| ORIJINAL ARAŞTIRMA | |
| 1. | Akut iskemik inmede intravenöz trombolitik tedavi: Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Kliniği deneyimi Intravenous thrombolytic theraphy in acute stroke: the experience of the neurology department of sisli etfal education and research hospital Zeynep Tanrıverdi, Dilek Necioğlu Örken, Selma Aksoy, Nihan Parasız Yükselen, Emine Öztürk Kargı, Sibel Mumcu, Hulki FortaSayfalar 165 - 169 Amaç: İnme ülkemizde ölüm nedenleri arasında 3. sırayı almaktadır ve fonksiyon kaybının başta gelen nedenlerindendir. Tüm inmelerin %80’den fazlası iskemik kökenlidir. Akut iskemik inme hızlı tedavi gerektiren acil bir durumdur. İlk 3 saatte uygulanan rt-PA akut iskemik inmede en etkili tedavi yöntemidir. Çalışmamızın amacı kliniğimizin trombolitik tedavi deneyimini paylaşmaktır. Yöntem: Çalışmamızda 2006-2012 yılları arasında hastanemiz Nöroloji Kliniği Yoğun Bakım Ünitesinde intravenöz trombolitik tedavi uygulanan 15 hastanın Türk Nöroloji Derneği İnme Çalışma Grubu veri tabanında prospektif olarak biriktirilen verileri değerlendirildi. Tüm hastalara inme başlangıcından itibaren ilk 3 saatte intravenöz 0.9 mg/kg rt-PA uygulandı. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 66.2±13.8 olan 8’i kadın (%53.3) toplam 15 akut iskemik inme tanılı hasta alındı. Hastaların semptom- kapı zamanı ortalama 50.1 dakika (10-90 dakika arasında) ve semptom-iğne zamanı 132.6 dakika (75-205 dakika arasında) idi. On beş hastanın 8’inde (%53.3) tedaviden sonraki ilk 24 saat içerisinde NIHSS değerlerinde %25 üzerinde klinik iyileşme gözlendi. Beş hastada da ilk haftanın sonunda %100 klinik iyileşme gözlendi. Sonuç: Bulgularımız, akut iskemik inme tedavisinde ilk 3 saatte kullanılan rt-PA’nın güvenli bir tedavi olduğunu ve ilk 3 ayda fonksiyon kaybını azalttığını göstermektedir. Akut iskemik inme tedavisinin güvenli uygulanması için, o kurumda inme konusunda eğitimli ve iyi organize olmuş ekiplerin bulunması gerekmektedir. Hastanemiz bu olanaklara sahiptir. Ancak ekipler arasında koordinasyon sağlanması ve kurumsal bir organizasyon şeması gerekmektedir. |
| 2. | 35 yaş üzeri kadınlarda üriner inkontinans sıklığı ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi The frequency and the affecting factors of urinary incontinence in women over 35 years old Güzin Zeren Öztürk, Dilek Toprak, Esengül BasaSayfalar 170 - 176 Amaç: Üriner inkontinans (Üİ) kişileri psikolojik, fiziksel ve sosyal olarak etkileyen yaygın bir sağlık sorunudur. Çalışmamızda Aile Hekimliği Polikliniği’ne başvuran kadınlarda Üİ sıklığı, en sık hangi tip olduğunu, sebeplerini ve bu durumun kişiler üzerine etkilerini tespit etmeyi amaçladık. Yöntem: Bu çalışma 1-31 Mayıs 2012 tarihleri arasında Şaban Özbek ASM polikliniğine herhangi bir nedenle başvuran 35 yaş üstü kadınlara hekim tarafından yüz yüze anket yöntemi uygulanarak yapıldı. Veriler SPSS 16,0 versiyonuna kaydedildi, ki-kare ve t test kullanılarak istatistiksel değerlendirme yapıldı, p≤0,05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 201 hastanın 86’sında (%42,8) Üİ saptandı. Üİ ile yaş; obezite, menapoz arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p=0.017; p=0,001; p=0,000). Üriner inkontinanslı hastalarda en çok saptanan inkontinans tipi urge incontinansdı (%43, n=37). Gebelik ve parite sayısı; doğum şekli; üriner/ jinekolojik ameliyat olma ile Üİ arasındaki ilişki saptanmadı. ICIQ-SF anketindeki yaşamı etkileme skalasına göre sadece 41 hastanın (%47,7) >5 puan ile Üİ’dan çok etkilendiği ve yaklaşık 1/3’ünün doktora başvurduğu belirlendi. Sonuç: Üriner inkontinans kadın hasta grubunda sık görülen ancak hastalar tarafından fazla önemsenmeyen, hekimler tarafından da yeterince sorgulanmayan önemli bir sağlık sorunudur. Her yaşta, özelliklede de postmenapozal dönemde olan tüm kadınlarda inkontinans şikayetleri detaylı olarak sorgulanması hastalığın erken tanısını sağlayacaktır |
