| DAVETLI DERLEME | |
| 1. | Gestasyonel diabetes mellitus Gestational diabetes mellitus Feyza Yener Öztürk, Yüksel Altuntaşdoi: 10.5350/SEMB.20150317014238 Sayfalar 1 - 10 Gestasyonel diabetes mellitus (GDM), gebelik sırasında sık karşılaşılan bir medikal durumdur. Gebelik sırasında ve sonrasında hem bebek, hem de anne için kısa ve uzun dönemli komplikasyonların riskinde artış ile ilişkilidir. GDM tanı ve tedavisinde uygulanacak yaklaşım ile ilgili olarak henüz uluslararası bir fikir birliği oluşmamıştır. Taramanın genel mi yoksa yüksek riskli grupta mı yapılması gerektiği, tarama zamanı, uygulanacak test, değerlendirmede kullanılan eşik değerler ve tarama testinin bir ya da iki basamaklı olarak uygulanması ile ilgili tartışmalar devam etmektedir. 2010 yılında Uluslararası Diyabetik Gebelik Çalışma Grupları Birliği tarafından (IADPSG), Hiperglisemi ve Gebelikte Olumsuz Sonuçlar (HAPO) çalışma verileri ışığında, GDM için yeni tarama kriterleri önerilmiştir. Ancak, bu kriterlerin daha fazla sayıda kadında GDM tanısı konulmasına ve tedavi masraflarında artışa neden olacağı kaygısı nedeniyle yaygın kullanıma girip girmemesi konusunda diyabet ve jinekoloji dernekleri arasında tartışmalar devam etmektedir. Bu derleme, GDM tanısında önerilen yaklaşımlar ve tedavi yönetimi ile ilgili güncel bilgileri sunmaktadır. |
| ORIJINAL ARAŞTIRMA | |
| 2. | Kadınlarda Tip 2 diyabet gelişimine emzirme süresinin etkisi The effects of the period of breast feeding on the development of Type 2 diabetes in women Besime İnal, Berrin Karadağ, Gönül Hitay, Sedakat Küçükmen, Tuba Hacıbekiroğlu, Tuğba Başoğlu Tüylü, Yüksel Altuntaşdoi: 10.5350/SEMB.20140731051053 Sayfalar 11 - 17 Amaç: Çalışmamızda emzirmenin ve özellikle emzirme süresinin, kadında tip 2 diyabet gelişimine etkisini araştırdık. Yöntem: Çalışmamız 40-65 yaş arasındaki 410’u tip 2 diyabetik, 410’u nondiyabetik vakayla, retrospektif olarak yapıldı. Nondiyabetik grubumuz; son üç ay içinde bakılan kan glukoz düzeyleri, oral glukoz tolerans testi (OGTT) sonuçları normal olanlardan oluşturuldu. Tüm vakaların eğitim durumu, ilk gebelik yaşı, çocuk sayısı, ne kadar süre emzirdiği ve diyabetik kadınların kaç yıldır diyabet oldukları sorgulandı. Bulgular: Diyabetli vakalarımızın toplam emzirme süresi medyan değeri 18 ay, nondiyabetiklerimizin ise 22 ay olarak tespit edildi (p>0.05). Toplam emzirme süresini üç aydan az, üç ay üzeri, altı aydan az, 6-12 ay, 12 ay üzeri şeklinde gruplandırdığımızda her iki grupta toplam emzirme sürelerinde anlamlı farklılık gösterilemedi (p>0.05). Emzirme süresini, bir seferde en az üç ay ve altı ay olarak sınıflandırdığımızda; üç ay emzirme oranları her iki grupta benzerlik göstermekteydi, bir seferde en az altı ay emzirme oranı ise diyabetik olmayan vakalarımızda daha yüksek saptandı (p<0.05). Sonuç: En az bir çocuğunu en az altı ay emzirme oranı, diyabetik olmayan vakalarımızda yüksek saptanmıştır. Toplam emzirme süresinin diyabet oluşumuna herhangi bir etkisi saptanmadı, ancak tek seferde altı ayın üzerinde emzirme süresi ile diyabet oluşumunda anlamlı bir azalma tespit edildi. |
