| ORIJINAL ARAŞTIRMA | |
| 1. | Antenatal steroid uygulamasının erken dönem prematüre sorunları üzerine etkisi The effect of antenatal steroid on the early outcome of premature infants Ali Bülbül, Filiz Özkaya Gül, Sinan Uslu, Ebru Türkoğlu Ünal, Mesut Dursun, Umut Zübarioğlu, Aslan Babayiğit, Asiye Nuhoğludoi: 10.5350/SEMB2014480101 Sayfalar 1 - 7 Amaç: Antenatal steroid (AS) uygulamasının erken dönem prematüre sorunları üzerindeki etkisini incelemek. Yöntem: Hastanemizde doğan ve Yenidoğan Kliniğinde 2008-2012 yıllarında yatan, ≤34 gebelik hafta olan tüm bebeklerin dosyaları retrospektif olarak tarandı. Hastanemizde doğmayan ve majör konjenital anomalisi olan bebekler çalışmaya alınmadı. Bebekler AS uygulaması tam kür alan, eksik kür alan ve hiç uygulanmayan olarak üç gruba ayrıldı. Üç grup arasında erken dönem mortalite ve morbidite sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışma dönemi içerisinde 547 bebeğin doğumu gerçekleşirken; 17 bebekte konjenital anomali olması ve 26 bebeğin ise sevk edilmesi nedeniyle çalışma toplam 504 bebek ile tamamlandı. Çalışmayı oluşturan toplam 504 bebeğin 41’i (%8.1) yaşamın ilk 28 gününde kaybedildi. Çalışmamızda AS uygulama sıklığının tam kür olarak %20,8 (n=105) ve eksik kür olarak %13,3 (n=67) olduğu, toplamda %34.1 oranında AS uygulandığı saptandı. Tam kür AS uygulanan bebeklerde mortalite, kanıtlanmış sepsis ve ROP görülme sıklığının düşük olduğu (sırasıyla p değerleri: 0.001, 0.02, <0.001) belirlendi. AS uygulanmayan bebeklerde yatış süresinin anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı (p: 0.03). Sonuç: Prematür eylemde doğum öncesi tam kür AS uygulaması yapılan bebeklerde mortalite, kanıtlanmış sepsis ve ROP görülme sıklığının düşük olduğu, AS uygulanmayan bebeklerde yatış süresinin yüksek olduğu saptandı. Ülkemizde AS uygulanma oranının oldukça düşük olduğu, AS uygulamasının yaygınlaştırılması için uygun sağlık politikalarının geliştirilmesine ihtiyaç olduğu belirlendi. |
| 2. | Kardiyovaskuler cerrahi sonrası uzamış yoğun bakım ihtiyacı olan kalp yetmezliği hastalarında nutrisyonel desteğin etkileri The effects of nutritional support in congestive heart failure patients who had needed for prolonged intensive care after cardiovascular surgery Buket Özyaprak, Ayşe Baysal, Ömer Savluk, Hüseyin Toman, İsmail Özkaynak, Tolga Totozdoi: 10.5350/SEMB2014480102 Sayfalar 8 - 16 Giriş ve Amaç: Bu çalışmada kardiyovaskuler cerrahi sonrası uzamış yoğun bakım ihtiyacı olan kalp yetmezlikli hastalarda, enteral ve kombine (enteral+parenteral) beslenmenin biyokimyasal parametreler, morbitide ve mortalite üzerine etkilerinin ortaya konulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Hastalar enteral (Grup E, n=30) ve kombine (enteral+parenteral) beslenme (Grup EP, n=30) olmak üzere rastgele iki eşit gruba ayrıldı. Biyokimyasal parametreler; glukoz, kolesterol, trigliserid, albumin, alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), laktat dehidrojenaz (LDH), alkalen fosfataz (ALP), direkt bilirübin, gamma glutamil transferaz (GGT) ve elektrolit düzeyleri 1. 