT) en sık 3. endokrin hastalıktır ve ayaktan hastalarda hiperkalseminin en sık sebebidir. Geçmişte hastaların çoğu belirgin pHPT semptom ve bulguları ile başvurmaktaydılar. Otomatik kan analizörlerinin gelişmesi ve yaygın kullanılması ile günümüzde hastaların büyük bölümü diğer nedenlerle yapılan rutin biyokimyasal testlerle teşhis edilmektedir. Hastaların çoğunluğu minimal semptomatik veya asemptomatiktir. pHPT’nin klinik prezentasyonu, asemptomatik hastalıktan renal ve iskelet komplikasyonlarının gözlendiği semptomatik hastalığa kadar değişir. Hafif pHPT terimi 30 yıldır birçok farklı durum için kullanılmıştır. Hafif pHPT terimi net olarak, güncellenen uluslararası kılavuzlara göre cerrahi endikasyonu olmayan asemptomatik hastaları belirtmek için tanımlanmıştır. Normokalsemik pHPT ilk olarak 2008’de asemptomatik pHPT’nin tedavisi ile ilgili düzenlenen 3. uluslararası çalıştayda resmen kabul edilmiştir. Normokalsemik pHPT klasik hiperkalsemik pHPT’nin bir varyantıdır. Normokalsemik pHPT paratiroid hormon (PTH) artışına neden olabilecek sekonder bir sebep olmaksızın, normal iyonize ve total kalsiyum (Ca) düzeyleri ile birlikte yüksek PTH düzeyi ile karakterizedir. pHPT biyokimyasal olarak klasik pHPT (hem Ca hem PTH yüksek), nonklasik (normohormonal veya nonsuprese) pHPT (yüksek Ca, normal PTH), normokalsemik pHPT (normal Ca, yüksek PTH) olarak prezente olabilir. pHPT’nin tek küratif tedavisi cerrahidir. Paratiroidektomi bütün semptomatik hastalarda endikedir. Asemptomatik pHPT’nin tedavisi ile ilgili 4. uluslararası çalıştay 2013’te yapıldı. pHPT’nin cerrahi endikasyonları yaş, Ca düzeyi, iskelet ve böbrek bulgularına göre belirlenir. Bazı asemptomatik hastalarda cerrahi zorunlu değildir. Diğer yandan, paratiroidektomi için cerrahi kriterleri olmayan bu hastalarda bile cerrahi daima bir seçenektir. Çünkü cerrahi, pHPT’nin tek kesin tedavisidir. Normokalsemik pHPT’li hastaların optimal tedavi stratejisi halen ortaya koyulamamıştır. Bu konunun deneyimli uzmanları Ca düzeyi normal devam etse bile osteoporoz, fraktür, böbrek taşı gibi pHPT kopmplikasyonlarının varlığında veya bunların ortaya çıkmasında cerrahi önermektedirler. Tanı anında komplikasyonsuz hastalar hastalık ilerlemesi için takip edilebilir |
| ORIJINAL ARAŞTIRMA | |
| 2. | Tiroid hastalıklarında bilinç düzeyi The level of awareness on thyroid disorders Sibel Ocak Serin, Muzaffer İlhan, Seda Ahcı, Yıldız Okuturlar, Güven Koç, Tülay Eyüpgiller, Rıdvan Sivritepe, Sema Uçak Basatdoi: 10.5350/SEMB.20160412042738 Sayfalar 181 - 185 Amaç: Tiroid hastalığı nedeniyle hastanemize başvuran hastaların profili ve hastalıkları ile ilgili farkındalığın değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 1-31 Aralık 2014 tarihleri arasında tiroid hastalığı nedeniyle takipli olan 18-75 yaş arası hastalar ile anket çalışması yapılarak gerçekleştirildi. Gebe, tiroid maligniteli ve onam vermeyen hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların yaş, cinsiyet, eğitim durumu, hastalık süresi, kontrol sıklığı gibi demografik özellikleri, ilaç kullanım şekli, dozu, süresi, ilacı sabit dozda alıp almadığı, ilaçla birlikte alınmaması gereken gıda/ilaç bilgisi sorgulandı. Hastalara kullandıkları tuz çeşidi soruldu. Bulgular: Yaş ortalaması 46 olan, 4’ü (%3.7) erkek, 103’ü (%96.3) kadın toplam 107 hasta ile görüşüldü. Hastaların 