| 3. | Romatoid artritli ve ankilozan spondilitli hastalarda adalimumab ve infiliksimab kullanımının inflamatuvar belirteçler, sitokinler ve matriks metalloproteinaz-3 düzeylerine etkisi Adalimumab and infliximab of use inflammatory markers, cytokines and matrix metalloproteinase-3 levels effect in patient with rheumatoid arthritis and ankylosing spondylitis Sibel Serin, Yıldız Okuturlar, Ayşe Gözkaman, Belkıs Nihan Coşkun, Vehbi Yağız, Kamil Dilekdoi: 10.5350/SEMB.20141014064600 Sayfalar 18 - 24 Amaç: Romatoid Artrit (RA) ve Ankilozan spondilitli (AS) hastalarda, Adalimumab (ADA) ve İnfliksimab (IFX) kullanımı ile elde edilen etkinliğin eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), C reaktif protein (CRP), interferon gama (IF-γ), interlökin-1 beta (IL-1β), interlökin-6 (IL-6) ve matriks metalloproteinaz-3 (MMP-3) yönünden karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 16’sı RA ve 15’i AS toplam 31 hasta alındı. RA’li hastaların yarısına ADA, diğer yarısına İNFİ, AS’li hastalardan 7’sine ADA 8’ine İNFİ randomize olarak uygulandı. Hastaların 0., 1., 4. ve 12. haftalarda kan örnekleri alındı. ESH ve CRP kontrollerle eş zamanlı olarak çalışıldı. IF-γ, IL-1β, IL-6 ve MMP-3 ölçümleri için serumlar -20°C’de takip sonunda çalışılmak üzere saklandı. Bulgular: ESH ve CRP’ye göre yapılan karşılaştırmada RA ve AS’de gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (>0.05). IF-γ her iki hastalıkta tespit edilebilen düzeylerin altında olup, IL-6 ve IL-1β’nın ölçülebilen serum seviyelerinin çok geniş bir aralıkta dağılması nedeniyle sitokinler her iki hastalıkta her iki ilaç grubunda istatistiksel değerlendirmeye alınamadı. MMP-3, her iki hastalıkta, her iki ilaç grubunda ESH ve CRP’ye benzer bir seyir gösterdi. Bununla birlikte MMP-3 özellikle AS’de ADA grubunda İNFİ grubuna göre anlamlı olarak daha fazla baskılandı (<0.05). Sonuç: MMP-3’ün AS’de ADA grubunda IFX grubuna göre anlamlı olarak daha fazla baskılandığı görüldü. Fakat AS’de ADA’ın etkinliğinin IFX’dan daha iyi olduğunun söylenebilmesi için bu yönde çok sayıda hastanın yer alacağı benzer çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Bunun yanında MMP-3’in kronik inflamatuvar artritlerin hastalık aktivitesini belirlemede ve tedaviye yanıtın takibinde sitokinlere göre daha kararlı bir belirteç olabileceği söylenebilir. |
| 4. | Papiller tiroid kanserinde santral ve lateral lenf nodu metastazı gelişimine etkili klinikopatolojik faktörler The clinicopathological factors influent on central and lateral neck lymph node metastasis of papillary thyroid carcinoma Evren Besler, Bülent Çitgez, Nurcihan Aygün, Hakan Mustafa Köksal, Mustafa Fevzi Celayir, Mehmet Mihmanlı, Sıtkı Gürkan Yetkin, Mehmet Uludağdoi: 10.5350/SEMB.20140807022254 Sayfalar 25 - 30 Amaç: Papiller tiroid kanserinde lenf bezi metastazı sıktır. Bu çalışmada papiller tiroid kanserli hastalarda lenf bezi metastazını etkileyen faktörleri değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Mart 2012 - Aralık 2013 tarihleri arasında papiller tiroid kanseri tanısı ile tiroidektomi ile birlikte santral ve lateral boyun diseksiyonu uygulanan 32 (24K, 8E) hastanın verileri retrospektif incelendi. Santral ve lateral metastaz gelişimi üzerine yaş, cinsiyet, T evresi, ekstratiroidal yayılım, multifokalite ve lenfovasküler invazyonun etkisi değerlendirildi. Bulgular: Bu hastaların 12’ine total tiroidektomi ve unilateral santral boyun diseksiyonu, 20’sine total tiroidektomi ve bilateral santral boyun diseksiyonu uygulandı. 