7. ve 14. günlerde incelendi. Yan etkiler ve mortalite kaydedildi. Bulgular: İki grup karşılaştırıldığında demografik özellikler ve incelenen biyokimyasal parametrelerde istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Grup içi karşılaştırmalarda, Grup E’de glukoz seviyelerinde istatiksel olarak anlamlı fark saptanmaz iken (p>0.05), Grup EP’de yükselme görüldü (p=0.01). Kolesterol ve trigliserid seviyeleri, her iki grupta yükselirken, albümin değerlerinde azalma saptandı (p<0.001). Karaciğer enzim değerlerinde ise; Grup E’de ALP ve AST’de düşme, Grup EP’de ise ALP’de düşme gözlendi (p<0.05), LDH ve total bilirübin düzeyleri benzerdi. Grup E’de sodyum ve klor değerleri yükselirken, kalsiyum değerlerinde düşme ve Grup EP’de ise; sodyum ve potasyum değerlerinde yükselme saptandı (p<0.05). Komplikasyonlar ve mortalite açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Erken enteral beslenme postoperatif dönemde ilk başlanan beslenme tedavisi olmalıdır. Hedeflenen gerekli enerji miktarına ulaşılamıyor ise, enteral ve parenteral beslenme birlikte başlanabilir. |
| 3. | Obstrüktif apne ve rekürrent tonsillit nedeni ile opere edilen hastalarda aktinomiçes enfeksiyonunun rolü The role of actinomyces infection on the patients operated due to obstructive apnea and recurrent tonsillitis Nagihan Bilal, Bora Bilal, Tugba Paksoy Doğruluk, Arzu Karavelidoi: 10.5350/SEMB2014480103 Sayfalar 17 - 21 Amaç: Çalışmamızda tonsiller aktinomiçes enfeksiyonu ile birlikte obstrüktif apnesi olanlar rekürren tonsillit olanlarla karşılaştırıldı, tonsil boyutunda ki artış, lenfoid hiperplazi ile birlikteliği, tonsil asimetrisi araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Adenotonsillektomi operasyonu yapılan 179 hasta değerlendirildi. Hastaların semptomları, cerrahi endikasyonları, tonsil boyutları operasyon sonrası patolojileri ve aktinomiçes üremeleri retrospektif olarak değerlendirildi. Bulgular: Tonsiller aktinomiçes enfeksiyonu daha çok erişkin yaş hastalarda görüldü. Obstrüktif apnesi olan hastalar rekürren tonsilliti olan vakalara göre aktinomiçes üremesi anlamlı bulundu (p<0.05). Unilateral tonsil de aktinomiçes üremesi anlamlı bulundu (p<0.05). Aktinomiçes üreyen tonsiller ile hipertrofiye uğrayan tonsil tarafı kaşılaştırıldığında bu veri anlamlı bulunmadı. Sonuç: Obstrüktif apne nedeni ile opere edilen vakalarda tonsiller aktinomiçes akılda tutulmalıdır. Bu çalışma da tonsil boyutu 2 taraflı değerlendirilmiş olup, tonsil hipertrofisi ile aktinomiçesin korelasyonu kanıtlanmıştır. Asimetrik tonsillerde aktinomiçes üremesi gösterilmiştir fakat hipertrofiye olan tonsil tarafı ile aktinomiçes üreyen tonsil tarafı farklılık gösterdiği için bu hipotez doğru bulunmamıştır. |
| 4. | Küçültme mammaplasti ameliyatı uygulanan hastalarda oluşan ameliyat sonrası değişikliklerin MRG ve USG ile değerlendirilmesi The assesment of the postoperative changes in patients have undergone reduction mammaplasty with USG and MRI Ayşe Sanem Fıratlıgil, Arzu Akçal, Semra Karşıdağ, Selami Serhat Şirvandoi: 10.5350/SEMB2014480104 Sayfalar 22 - 26 Amaç: Çalışmamız küçültme mammaplasti (KM) ameliyatı geçirmiş hastaların ameliyat sonrası takibinde ultrasonografi ve manyetik rezonans görüntülemenin rolünü değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil olan tüm hastalara ameliyat sonrası 6. ayda ayrıntılı meme muayenesi yapıldı. Bilateral meme US ve bilateral meme MRG tetkikleri istendi. Bulgular: USG’de tüm hastalarda ameliyata bağlı olarak ciltte kalınlık artışı ve ameliyat sonrası loküle sıvı koleksiyonları izlendi. MRG’de en sık rastlanan bulgular parenkimal distorsiyon ve asimetri, fokal fibrozis, postoperatif sıvı koleksiyonu ve yağ nekrozu idi. Sonuç: KM ameliyatı geçirmiş hastaların ameliyat sonrası meme bugularını takip eden kapsamlı çalış ma literatürde bulunmamaktadır. Yüksek rezolüsyonlu USG ile çok küçük lezyonlarda bile malign ve benign ayrımı yapılabilmektedir. Meme lezyonlarının tanısında MRG rutin kullanılan bir tanı yöntemi değildir. Bizim çalışmamızda MRG’nin USG incelemeye üstünlüğü saptanmamış ve benzer bulgular elde edilmiştir. USG maliyet açısından değerlendirildiğinde de MRG’den daha avantajlı görülmektedir. |
| 5. | Çocuk acil ünitesine başvuran 0-18 yaş arası zehirlenme olgularının incelenmesi The study of the intoxiation cases of the patients (0-18 years) admitting to pediatric emergency unit Dilek Aygin, Hande Açıldoi: 10.5350/SEMB2014480105 Sayfalar 27 - 33 Amaç: Bu çalışma çocuk acil ünitesine başvuran 0-18 yaş arası akut zehirlenme olgularının incelenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak gerçekleştirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya başlamadan önce kurum izni alındı. Çocuk acil ünitesine zehirlenme nedeniyle başvuran 110 çocuk hasta, annelerine çalışmanın amacı hakkında bilgi verilerek onam formu imzalatıldıktan sonra çalışma kapsamına alındı. Literatür bilgilerine dayanılarak hazırlanan anket formu ile toplanan verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı ve parametrik testler kullanıldı. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 7.7±5.7 (5 ay-18 yaş), %44.5’i 2-6 yaş grubu, %56.4’ü kız, %61.8’i okula gitmeyen çocuklardı. 110 zehirlenme olgusunun %57.3’ü (n=63) ilaç zehirlenmeleri (26/63’sı parasetamol), bunların da %65.1’i kız çocuklardı. Olguların %43.6’sı yoğun bakıma, %34.5’i servise yatırıldı. Hastanede kalış süresi ortalama 27.6±15.73 saatti. Zehirlenme nedenleri; %22.7’si (n=25) intihar amaçlı, %20’si bilinçsiz alım, %19.1’i açıkta bırakılan madde, %13.6’sı ev kazası olarak belirlendi. Hastaların çoğuna (%61.8) mide lavajı yapılıp, aktif kömür verildikten sonra servise alınmış, semptomlara yönelik destekleyici tedaviler yapılmıştır. Sonuç: Zehirlenmelerin çoğunlukla küçük çocuklarda görülmesi ve bilinçsizlikten kaynaklanması, özellikle annelerin bu konuda eğitilmesinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Hem kaza sonucu hem intihar amaçlı ilaç zehirlenmelerinde kız çocuklarının yoğunlukta olması dikkat çekicidir. Çocukluk çağı zehirlenmelerinin önlenmesinde, mortalite ve morbiditesinin azaltılması amacıyla kapsamlı araştırmalar yapılmasının ve toplumun dikkatinin çekilmesinin gerektiği inancındayız. |