85’inin (%79.4) bir yıldan fazla süredir takip edildiği, çoğu hasta (56, %52.4) ile bir yıl içinde en az 3 kez karşılaşıldığı görüldü. Hastaların 69’u (%64.5) hipotiroidi, 11’i (%10.3) hipertiroidi ve geri kalan 27’si (%25.2) ötiroid nodüler guatr tanılı idi. 78 (%72.9) hastanın tanısını yanlış ya da eksik bildiği tespit edildi. İyotlu tuz kullanması gerektiğini bilen hasta sayısı 54 (%50.4) olarak saptanmış olup, hastaların yaklaşık 41’i (%38.4) nasıl tuz kullanması gerektiğini bilmediğini söyledi. Çalışmamızda hastalara levotiroksin ile etkileşen yiyecekler ve ilaçlardan haberdar olup olmadıkları sorulduğunda 55 hasta (%86) haberdar olmadığını ifade etti. Demir preparatı ve proton pompa inhibitörlerinin %30’a yakın oranlarda levotiroksinle birlikte kullanıldığı tespit edildi. Sonuç: Tiroid hastalarının tanı, takip ve tedavileri ile ilgili farkındalıkları ve bilgi düzeyleri düşük seviyelerdedir. Hastaların farkındalıklarının artırılması ile ilgili hekimlerin daha fazla çaba sarf etmeleri gerekmektedir. |
| 3. | Yirmi üç gauge pars plana vitrektomi ile birlikte fakoemülsifikasyon ve göz içi lens implantasyonu ameliyatlarının cerrahi sonuçları Surgical results of 23G pars plana vitrectomy combined with phacoemulsification and intraocular lens implantation Dilek Güven, Mehmet Demir, Erdem Ergen, Yekta Sendul, Atakhan Yıldız, Sönmez Cınardoi: 10.5350/SEMB.20160405123725 Sayfalar 186 - 192 Amaç: Vitreoretinal patoloji nedeniyle pars plana vitrektomi ve fakoemülsifikasyon (fakovitrektomi) ile birlikte göz içi lens (GİL) implantasyonu yapılan ameliyatların cerrahi sonuçlarını sunmak Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışma 3 yıllık süre zarfında fakovitrektomi ve GİL implantasyonu ameliyatı yapılan ardışık 80 hastanın (44 kadın/36 erkek) 91 gözünü içermektedir. Ameliyat öncesi ve sonrası düzeltilmiş en iyi görme keskinlikleri (DEİGK), fakovitrektomi nedenleri, eşlik eden sistemik hastalık, ameliyat öncesi lens durumu, daha önce geçirdiği ameliyatlar, kullanılan tamponad cinsi, komplikasyonlar, ilave tedavi girişimleri ve son göz muayene bulguları incelendi. Bulgular: Yaş ortalaması 64.8±9.5 yıl idi. Diyabetes mellitus (DM), hipertansiyon (HT), DM+HT, koroner arter hastalığı sırasıyla hastaların %74, %56, %45 ve %18.7’sinde mevcuttu. Fakovitrektomi ameliyatı yapılma endikasyonlarını %52 olguda maküla yüzey hastalığı, %31 olguda vitreus hemorajisi (VH), %11 olguda diyabete bağlı traksiyonel retina dekolmanı (TRD), diyabetik retinopati ya da proliferatif vitreoretinopati (PVR) ve %5.5 olguda regmatojen retina dekolmanı (RRD) oluşturdu. Ortalama takip süresi 14.2±10.7 (2-39) ay idi. Ortalama DEİGK değerleri preoperatif ve postoperatif dönemlerde sırasıyla 0.10±0.14 ve 0.122±0.22(0.001-0.9) idi (p<0.001). DEİGK olguların %61’inde arttı, %24’ünde değişmedi. En sık komplikasyonlar ön segmentte %16.5 oranında GİL ile ilgili, arka segmentte ise %11 oranında VH idi. Son muayenede makülanın fonksiyonel olduğu 63 gözde retina yatışık idi. Takip süresi sonunda görme azalması ya da kaybı foveada atrofi, makülada delik oluşması, optik atrofi, VH, nüks RD ya da fitizise bağlı olarak görüldü. Sonuç: Fakovitrektomi+GİL implantasyonu ameliyat esnasında ortamın iyi görülebilmesini sağlayarak ve sonradan oluşacak katarakt için gerekecek başka bir cerrahi işlemin önüne geçerek özellikle sistemik hastalıkları olan hastalar için etkili ve güvenli bir tedavi yaklaşımıdır. |