12 hastaya ek olarak terapötik unilateral lateral boyun diseksiyonu uygulandı. T evresi sırasıyla T1: 23, T2: 6, T3: 3 idi. Yirmi hastada (%62.5) lenfovasküler invazyon, 22 hastada (%68.75) multifokalite, 16 hastada (%50) ekstratiroidal yayılım saptandı. 32 hastanın 19’unda (%59.4) santral metastaz, 9’unda (%28.1) lateral metastaz saptandı. Santral metastaz gelişimi; tiroid dışı yayılım varlığında (p<0.05), multifokalite varlığında (p<0.01) ve lenfovasküler invazyon varlığında (p<0.01) anlamlı olarak yüksek bulundu. Lateral metastaz santral metastaz varlığında (p<0.01) anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuç: Papiller tiroid kanserinde lenf nodu metastazı sık olup, öncelikle santral bölge lenf nodlarında metastaz ortaya çıkmaktadır. Tiroid dışı yayılım, multifokalite ve lenfovasküler invazyon varlığında santral metastaz riski yüksektir. Santral metastaz gelişen hastalarda lateral metastaz gelşime riski daha yüksektir. Preoperatif lenf nodu metastazını kesin olarak ortaya koyabilecek net bir klinik veya patolojik bulgu olmamasına rağmen, tüm hastalar ameliyat öncesi görüntüleme yöntemleri ile lenf düğümü metastazı ve ekstratiroidal yayılım açısından dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidirler. |
| 5. | Perfore apandisite ikincil apendiküler kitle gelişen çocuk hastalarda konservatif tedavi ve elektif interval apendektomi yönteminin değerlendirilmesi Assessment of the pediatric patients with appendiceal mass secondary to perforated appendicitis who were treated by conservative treatment and elective interval appendectomy Melih Akın, Meltem Kaba, Abdullah Yıldız, Canan Tanık, Başak Erginel, Nihat Sever, Çetin Ali Karadağ, Taner Kamacı, Husam Barhoom, Meltem Tokel, Ali İhsan Dokucudoi: 10.5350/SEMB.20140925011357 Sayfalar 31 - 34 Amaç: Perfore apandiste ikincil gelişen apendiküler kitlelerin literatürde tedavisi hakkında net görüş birliği yoktur. Günümüzde bu hastalarda genellikle konservatif tedavi sonrası interval apendektomi tercih edilmektedir. Biz de bu çalışmamız da konservatif tedavi sonrası interval apendektomi yapılan hastalarımızı değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Konservatif tedavi sonrası interval apendektomi yapılan hastalar geriye dönük olarak demografik bulgular, semptomlar ve süresi, beyaz küre (BK), c-reaktif protein (CRP) değerleri, ultrasonografi (USG) bulguları, kullanılan antibiyotikler, ameliyat bulguları, yatış süreleri ve interval apendektomi süresi açısından değerlendirildi. Tüm apendektomi materyallerinin patolojik değerlendirimeleri yapıldı. Bulgular: 2010-2014 yılları arasında 9’u erkek toplam 21 hasta akut apendiküler kitle nedeniyle kliniğimize başvurdu. Yaş ortalaması 11.2±3.5 yıl, en sık semptomlar karın ağrısı ve kusmaydı. Semptomların ortanca süresi 6 (2-14) gündü. Hastaların geliş ve taburculuk zamanı BK değerleri 17.8 (6-25.1)x103 /mm3, 10.1 (7.5-14)x103/mm3, CRP değerleri ise 108 (11-321.2) mg/dl, 13.1 (0-59) mg/dl idi. 12 hastada akut apendiküler kitle USG de net olarak tanımlanırken, 9 hastada tanı fizik muayene ile konuldu. Bir hastada daha sonra tüberküloz saptandı. 6 hastada apse oluşumu mevcuttu. 