| 6. | Lomber diskopati tanılı olgulara uyguladığımız epidural kortikosteroid enjeksiyonunun klinik sonuçları Efficacy of lumbar epidural corticosteroid injections on clinical status of the patients with radiculopathy Jülide Öncü, Reşat İlişer, Göksel Çelebi, Banu Kuran, Gülgün Durlanıkdoi: 10.5350/SEMB2014480106 Sayfalar 34 - 38 Amaç: Lomber epidural steroid enjeksiyonları (LESE) lomber disk hernisinde (LDH) kullanılan minimal invaziv tedavi yöntemleridir. Bu çalışmada, konservatif tedavi yöntemleri ya da cerrahi tedaviyle iyileşmeyen bel ağrısı şikayeti olan hastalara uyguladığımız LESE tedavisinin, semptomlar ve yaşam kalitesine etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma, kliniğimize konservatif tedaviye dirençli lomber diskopati tanısı olan 37 hastaya uygulanan LESE (transforaminal (TF), kaudal (K), interlaminar (İL)) kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirildi. Ağrı şiddeti Vizüel Analog Skala (VAS) ile, sinir germe delilleri düz bacak kaldırma (DBK), dizabilite düzeyleri Oswestry Dizabilite İndeksi (ODI), yaşam kalitesi ise SF-36 ile ilk 24. saat, 1.hafta, 1. ay ve 3. ayda değerlendirildi. Bulgular: VAS-radiküler ağrı düzeylerinde, ilk 24. saatte (p<0.01), 1. haftada (p<0.01), 1. ay (p<0.01) ve 3.ayda (p<0.05) istatistiksel olarak anlamlı iyileşme mevcuttur. VAS-lomber ağrı düzeylerinde, ilk 24.saatte (p<0.01), 1. haftada (p<0.01), 1. ay (p<0.05) ve 3.ayda (p<0.05) istatistiksel olarak anlamlı iyileşme mevcuttur. ODI düzeylerinde ve SF-36 ile değerlendirilen yaşam kalitesinde ise tedavi öncesine göre ilk 24.saatte (p<0.01), 1. haftada (p<0.01), 1. ay (p<0.01) ve 3.ayda (p<0.05) istatistiksel olarak anlamlı iyileşme mevcuttur. Sonuç: Minimal invaziv bir yöntem olan LESE tedavisinin LDH tanısı olan hastalara uygulanmasıyla başarılı sonuçlara ulaşabileceğimiz kanaatindeyiz. |
| 7. | Akromegalide uzun etkili somatostatin analoglarının glukoz homeostazı üzerine etkileri The role of long acting somatostatin analogues treatment on glucose homeostasis in acromegaly Feyza Yener Öztürk, Esra Çil Şen, Selvinaz Erol, Ayşenur Özderya, Özcan Karaman, Yüksel Altuntaşdoi: 10.5350/SEMB2014480107 Sayfalar 39 - 46 Giriş ve Amaç: Akromegalide kronik büyüme hormonu (GH) fazlalığına bağlı gelişen insülin direnci ve tedavi sürecinde kullanılan uzun etkili somatostatin analoglarının (SSA), GH yanında insülin ve glukagonu da inhibe etmesi sonucu glukoz toleransında bozukluklar gelişmektedir. Çalışmamızda, hastalık aktivitesi ve uzun etkili SSA olan OktreotidLAR ve Lanreotid-Autogel tedavisinin akromegali hastalarında insülin direnci ve β-hücre fonksiyonu açısından glukoz homeostazı üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kesitsel planlanan çalışmamızda toplam 30 hasta (17 erkek, 13 kadın; ortalama yaş: 44,63±11,85 yıl) incelenmiştir. Hastalarda açlık insülini, kan glukozu, HbA1c ve insülin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1) düzeyi çalışılmıştır. 