| 4. | Periampuller divertikül ERCP’de korkulu rüya mı? Is periampullary diverticulum a nightmare in ERCP? Salih Boğa, Hüseyin Alkım, Ali Rıza Köksal, Pınar Sayın, İlker Sen, Canan Alkımdoi: 10.5350/SEMB.20160417085747 Sayfalar 193 - 197 Amaç: Periampüller divertikül, duodenum ikinci kısımda bulunan, içerisinde veya kenarında Ampulla Vateri’nin yerleştiği kazanılmış bir luminal anomalidir. Bu çalışmada, endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERCP) yapılan hastalarda periampuller divertikül sıklığını ve periampuller divertikül varlığının ERCP başarısını ve komplikasyon oranlarını etkileyip etkilemediğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği Endoskopi Ünitesi’nde 2011-2014 arasında yapılan ERCP işlemleri retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Çeşitli endikasyonlarla ERCP yapılan 948 hastanın 112’sinde (%11.8) periampuller divertikül vardı. Periampuller divertikül olmayan 836 hastaya 1026, periampuller divertikül olan 112 hastaya 136 işlem yapıldı. Hasta başına düşen ERCP işlemi sayısı açısından karşılaştırıldığında periampuller divertikül olan ile olmayan hastalar arasında anlamlı fark yoktu (1.21’e karşı 1.23 p=0.838). Periampuller divertikülü olan hastaların 8’inde (%7) koledok kanüle edilemezken, periampüller divertikülü olmayan 54 (%6.4) hastada kanülasyon başarısızdı (p=0.859). Periampuller divertikülü olan hastaların ortalama yaşı (72.7±12.2 yıl), periampuller divertikülü olmayan hastalardan (56.8±16.4 yıl) anlamlı olarak yüksekti (p<0.001). Periampuller divertikülü olan grupta kadın oranı, periampuller divertikülü olmayan gruptaki kadın oranından yüksekti (%72.2’e karşı %54.6, p=0.042). Kanama, pankreatit ve perforasyon komplikasyon oranları yönünden gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada periampuller divertikülün yaşlılarda ve kadınlarda daha sık olduğu tespit edildi. Literatürde periampuller divertikül hastalarına yapılan ERCP işlemlerinde kanama ve perforasyon gibi komplikasyonlarda artış bildirilse de bu çalışmada periampuller divertikül olmayan hastalarla karşılaştırdığımız zaman komplikasyon oranlarında artış saptanmadı. Bu sonuçlar dkkatli endoskopistler tarafından deneyimli merkezlerde yapılan ERCP’lerde periampuller divertikülü olan hastaların olmayanlarla aynı başarı ve güvenlikle işleme alınabileceğini göstermesi açısından önemlidir. |
| 5. | Primer açık açılı glokomu olup trabekülektomi sonrası geç dönemde olan olgular ve cerrahi geçirmemiş hastalarda koroid kalınlıklarının karşılaştırılması: Artırılmış derinlik görüntüleme optik koherens tomografi çalışması Comparison of choroidal thickness in primary open angle glaucoma patients in the late phase after trabeculectomy and without trabeculectomy: enhanced depth imaging optical coherence tomography study Muhsin Eraslan, Eren Çerman, Sezer Hacıağaoğludoi: 10.5350/SEMB.20160420121743 Sayfalar 198 - 204 Amaç: Bu çalışmanın amacı açık açılı glokomlu hastalardan trabekülektomi cerrahisi uygulanmış olanları (TRAB) ve cerrahi geçirmeyenleri (POAG) koroid kalınlıkları açısından artırılmış derinlik görüntüleme optik koherens tomografi (EDI-OKT) kullanarak karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel, non-randomize klinik olgu serisi olarak planlanan çalışmaya en