5 hastaya perkütan dren uygulanması, 1 hastaya aspirasyon yapıldı. Hastaların ilk yatış süreleri 6 (3-15) gündü. Ampisilin, gentamisin ve metronidazol tedavisi standart olarak başlandı. Seftriakson, piperasilin-tazobaktam, ertapenem ve imipenem antibiyotikleri de klinik izlem ve kültür sonuçlarına uygun verildi. İnterval apendektomi süresi ortancası 110 (65-199) gündü. 20 hastaya laparoskopik, 1 hastaya açık apendektomi yapıldı. Hastaların 8’inde apendiks normale yakın görünümde, 4’ünde çekum ve çevre dokulara, 2’sinde omentuma yapışık, 2’inde lizise uğramış, 1’inde periapendiküler apse ile beraber akut apandisit bulguları saptandı. Bir hasta 76. günde peritonit bulguları ile basvurduğu için planlanandan erken opere edildi. Hastaların 2. yatış süresi ortancası 2 (1-3) gündü. Sonuç: Akut apendiküler kitle gelişmiş perfore apandisitlerin tedavisinde konservatif tedavi sonrası interval apendektomi başarıyla uygulanabilen yöntemdir. Perkütan apse drenajı ve geniş spektrumlu antibiyotikler konservatif tedavinin etkisini arttırmaktadır. Tüberküloz ve lenfoma gibi malignitelerin perfore apandisite bağlı gelişen apendiküler kitle bulgularını taklit edebileceği unutulmamalıdır. |
| 6. | İntravitreal enjeksiyonlar ve komplikasyonları Intravitreal injections and complications Mehmet Demir, Pınar Akarsu, Dilek Güven, Yekta Sendül, Sönmez Çınardoi: 10.5350/SEMB.20140829053425 Sayfalar 35 - 39 Amaç: Yapılan intravitreal enjeksiyonların nedenlerini, kullanılan intravitreal ilaçları ve onların komplikasyon oranlarını sunmak. Gereç ve Yöntem: Beş yıllık süre diliminde intravitreal enjeksiyon yapılan hastaların kartları geriye dönük olarak incelendi. İntravitreal enjeksiyonların hangi sebeplerle yapıldığı, hangi etken maddenin verildiği, hastaların yaşı, cinsiyeti ve enjeksiyonların komplikasyonları değerlendirildi. İntravitreal enjeksiyonlar ameliyathane şartlarında topikal anestezi altında %5 povidon iyodin konjonktival alana damlatılıp serum fizyolojikle yıkandıktan sonra 27 Gauge (G) iğne ile üst temporal alanda pars planadan vitreus boşluğuna girilerek yapıldı. Bütün enjeksiyonlardan sonra 4x1 dozunda %0.3 ofloksasin damla 1 hafta boyunca kullanıldı. İntravitreal enjeksiyonlarda bevacizumab 1.25-2.5 mg, ranibizumab 0.5 mg, triamsinolon asetonid yalnız kullanıldığında 4 mg ve bevacizumab ile birlikte kullanıldığında 2 mg dozunda kullanıldı. Bulgular: Bu çalışmaya 962 hasta (514 bayan, 448 erkek) alındı. Yaş ortalaması 65±20.3 (18-89) idi. Diyabetik maküla ödemi (DMÖ) için 574 hasta, yaşa bağlı koroid neovaskularizasyonu için 143 hasta, retinal ven kök tıkanıklığı için 47 hasta, retinal ven dal tıkanıklığı için 107 hasta, proliferatif diyabetik retinopati (DR) yalnız veya eşlik eden intraoküler hemoraji için 83 hasta, santral seröz koroidopati için 5 hasta ve yetişkin viteliform dejenerasyonu için 3 hasta olmak üzere toplam 962 hasta intravitreal enjeksiyon tedavisi almıştı. Beş yıllık süre zarfında 962 hastaya 4318 intravitreal injeksiyon yapılmıştı. İntravitreal enjeksiyon’da kullanılan etken maddelerin isimleri ve kullanılma oranları şöyleydi; bevacizumab (%57), ranibizumab (%17), triamsinolon asetonid (%16) ve triamsinolon asetonid+bevacizumab (%10). Sonuçlar: En sık enjeksiyon nedeni DMÖ ve en sık kullanılan etken madde bevacizumab idi. Gelişen en ciddi komplikasyon endoftalmi olup 2 olguda gelişti. Endoftalmi oranı % 0.046 idi. Bir olguda kendiliğinden açılan vitreus içi hemoraji oluştu. Psödoendoftalmi bir olguda triamsinolon enjeksiyonu sonrasında gelişti. Retina dekolmanı izlenmedi. |