75 gr glukoz ile oral glukoz tolerans testi (OGTT) sırasında 0., 30., 60. ve 120. dakikalarda GH, insülin ve glukoz düzeyleri ölçülmüştür. Hastalık aktivitelerine göre hastalar 3 farklı gruba ayrılmıştır. Cerrahi kür grubu, transsfenoidal hipofiz adenomektomi operasyonu geçirmiş ve kür sağlanmış olan; remisyon grubu, operasyon ile başarı sağlanamamış ancak uzun etkili SSA ile remisyon sağlanmış olan; aktif grubu ise operasyon ile kür sağlanamamış, uzun etkili SSA tedavisi altında halen aktif hastalık ile izlenen 10’ar olgu ile oluşturulmuştur. Hastalarda glukoz homeostazının değerlendirilmesin için insülin direnci (HOMA-IR ve QUICKI) ve β-hücre fonksiyonunu (HOMA-β ve insülinojenik indeks) belirleyen testler kullanılmıştır. Bulgular: HOMA-IR ve QUICKI açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,781; p=0,781). Hastalık aktivitesi ile insülin direnci arasında anlamlı korelasyon izlenmemiştir. Erken faz insülin salgısının göstergesi olan insülinojenik indeks açısından gruplar arasında farkın istatistiksel anlamlılık düzeyine erişmediği saptanmıştır (İnsülinojenik indeks: kür grubunda 0,97; remisyon grubunda 0,52; aktif grupta 0,33; p=0,076). Pankreas β-hücre fonksiyonunu değerlendiren HOMA-β değerinin kür grubunda en yüksek düzeyde olduğu belirlenmiştir. Somatostatin analogları ile medikal tedavi uygulanan diğer iki grupta ise hastalık aktivitesinden bağımsız olarak daha düşük olduğu görülmüştür. Ancak fark gruplar arasında istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır (HOMA-β: kür grubunda %104; aktif grupta %72; remisyon grubunda %59; p=0,384). Kür grubunda OGTT sırasında insülin düzeyleri, pik insülin salınımı daha yüksek, pik düzeye erişme süresi ise daha düşük saptanmıştır (p=0,420; p=0,176). Hastaların glukoz homeostazının değerlendirildiği parametreler ile hastalık aktivitesi belirleyicilerinin korelasyonu incelendiğinde sadece insülinojenik indeks ile OGTT sırasında belirlenen en düşük GH düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon olduğu saptanmıştır (r=0,367; p<0,05). Sonuç: Akromegali hastalarında uygulanan uzun etkili SSA’ları pankreas β-hücreleri üzerine insülin sekresyonunu inhibe edici etki göstererek karbonhidrat intoleransına yol açabilir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 8. | Sistemik lupus eritematozusun nörolojik komplikasyonları: Olgu serisi temelinde gözden geçirme Neurological complications of systemic lupus erythematosus: a review based on case series Sibel Karşıdağ, Nilgün Çınar, Şevki Şahindoi: 10.5350/SEMB2014480108 Sayfalar 47 - 50 Kronik otoimmün bir hastalık olan sistemik lupus eritematozus (SLE) nöropsikiyatrik tablolarla karşımıza çıkabilmektedir. Fizyopatolojisinde nöronal antijenler ile reaksiyona giren patojen antikorlar suçlanmaktadır. Bu makalede epilepsi, polinöropati, pleksit ve serebral vaskülit ile kliniğe yansıyan olgular temelinde SLE ve sinir sitemi tutulumuna dair güncel bilgiler gözden geçirilmiştir. |
| 9. | Diffüz İdiyopatik İskelet Hiperostozu hastalığına bağlı disfaji Dysphagia due to Diffuse Idiopathic Skeletal Hyperostosis disease Aslı Çalışkan, Yeşim Gökçe Kutsaldoi: 10.5350/SEMB2014480109 Sayfalar 51 - 54 Diffüz İdiyopatik İskelet Hiperosteozu omurganın anterior longitudinal ligamenti ve çeşitli ekstraspinal ligamentlerin ossifikasyonu ile karakterize etyolojisi belinmeyen bir hastalıktır. Servikal tutulumda çeşitli klinik bulgular ortaya çıkar. Bu klinik bulgulardan biri olan disfajinin görülme sıklığı %17 ile %28 arasında değişmektedir. Olgumuz yaklaşık 7 yıldır disfaji, boyun ağrısı ve boyunda hareket kısıtlılığı tanımlayan 69 yaşında erkek hasta olup, yapılan klinik ve radyolojik değerlendirilmeler sonucunda Diffüz İdiyopatik İskelet Hiperosteozu tanısı aldı. Makalede Diffüz İdiyopatik Hiperosteoz’un tanı, klinik ve radyolojik özellikleri kaynaklar eşliğinde gözden geçirilerek sunuldu. |