az 6 ay önce trabekülektomi cerrahisi geçirmiş 12 hastanın 14 gözü ve primer açık açılı glokomlu 12 bireyin 20 gözü dahil edildi. Uveit, diyabetik retinopati, yaşa bağlı makula dejenerasyonu, optik nöropati veya başka bir retina, koroid veya optik sinir hastalığı bulunanlar ile belirlenmiş sınırların dışında bir refraksiyon kusuru olan bireyler çalışmaya dahil edilmedi. Tam bir göz muayenesini takiben koroid kalınlığı RTVue-100 5.1 (EDI-OKT) cihazı ile; retina pigment epitelinin hiperreflektif dış bandı ile skleranın iç yüzeyi arasından, sırasıyla subfoveal alandan ve subfoveal alanın 1.5 mm temporal ile 1.5 mm nazalinden ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması TRAB grubunda 59.9±13.4 (yaş aralığı 29-76), POAG grubunda 58.4±9.7 (yaş aralığı 29-73) idi. Yaş, cinsiyet, lateralite, GİB, kırma kusuru, görme keskinliği, aksiyel uzunluk ve SKK açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Ortalama Koroid kalınlığı TRAB grubunda subfoveal, temporal ve nazalde (sırasıyla 388.2±84.1, 372.4±77.1, 374.1±84.1 µm) POAG grubuna göre (sırasıyla 383±64, 358.6±62, 357.5±61.5 µm) daha yüksek ölçüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). POAG grubunda GİB ile subfoveal ve nazal koroid kalınlıkları arasında orta seviyede negatif korelasyon saptandı (sırasıyla: p=0.048, r=-0.458; p=0.042, r=-0.458) Sonuç: Subfoveal ve perifoveal koroid kalınlığı trabekülektomi sonrası geç dönemdeki bireyler ile hiç operasyon geçirmemiş, medikal tedavi ile GİB regüle, primer açık açılı glokom tanılı kişiler karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir. POAG hastalarında, GİB yükselmesine koroid incelmesi eşlik edebilir. |
| 6. | Metastatik meme kanserinde zoledronik asit tedavisinin önemli bir yan etkisi: Renal yetmezlik Important side effect of zoledronic acid treatment in metastatic breast cancer: renal failure Kezban Nur Pilancı, Gül Alço, Çetin Ordu, Rümeysa Çiftçi, Zeynep Erdoğan İyigün, Filiz Çelebi, Ülkühan İner Köksal, Dauren Sarsenov, Serkan İlgün, Filiz Ağaçayak, Vahit Özmendoi: 10.5350/SEMB.20160412052728 Sayfalar 205 - 209 Amaç: Kemik metastazı gelişen meme kanserli hastalarda kemiğe bağlı olay (SRE) gelişimini azalttığı bilinen zoledronik asitin (ZA) en önemli yan etkilerinden biri renal yetmezlik gelişimidir. Bizim bu çalışmadaki amacımız, bu yan etkinin sıklığını ve gelişimini etkileyen risk faktörlerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: İstanbul Florence Nightingale Çalışma Grubu arşivinde yer alan ve Mart 2006-Aralık 2013 tarihleri arasında ZA tedavisi verilen kemik metastazlı 97 meme kanseri hastası çalışmamıza dahil edilmiştir. Renal yetmezlik değerlendirmesi için, serum kreatinin seviyesi her tedavi öncesi ölçülüp, başlangıç ve en yüksek kreatinin değerleri alınarak, Crockcroft-Gault formülüne göre kreatinin klirensi hesaplanmıştır. Hastaların yaşı, ZA kullanım süresi, ZA infüzyon sayısı, eşzamanlı antikanser tedaviler, nonsteroidal antiinflamatuar ilaç kullanımı, diabetes mellitus ve hipertansiyon varlığı kaydedilmiştir. Bulgular: Ortalama hasta yaşı 54±10 yıl ve ortalama ZA kullanımı süresi 37±18 ay olarak bulundu. Başlangıç kreatinin değeri tüm hastalarda 1.4 mg/dL’nin altında idi. 22 hastamızda (%23) kreatinin değerinde 0.5 mg/dL’nin üzerinde artış olup, kreatinin klirensinde düşüş saptanmış ve renal toksisite olarak