| 7. | Femur başı epifizinin stabil tip hafif ve orta dereceli kaymasında tek vida ile olduğu pozisyonda tespit In situ pinning of stable type mild and moderately slipped femoral capital epiphysis with single screw fixation Burak Günaydın, Mustafa Can Taşkıran, Ali Turgut, Önder Kalendererdoi: 10.5350/SEMB.20140807081830 Sayfalar 40 - 45 Amaç: Femur başı epifiz kayması (FBEK) adölesan çağın sık görülen kalça rahatsızlıklarındandır. Tanı genellikle gecikmektedir. Çalışmanın amacı; hafif ve orta şiddetli stabil tip femur başı epifiz kaymasının tek vida ile olduğu pozisyonda tespitinin sonuçlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 2000-2012 yılları arasında FBEK olan 10 hastanın, 12 kalçası tek vida ile olduğu pozisyonda tespit edildi. Tanı konduğu zaman immobilizasyon ve erken cerrahi tedavi uygulandı. Tanı anında vücut kitle indeksi (VKİ), eklem hareket açıklığı, kalça yan radyografisinde kayma açısı (karşı kalçanın normal açısı çıkarılmadan) ve ameliyat sonrası dönemde Heyman ve Herndon’ un klinik, Boyer’in radyolojik sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş aralığı 11.4±1.5 (9-14) yıl ve ortalama takip süresi 62 (14-119) aydı. Southwick metoduna göre ortalama kayma açısı 40° (26-50), ortalama VKİ 27 kg/m2 (>95 persentil) idi. Ameliyat öncesi ortalama kalça fleksiyon, iç ve dış rotasyon dereceleri sırasıyla 100° (50°-120°), 12° (0°-30°), 64° (20°-90°) ve ameliyat sonrası değerleri ise sırasıyla 119° (100°-130°), 30° (10°-60°), 62° (50°-80°) olarak saptandı. Fleksiyon ve iç rotasyon hareket açıklık değişimleri istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). Heyman ve Herndon’un klinik ve Boyer’in radyolojik sonuçları başarılıydı. Sonuç: Stabil olgularda redüksiyon uygulanmadan yapılan tek vida ile tespitin başarılı bir yöntem olduğu görülmektedir. Karşı kalça için koruyucu tespit yerine yakın takip önermekteyiz. |
| 8. | Total kalça protezi yapılan yaşlı hastalarda tek taraflı spinal anestezinin hemodinamik etkileri Hemodynamic effects of unilateral spinal anesthesia in elderly patients undergoing total hip replacement Mehmet Eren Açık, Canan Tülay Işıl, Hacer Şebnem Türk, Ulviye Hale Dobrucalı, Pınar Sayın, Leyla Kılınç, Tansu Gökay Tarhan, Sibel Obadoi: 10.5350/SEMB2014480405 Sayfalar 46 - 52 Amaç: Yaşlı hastalarda major ortopedik cerrahiler için verilecek anestezi yöntemi hala yaygın bir problemdir. Bu çalışmanın amacı, total kalça protezi yapılacak yaşlı hastalar için tek taraflı spinal anestezinin hemodinamik etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Total kalça protezi yapılacak 65 yaş üzeri 20 hastada, yerel etik kurul ve yazılı hasta onamları alındıktan sonra, %0.5 hiperbarik bupivakain ile tek taraflı spinal anestezi uygulandı. Hemodinamik ölçümler, Vigileo-FloTrac™ sistem ile arter hattı üzerinden; giriş değerleri, operasyon süresince ve operasyon sonrasındaki 2 saat boyunca kaydedildi. Stroke volüm, kardiyak output, kan basıncı, kalp hızı değerleri, perioperatif ve postoperatif dönemde ölçülerek giriş değerlerine göre karşılaştırılarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların %60 (12 kişi) kadın, %40 (8 kişi) erkekti. Ortalama yaş 77.6±1.75, ortalama hemoglobin değeri 11.5±0.25, ortalama ejeksiyon fraksiyonları %60±1.76 idi. Kardiak output değerleri 60. dakikada başlangıç değerine göre anlamlı (p<0.05) düşüş gösterdi. Stroke volume değerleri 30, 50, 60. dakikada, postoperatif 1.