| 10. | Serebral derin venöz sistem trombozuna sekonder bilateral talamik enfarkt Bilateral thalamic infarction secondary to cerebral deep venous system thrombosis bithalamic infarction Ferhat Çengel, Mesut Bulakçı, Bora Özbakır, Adem Kırışdoi: 10.5350/SEMB2014480110 Sayfalar 55 - 59 Bilateral talamik enfarkt nadir olup tüm iskemik inmeler içinde küçük bir kısmı oluşturur. En sık nedeni arteryel tıkanmadır. Ancak daha nadir olarak venöz tromboza sekonder de gelişebilir. Nadir görülmesi ve klinik semptomların spesifik olmaması nedeniyle tanı genellikle gecikir. Radyolojik görüntüleme yöntemleri tanıda değerli bilgiler sağlar. Sunumda baş ağrısı, bulantı ve kusma ile başvuran olguyu ele alıyoruz. |
| 11. | Tibia platosunun spontan osteonekrozu: Olgu sunumu Spontaneous osteonecrosis of the tibial plateau: a case report Murat Çubukçu, Banu Ordahan, Adem Küçük, Buğra Kayadoi: 10.5350/SEMB2014480111 Sayfalar 60 - 63 Osteonekroz nedeni tam olarak bilinmeyen eklemin yapısını bozan ve ilerleyici fonksiyon kaybına neden olan bir hastalıktır. Osteonekroz kalça ekleminde sık görülmesine karşın, diz ekleminde oldukça seyrek rastlanan patolojik bir durumdur. En sık görülen diz osteonekroz tipi idiyopatik (spontan) tiptir. Altmış yaş üstünde daha sık görülür. Bu olgu sunumunda otuz dokuz yaşında kadın hastada aniden gelişen diz ağrısı sonrasında saptanan spontan osteonekroz olgusu sunulmuştur. |
| 12. | Ciddi metabolik asidoz sonrası sağkalım: (pH=6.66) Survival after severe metabolic acidosis (pH=6.66) Mehmet Salih Sevdi, Meltem Türkay Aydoğmuş, Kerem Erkalp, Funda Gümüş, Ayşin Alagöldoi: 10.5350/SEMB2014480112 Sayfalar 64 - 66 Giriş: Metabolik asidoz, kanda bikarbonat konsantrasyonunda azalmaya neden olan, vücut tamponlarının birincil tüketimi ile karakterize bir asit-baz bozukluğudur. Bu olguda kemoterapötik kullanımına bağlı diyare nedeni ile yaşamla bağdaşmayan derin metabolik asidoz (pH=6.66) gelişen olguyu sunmayı amaçladık. Olgu: Kolon kanseri ve kemik metastazı tanısıyla 3 ay önce kemoterapi başlanmış olan 20 yaşındaki erkek hasta ani bilinç kaybı, konvülsiyon ve diyare nedeniyle acil servise başvurduğunda tarafımızdan değerlendirildi. Entübe edilerek reanimasyon ünitesine alınan hastanın burada alınan arteriyel kan örneğinde pH: 6.66, PaCO2: 102 mmHg, PaO2: 307 mmHg, HCO3: 10,7 mmol L-1, SpO2: %97, BE: -23 mmol L-1, laktat: 28 mmol L-1 olarak saptandı. Mekanik ventilatöre bağlanan hastanın konvülsiyonları sırası ile benzodiazepin ve barbitürat kullanılarak durduruldu. Hastaya sıvı ve sodyum bikarbonat replasmanı yapıldı. Arteriyel kan gazı değerleri 10 saat sonra normal olarak saptanan hasta ekstübe edildi. Yoğun bakım ünitesinde 3 gün takip edildikten sonra dış merkezde onkoloji kliniğine transfer edildi. Sonuç: Malignensi tanısı olan ve kemoterapi uygulanan hastalarda diyare gelişmesi durumunda derin metabolik asidoz gelişebileceği göz önünde tutulmalı, erken ve uygun tedavi planlanmalıdır. |