değerlendirilmiştir. İki hastamızda kreatinin klirensi <30 ml/min. düşmüş ve 1 hastamızda diyaliz ihtiyacı olmuştur. Renal yetmezlik gelişimi için tek bağımsız risk faktörü ileri yaş (60≤) olarak saptanmıştır (p=0.017). Sonuç: Sonuç olarak, metastatik meme kanserli hastalarda ZA kullanımı sırasında karşılaşılabilecek en önemli sorunlardan biri renal yetmezliktir. Bu riski azaltmanın en önemli yolu her tedavi öncesi serum kreatinin kontrolü ve özellikle ileri yaş hasta grubunda hidrasyona dikkat etmektir. |
| 7. | Cerrahi planlanan sağ ve sol kolon tümörlerinde kan transfüzyon ihtiyacının karşılaştırmalı değerlendirilmesi Comparative analysis of blood transfusion in the patients who underwent surgical management for right and left colon cancer Rıza Gürhan Işıl, Pınar Yazıcı, Emre Bozkurt, Canan Tülay Işıl, Cemal Kaya, Mehmet Mihmanlıdoi: 10.5350/SEMB.20160501094101 Sayfalar 210 - 214 Amaç: Sağ kolon tümörü daha çok kanama ve buna bağlı semptomlar ile kendini gösterir. Buna bağlı olarak anemi bulgusu, kolonun diğer bölge yerleşimli tümörlerinden daha sık görülür. Biz bu çalışmada kliniğimizde opere olan kolon tümörlü hastalarda tümör yerleşiminin kan transfüzyon ihtiyacına etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Kasım 2007–Şubat 2013 tarihleri arasında kolon tümörü nedeniyle opere olan 192 hasta alındı. Hastalar sağ kolon (Grup A=94) ve sol kolon tümör (Grup B=98) hastaları olarak iki grupta incelendi. Bu hastaların demografik verileri, operasyon prosedürleri, preoperatif ve postoperatif hemoglobin (Hgb) değerleri, eritrosit süspansiyon (ES) transfüzyon ihtiyaçları, komplikasyonlar ve mortalite sonuçları incelendi. Bulgular: Demografik veriler açısından iki grup arasında farklılık bulunamadı. Preoperatif Hgb değerleri Grup A da anlamlı düşük saptandı (ortalama 10.9±2 mg/dL’ye 11.6±2 mg/dL, p=0.031). Preoperatif ES transfüzyonu oranı Grup A’da anlamlı yüksek bulundu (%19’a %8, p=0.034). ES transfüzyon miktarı Grup A’da ortalama 0.56 ünite ile istatistiksel olarak yüksek saptandı (Grup B: 0.23’ü, p= 0.038). Fakat genel ES transfüzyon oranı 2 grup arasında anlamlı değildi (%62’ye %47, p=0.06). Hastanede kalış süreleri, postoperatif komplikasyon (%18’e %17) ve mortalite (%2’ye %5) değerleri karşılaştırıldığında iki grup arasında fark izlenmedi. Sağ ve sol kolon yerleşimli tümörü olan hastalarda mortalite ES uygulanması ile ilişkili bulunmamıştır (p=0.515). Sonuç: Sağ kolon yerleşimli tümörü olan hastalarda preoperatif Hgb değerleri sol kolon tümörlü hastalara nazaran daha düşük bulundu. Bu da bu hastalarda artmış preoperatif ES transfüzyonu ile ilişkilendirilmiştir. Fakat postoperatif morbidite ve mortalite değerlerinde artış saptanmamıştır. Biz sonuçlarımız doğrultusunda sağ kolon tümörlerinde daha fazla transfüzyon yapılmasının sol kolon tümörlerine göre daha fazla morbidite ve mortaliteye neden olmadığını düşünüyoruz. |