-2.saatte başlangıç değerine göre anlamlı (p<0.05) düşüş gösterdi. Ortalama arter basıncı, 10. dakikada değerleri başlangıç değerine göre anlamlı (p<0.05) düşüş gösterdi. Nabız değerleri, 120. dakikada başlangıç değerine göre anlamlı (p<0.05) artış göstermiştir. Sonuç: Sonuçlar, kardiyak output ve stroke volümde anlamlı bir düşüklük olduğunu göstermektedir. Tek taraflı spinal anestezi, yaşlı hastalarda, klinik olarak anlamlı hemodinamik değişikliklere yol açmaktadır. Total kalça protezi yapılan yaşlı hastalarda tek taraflı spinal anestezinin hemodinamik etkilerinin değerlendirilmesinde kardiyovasküler izlem son derece yararlıdır. |
| 9. | Hipertansiyon hastalarında değişik hızlı seri anestezi indüksiyon yöntemle- rinin karşılaştırılması Comparison of different rapid sequence anesthesia induction methods in hypertension patients Serdar Demirgan, Emine Tozan Özyuvacı, Tolga Totoz, Başak Kutluyurdu, Ferhat Çolak, Ebru Burcu Demirgan, Emin Kösedoi: 10.5350/SEMB.20140605085401 Sayfalar 53 - 61 Amaç: Çalışmamızda hipertansif hastalarda hızlı seri anestezi indüksiyonu sırasında üç farklı grup ilaç uygulamasının, laringoskopi ve entübasyona hemodinamik cevap üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Çalışmanın randomize prospektif bir çalışma olarak yapılması planlandı. Çalışmaya, hipertansiyonu olan American society of anesthesiologists (ASA) II-III grubu, 18-79 yaş arası 90 hasta dahil edildi. Hastalar randomize olarak 30’ar kişilik 3 gruba ayrıldı. Üç dakikalık preoksijenasyonu takiben Grup R’deki hastalara 1µg/ kg remifenatnil+ 5 mg/kg sodyum tiyopental, Grup L’deki hastalara 1 mg/kg lidokain+5mg/kg sodyum tiyopental, Grup F’deki hastalara 2µg/ kg fentanil+5 mg/kg sodyum tiyopental ile indüksüyon yapıldı. Kas gevsetici olarak 1 mg/kg roküronyum bromür IV enjekte edildi ve 60 sn sonunda entübasyon gerçekleştirildi. Tüm hastalar için entübasyon skorlaması yapıldı. İndüksiyon öncesinde, entübasyon sırasında, entübasyonu takiben 1, 3, 5 ve 10. dakikalarda hastaların hemodinamik parametreleri kaydedildi. Bulgular: Demografik veriler ve entübasyon skorlaması açısından gruplar arası anlamlı fark bulunmadı. Sistolik arter basıncları entübasyon sonrası, 1, 3 ve 5. dakikalarda Grup L’de, Grup F ve Grup R’ye göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Diyastolik arter ve ortalama arter basıncları Grup L’de entübasyon sonrası, 1 ve 3. dakikalarda en yüksek olarak tespit edildi. Grup R’de sistolik, diastolik ve ortalama arter basınçları entübasyon sonrası 10. dakikaya kadar bazal değerlerin altında tespit edildi. Entübasyon sonrası 1 ve 3. dakika kalp atım hızı değerleri açısından Grup L en yüksek, Grup R’de en düşük olarak tespit edildi. Sonuç: Remifentanil, laringoskopi ve entübasyona karşı gelişen hemodinamik yanıtın azaltılmasında lidokain ve fentanilden daha etkili ve hipertansiyon hastalarında hızlı seri anestezi indüksiyonu sırasında hemodinamik stabilizasyon sağlanması için daha iyi bir tercih olarak gözükmektedir. |