| 8. | Erken doğum için düşük riskli gebelerde transabdominal servikal uzunluk ölçümünün erken doğum öngörüsündeki önemi The importance of the transabdominal cervical length measurement to predict preterm delivery in low-risk pregnant women for premature birth Hatice Yılmaz Doğru, Asker Zeki Özsoy, Bülent Çakmak, Çiğdem Kunt İşgüder, İlhan Bahri Delibaş, Fazlı Demirtürkdoi: 10.5350/SEMB.20160616035907 Sayfalar 215 - 219 Amaç: Bu çalışmadaki amacımız kadınlar için daha kabul edilebilir bir yöntem olan transabdominal servikal uzunluğun erken doğumu ön görmedeki önemini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada tarihleri Mart 2014 - Ocak 2015 arasında kliniğimizde 18-24 hafta arasında rutin fetal anatomik tarama yapılır iken transabdominal ultrasonografi ile servikal uzunluk bakılan hastaların dosyalarının retrospektif olarak taranması ile elde edilen veriler incelenmiştir. Hasta dosyalarından yaş, obstetrik öykü ve doğum yaptığı hafta kayıt edildi. Servikal uzunluk ölçümleri 30 mm ve 25 mm cut-off değer olarak kabul edildiğinde servikal uzunluğun erken doğumu ön görmedeki sensitivite ve spesifisite değerleri hesaplandı. Bulgular: Çalışmada toplamda 142 hastanın verileri değerlendirildi. 11 kadın erken doğum yapmış iken 131 kadın term doğum yapmıştı. Preterm doğum yapanların servikal uzunluk ortalama 32.90±8.45 mm, term yapanlarda ise 35.31±7.54 mm idi (p>0.05). Sonuç: Bu çalışma, transabdominal ultrasonografi ile servikal uzunluk ölçümünün erken doğumu öngörmede sınırlı bir tanısal değere sahip olduğunu düşündürmektedir. |
| 9. | Deri tümörlerinde sentinel lenf bezi biyopsisinin kullanımı Sentinel lymph node biopsy for skin tumors Selami Serhat Şirvan, Işıl Akgün, Kamuran Zeynep Sevim, Dağhan Dağdelen, Orhan Yenici, Ayşin Karasoy Yeşilada, Memet Yazar, Medeni Volkan Kıyakdoi: 10.5350/SEMB.20160613040356 Sayfalar 220 - 227 Amaç: Lenf nodu tutulumu deri kanserlerinin prognozu açısından önemlidir. Klinik olarak lenf nodu tutulumu olmayan veya tutulum açısından şüpheli olan vakalarda agresif bir yöntem olan bölgesel lenf nodu disseksiyonu yerine günümüzde sentinel lenf nodu örneklemesi (SLNB) tercih edilmektedir. Çalışmamızda, kliniğimizde malign deri tümörlerine yönelik yapılan SLNB deneyimlerimizi paylaşmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ağustos 2009 ve Ağustos 2015 tarihleri arasında sentinel lenf nodu örneklemesi yapılan; yaşları 21-81 arasında değişen, 13’ü kadın, 17’si erkek, toplam 30 hasta retrospektif olarak incelendi. Bulgular: 30 hastada toplam 33 SLNB yapıldı. Tüm prosedürlerde sentinel lenf nodu (SLN) ortaya kondu ve başarılı bir şekilde eksize edildi. Toplamda 8 adet pozitif sentinel lenf nodu saptandı. Dört hastada sentinel lenf nodu örnekleme sonucu negatif olmasına rağmen, takiplerinde metastaz lehine bulgular saptanması üzerine terapötik lenf nodu disseksiyonu uygulandı. Sonuç: Klinik olarak lenf nodu tutulumu olmayan ancak tutulum açısından şüpheli olan hastalarda morbiditesi ve komplikasyon oranı daha düşük ve güvenilirliği yüksek olan, sentinel lenf nodu örneklemesi tercih edilmelidir. |
| 10. | Santral bölge diseksiyonunda lenf bezi diseksiyon genişliği ve lokalizasyonunun değerlendirilmesi The evaluation of the localization and the extent of lymphathic dissection in central neck dissection Evren Besler, Nurcihan Aygün, Müveddet Banu Yılmaz Özgüven, Sıtkı Gürkan Yetkin, Mehmet Mihmanlı, Adnan İşgör, Mehmet Uludağdoi: 10.5350/SEMB.20160701010730 Sayfalar 228 - 233 Amaç: Tiroid kanseri nedeni ile santral diseksiyon prolaktik veya terapötik amaçlı uygulanmaktadır. Yeterli evreleme için tek taraflı santral boyun diseksiyonunda en az 4, 2 taraflı santral boyun diseksiyonunda 8 lenf bezi çıkarılması gerektiği bildirilmesine ragmen, uygulanan santral diseksiyonların genişliği halen net değildir. Bu çalışmada santral lenf nodu diseksiyonunda çıkarılan lenf bezi sayıları ve lokalizasyonlarını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Diferansiye tiroid kanseri için aynı cerrah tarafından total tiroidektomiye ek olarak standart tek taraflı veya iki taraflı santral diseksiyon yapılan hastalarda lenf nodu sayıları ve anatomik lokalizasyonları değerlendirildi. İstatistik olarak ‘’Ki-kare’’ ve ‘’Fisher’in kesin olasılık’’ testleri kullanıldı. Bulgular: Diferansiye tiroid kanseri nedeni ile proflaktik veya terapötik santral boyun diseksiyonu uygulanan 43 hastanın (30K, 13E) yaş ortalaması 45.7±15.1’di. Hastaların 32’sine bilateral, 11’ine tek taraflı santral boyun diseksiyonu uygulandı. Çıkarılan lenf bezi sayısı tek taraflı 9±6 (2-23), bilateral 14±6 (5-30) olup, bilateral disesiyon yapılan grupta yüksekti (p<0.05). Prelaringeal, pretrakeal, sağ paratrakeal, sol paratrakeal, lenf bezi sayıları sırası ile 3±3, 2±3, 5±2, 5±4 idi. Pretrakeal lenf bezi sayısına göre sağ paratrakeal lenf bezi sayısı (p=0.001) ve sol paratrakeal lenf bezi sayısı (p>0.01) anlamlı olarak yüksek bulundu. Ayrıca sağ paratrakeal lenf bezi sayısı prelaringeal lenf bezi sayısına göre anlamlı olarak yüksek (p=0.001) bulundu. Sonuçlar: Çıkarılan lenf bezi sayısı ortalamaları evreleme için önerilen sayının üzerinde ve yeterli olmasına rağmen, çıkarılan lenf bezi sayısının 2-30 arasında geniş bir aralıkta olduğu dikkat çekmektedir. Anatomi çalışmalarında santral bölgedeki lenf bezlerinin 2/3 kadarının pretrakeal yerleşimli olduğu bildirilmesine ragmen, santral diseksiyon materyalinde lenf bezlerinin önemli bir bölümü paratrakeal bölgede yerleşmektedir. Santral diseksiyon anatomik sınırlara uygun olarak uygulanmalı ve paratrakeal bölge lenf bezleri göz ardı edilmemelidir. Özellikle sağ paratrakeal bölgede diseksiyonun tam olabilmesi için reküren laringeal sinir arkasındaki dokunu diseksiyonu önemlidir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 11. | Yenidoğan döneminde konjenital trakeal polip: literatürdeki ilk olgu Congenital tracheal polyp in a neonate: first case in literature Ali Bülbül, Sinan Uslu, Umut Zübarioğlu, Duygu Acar, Arzu Ataman, Erkan Çakirdoi: 10.5350/SEMB.20151026034023 Sayfalar 234 - 236 Trakeanın iç lümen obstrüksiyonu oldukça nadir olup genellikle hemanjiyom, hamartom ve larengeal web gibi sorunlarda görülmektedir. Yazımızda zamanında doğan bir yenidoğan bebekte aralıklı desatürasyon ve ekspiratuvar hırıltı ataklarına neden olan konjenitaal trakeal polip olgusu sunulmuştur. Bilgilerimize göre yenidoğan döneminde konjenital trakeal polip ilk kez bildirildiği için yazımız sunulmuştur. |
| 12. | Jüvenil rekürren parotit; Nadir bir olgu Juvenile recurrent parotitis; a rare case Yakup Yegin, Mustafa Çelik, Kamil Hakan Kaya, Burak Olgun, Fatma Tülin Kayhandoi: 10.5350/SEMB.20151011084656 Sayfalar 237 - 240 Giriş: Jüvenil rekürren parotit (JRP), çocuklarda görülen parotis bezinin tek veya iki taraflı şişmesiyle karakterize, ataklar şeklinde seyreden, spesifik, tıkayıcı ve süpüratif olmayan inflamatuar hastalığıdır. Etyolojisi bilinmemekle beraber otoimmünite, duktal obstrüksiyon, immün yetmezlik ve enfeksiyöz nedenler suçlanmaktadır. Tanısı anamnez, fizik muayene ve radyolojik bulgularla konulur. Birçok tedavi modalitesi önerilmiştir. İlk basamak tedavisi antibiyotikler, analjezikler gibi konservatif tedavidir. Olgu Sunumu: Bu makalede kliniğimizde tekrarlayan akut parotit nedeniyle takip edilen ve etyolojisi araştırılan 11 yaşında çocuk hasta güncel literatür bilgileri ışığında sunuldu. Sonuç: JRP tekrarlayan akut parotis bezi şişliklerinin ayırıcı tanısında düşünülmelidir. Nadir etyolojilerin saptanmasında klinik şüphe oldukça önemlidir |