| 10. | Geriatrik nöroanestezi: 158 hastanın retrospektif olarak incelenmesi Geriatric neuroanesthesia: the retrospective study of 158 patients Sibel Oba, Meltem Turkay, İnci Paksoy, Özgür Özbağrıaçık, Mehmet Eren Açık, Hacer Şebnem Türkdoi: 10.5350/SEMB.20140407124405 Sayfalar 62 - 67 Amaç: Yaşlı hastalar erişkin cerrahi nüfusun en yüksek mortalite ve morbidite oranına sahip hasta grubudur. Önceden var olan yandaş hastalıklar nedeni ile ölüm oranının yüksek olması sürpriz değildir. Bu çalışmada hastanemizde 65 ve üzeri yaş grubunda nörocerrahi uygulanan hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 2009-2010 yılında intrakraniyal patolojiler nedeni ile opere edilen 65 yaş ve üzeri nörocerrahi hastalarının, yaş, cinsiyet, Glaskow Koma Skalası, operasyon süresi, tanıları, arter kateterizasyonu, santral ven kateterizasyonu, nazogastrik tüp varlığı, vakaların acil ya da elektif olduğu, intraoperatif kan replasmanı, intraoperatif antihipertansif uygulaması varlığı, postoperatif yoğun bakım takibi olup olmadığı, mevcut olan yandaş hastalıkları ile ilgili kayıtlara ulaşıldı. Sedo-analjezi uygulaması, güç entübasyon, pnömotoraks ve mortalite oranları kaydedildi. Bulgular: 2009-2010 yılında, beyin cerrahisi kliniği tarafından 2567 hastaya cerrahi girişim uygulanmıştı. Bu hastalardan 158 (%6.1)’i 65 yaş ve üzerinde idi. Vakaların %66.5’i elektif olarak planlanmıştı. En sık opere edilen vaka %36.1 oranında intrakraniyal tümördü. Vakaların %29’unda intraoperatif antihipertansif kullanımını gerektirecek hipertansif atak saptandı. %20.9 oranında intraoperatif kan replasmanına ihtiyaç duyuldu. Vakaların %74.1’i postoperatif yoğun bakım ünitesinde takip edildi. Mortalite oranı %12.7 idi. Hastaların %35.4’ünde santral venöz kateter takıldı, yalnızca %1.3’ünde pnömotoraks gelişti. %1.3 oranında zor entübasyon görüldü. Glaskow Koma Skalası ortalaması 13.05±3.73 ve ortalama operasyon süresi 152.88±74.5 dakika idi. Sonuç: Dikkatli bir preoperatif hazırlık, uygun bir anestezi yöntemi, hızlı ve atravmatik bir operasyon yaşlı hastalarda perioperatif komplikasyonları azaltmaya yardımcı olacaktır. Risk faktörleri uygun şekilde yönetilen nörocerrahi vakalarında yaş, tek başına bir engel oluşturmaz. |
| 11. | Çalışan ve çalışmayan annelerin bebek beslenmesine yönelik davranışlarının incelenmes Investigation of the attitudes of working and non-working mothers regarding infant feeding Aynur Aytekin, Pelin Sarıkaya, Sibel Küçükoğludoi: 10.5350/SEMB.20140407124726 Sayfalar 68 - 75 Amaç: Çalışma, 6-12 aylık bebek sahibi olan çalışan ve çalışmayan annelerin bebek beslenmesine yönelik davranışlarının incelenmesi amacıyla gerçekleştirildi. Yöntem: Çalışma, Türkiye’nin doğu bölgesindeki bir il merkezinde, daha çok çalışan kadınların ikamet ettiği üç Aile Sağlığı Merkezi (ASM) bölgesinde 15 Eylül 2013- 25 Ocak 2014 tarihleri arasında tanımlayıcı olarak yapıldı. Evreni, çalışmanın yapıldığı tarihler arasında belirtilen bölgelerde ikamet eden 6-12 aylık bebeği olan anneler oluşturdu. Örneklem grubu seçimine gidilmeden evrenin tamamı ile çalışıldı. Çalışmaya katılmayı kabul