| 13. | Nöral tüp defekti bulunan spondilotorasik dizositoz tip Jarcho-Levin sendromu: Bir olgu sunumu Case report: spondylothoracic dysostosis type Jarcho-Levin syndrome with neural tube defect Abdülhamit Tüten, Emre Dincer, Selahattin Akar, Tülin Gökmen Yıldırım, Güner Karatekin, Hüsnü Fahri Ovalıdoi: 10.5350/SEMB.20150615042216 Sayfalar 241 - 243 Jarcho-Levin sendromu sayısal ve yapısal kosta-vertebral anomalileri içeren nadir bir konjenital sendromdur. Spondilotorasik dizositoz ve spondilokostal dizositoz olmak üzere iki alt tipi bulunmaktadır. Kosta ve vertebralarda yaygın deformite olduğu için solunum sıkıntısına, sık tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonlarına neden olmaktadır. Bu olgu sunumunda, nadir olması nedeniyle, yenidoğanda meningomyeloselin eşlik ettiği, ağır hidrosefali nedeniyle ventrikülo-peritoneal şant takılan ve göğüs deformitesine bağlı olarak solunum cihazından ayıramadığımız spondilotorasik dizositoz tip JarchoLevin Sendromu olgusu sunulmuştur. |
| 14. | Olgu sunumu: Uzun süreli yatışlarda hemşirelik bakımı Case Presentation: nursery care in long term hospitalizations Hatice Çakmakcı, Selbi Yıldız, Güven Bektemür, Mesut Demirdoi: 10.5350/SEMB.20151108081251 Sayfalar 244 - 250 5 aylıkken oksipital bölgede şişlik ve ara ara akıntı şikayeti üzerine kurumumuz beyin cerrahi polikliniğine başvurduktan sonra, yapılan tetkiklerin ardından ‘’Dermal Sinüs Traktı’’ tesbit edilmesi üzerine opere edilmek üzere Beyin Cerrahi Kliniğine yatırılan hastaya 18.12.2008 tarihinde oksipital dermal sinüs onarılması ameliyatı yapılmıştır. Operasyon işleminin ardından herhangi bir komplikasyon gelişmeyen hasta 22/12/2008 tarihinde taburcu edilmiştir. Poliklinik takipleri yapılan hasta huzursuzluk ve genel durum bozukluğu ile ailesi tarafından Beyin Cerrahi Polikliniğine getirilmiştir. Hastanın değerlendirilmesi sonucunda BT’sinde 4. ventrikül posteriorunda kistik lezyon tespit edilmesi üzerine 2. Yatışı sağlanmıştır. 06.04.2009 tarihinde apse boşaltımı girişimi yapılmış ve yoğun bakım ünitesine kabul edilmiştir. Yoğunbakım ünitesine geldiğinde genel durumu kötü, şuuru kapalı, spontan solunumu olmayan hastaya bireye özgü hemşirelik bakımı planlanarak uygulanmış ve başarı sağlanmıştır. Solunum aktivitesine, enfeksiyon riskine, beslenme ve sıvı volüm eksikliğine, güvenli çevrenin sağlanması ve sürdürülmesine, idrar tutamama/kaçırmaya, deri bütünlüğü bozulma riskine ve aktivite intoleransına yönelik bireysel hemşirelik bakımı uygulanmıştır. Vücut ısısı 36-37°C civarında, boy ve kilo gelişimi normal çocukların gelişmesine uygun oranda seyretmiştir. Yoğunbakımda deneyimli hemşireler tarafından yapılan bireysel bakım planları sonucunda hasta normal yaşıtları ölçüsünde gelişmeye devam etmiş, bası yarası oluşmamış, enfeksiyon gelişmemiştir. Makalenin yazıldığı tarihte yoğun bakım ünitesinde bakılmaya devam edilmektedir. Literatürlerde bu kadar uzun süre hastanede yatan çocuk hastaya rastlanmamıştır. |