etmeyen anneler araştırmaya dahil edilmedi. Çalışma, 78 çalışan anne ve 123 çalışmayan anne ile gerçekleştirildi. Veriler araştırmacı tarafından literatürdoğrultusunda hazırlanan soru formu aracılığıyla yüzyüze görüşme yöntemi ile toplandı. Çalışmanın yapılabilmesi için etik kurul izni, resmi izinler ve annelerden aydınlatılmış onam alındı. Veriler, bilgisayar ortamında SPSS 18.0 paket programında; yüzdelik dağılım ve ki-kare ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışan ve çalışmayan anneler arasında bebeğe verilen ilk besin, ilk üç günde geçici ek besin verme durumu, planlanan emzirmeye devam etme süresi, emzirmenin yoğunlaştığı zamanlar, emzirme öncesi meme temizliği yapma, meme rotasyonu yapma ve anne sütünü sağıp saklama durumuna göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Çalışmada, annelerin çalışma durumunun ek gıdaya başlama nedenlerini etkilediği saptandı (p<0.05). Çalışan annelerin çoğunluğunun 3-6 ayda işe dönüş yaptığı, doğum sonrası izinleri ve süt izinlerini yetersiz bulduğu belirlendi. Sonuç: Çalışma sonucunda çalışan ve çalışmayan annelerin 6-12 aylık bebek beslenmesi ile ilgili davranışlarını birbirinden farklı faktörlerden etkilendiği belirlendi. Bebek beslenmesiyle ilgili olarak çalışan ve çalışmayan annelerin ihtiyaçlarına uygun girişimler ve eğitimler yapılması önerilir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 12. | Soliter kutanöz mastositom Solitary cutaneous mastocytoma Özben Yalçın, Süleyman Özdemir, Nihal Aslı Küçükünal, Sezgi Sarıkaya, Fevziye Kabukcuoğlu, İlknur Altunaydoi: 10.5350/SEMB.20140303042649 Sayfalar 76 - 79 Mastositozis başta deri olmak üzere, çeşitli dokularda mast hücrelerinin sayıca artışı ve mast hücre mediatörlerinin salınımı ile karakterli hem erişkinlerde hem de çocuklarda nadir görülen bir grup hastalıktır. Bu çalışmada soliter mastositom tanısı alan iki olgu sunulmaktadır. Her iki olgunun klinik ve histopatolojik bulgularına ek olarak, sistemik tutulum olmaksızın bir olguda büllöz soliter mastositom mevcuttur. |
| 13. | Neonatal tuz kaybı tablosunun nadir bir nedeni: Primer psödohipoaldosteronizm A rare cause of neonatal salt wasting: primary pseudohypoaldosteronism Adil Umut Zübarioğlu, Ali Bülbül, Mesut Dursun, Ebru Türkoğlu Ünal, Hasan Sinan Usludoi: 10.5350/SEMB.20141103060305 Sayfalar 80 - 84 Tuz kaybı tablosu, vücudun sodyum tutma özelliğini kaybederek böbreklerden ya da diğer ekzokrin bezlerden sodyum kaybetmesi sonucu görülen hiponatremi, hipernatriüri ve dehidratasyon tablosudur. Psödohipoaldesteronizm, aldesterona periferik direnç sonucu gelişen bir tuz kaybı durumudur. Periferik direnç; primer olarak mineralokortikoid reseptörü veya epitelyal sodyum kanalındaki mutasyon sonucu reseptör defekti nedeniyle olabileceği gibi, sekonder olarak enfeksiyon, üropati ve ilaçlara bağlı reseptör direnci olarak da gelişebilir. Genellikle yenidoğan döneminde hiponatremi, hiperkalemi ve metabolik asidoz ile bulgu verip yapılan tetkiklerde belirgin olarak yükselmiş plazma renin aktivitesi ve aldosteron seviyelerinin saptanması ile tanı konur. Yenidoğan döneminde tuz kaybı tablosuna bağlı ağır dehidratasyon ile başvuran 11 günlük kız bebek, oldukça nadir rastlanan primer psödohipoaldesteronizm tanısı alması nedeniyle sunuldu. |