| 3. | Karotis plak özelliklerinin magnetik rezonas görüntüleme (MRG) ile değerlendirilmesi Evaluation of carotid plaque morphology with magnetic resonance imaging (MRI) Zeynep Tanrıverdi, Suzan Tunç, Ali Zeynel Tak, Dilek Necioğlu Örken, Ender Uysal, Muzaffer BaşakSayfalar 177 - 180 Amaç: Karotis bifurkasyonundaki aterosleroz iskemik strok için major risk faktörüdür. İnme riski hem luminal stenoz derecesi hem de karotis plak yapısının değerlendirilmesi ile belirlenebilir.Bu çalışmada, karotis darlığının bulunduğu lokalizasyondaki plaklarda, intraplak hemoraji, fibröz başlığın durumu ve darlık derecesi ile plak özelliklerinin ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza ilk kez inme geçiren ve geniş arter aterosklerozuna bağlı inme tanısı alan 23 hasta dahil edildi. Hastalar karotid arterdeki darlık derecesi ve plak morfolojisine göre sınıflandırıldı. Plaklar intraplak hemorajinin olup olmamasına ve yine fibröz başlığın sağlam ve rüptüre olmasına göre gruplandırıldı. Plak morfolojisi ve darlık derecesi karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 60.7± 6.9 olan 8’i kadın toplam 23 hasta alındı. Onbir semptomatik damarın 5’inde fibröz bant rüptürü ve 5’inde intraplak hemoraji görüldü. Asemptomatik damarların hiçbirinde bu patolojiler saptanmadı. Hastaların darlık dereceleri ile intraplak hemoraji ve fibröz başlık rüptürü arasında anlamlı ilişki bulunmadı (sırası ile p=0,63 ve 0,25). Sonuç: İnme riskini belirlemede ve tedavi seçiminde luminal stenoz derecesi kadar karotis plak yapısının değerlendirilmesi de giderek önem kazanmaktadır. Magnetik rezonans görüntüleme (MRG), mükemmel doku kontrast özelliği ve uzaysal çözünürlüğü nedeni ile plak morfolojisini belirlemede non-invazif ve güvenilir bir tetkiktir. Çalışmamızda stenoz derecesi ile plak morfolojisi arasında ilişki saptanmamıştır. Ancak plak yapısını MRG ile değerlendirilmesi ek bilgi sağlamıştır. Daha büyük hasta grupları ile yapılacak çalışmalara gereksinim vardır. |
| 4. | “Delay” yapılmış ve yapılmamış bilateral fasyokutan fleplerin, geniş meningomyelosel defektlerinde kullanımı: Ön çalışma sonuçları Delayed and nondelayed bilateral bipedicled fasciocutaneous flaps in large meningomyelocele defects: a preliminary results Arzu Akcal, Semra Karsidag, Tahsin Görgülü, Kemal UğurluSayfalar 181 - 188 Nöral tüp ve ilişkili yapıların konjenital füzyon defektleri spinal disrafizm olarak sınıflandırılmaktadır. Meningonyelosel spinal disrafizm defektlerinin en sık görülenidir ve 800-1000 canlı doğumda 1 görülmektedir. Tedavi edilmemiş meningomyeloselli hastalarda ilk 6 ayda mortalite oranı %65 ile 70 arasındadır. Ocak 2006 ile Ocak 2011 arasında primer kapatılamayacak kadar geniş meningomyelosel defekti olan 10 (6 kız ve 4 erkek) yenidoğan çalışmamıza dahil edildi. “Delay” yapılmamış fasyokutan flep uygulanan 5 yenidoğanın meningomyelosel defekti %50’den azdı ve bu fasyokutan flepler delay yapılmadan orta hatta ilerletilerek primer kapatıldı. “Delay” yapı- lan grup da 5 yeni doğandan oluşmaktaydı ve bu grupta meningomyelosel defekt boyutu orta aksiller hattan itibaren ölçüldüğünde %50’den fazla olması nedeni ile fleplerde dolaşım problemlerini önlemek amacı ile delay fenomeninin avantajlarından yararlanıldı. Flep “delay” yapılmasından bir hafta sonra nöral defekt onarıldı ve flepler orta hatta ilerletildi. Flep delayinin beklenilmesi aşamasında hastaların takibinde lokal veya santral sinir sistemi enfeksiyonları izlenmedi. Sonuç olarak, “delay” yapılmış bipediküllü flepler geniş meningomyelosel defektlerin onarımında basit ve güvenilir ve daha az hemorajiye neden olmaları nedeni ile alternatif bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz ve kliniğimizde seçilmiş hastalarda kullanmaktayız. |
| 5. | Apendiküler kitle teşhisi konan hastalarda interval apendektomi gerekli midir? Does interval appendectomy necessary for the patients diagnosed as appendicular masses? Cemal Kaya, Uygar Demir, Mustafa Arısoy, Şener Okul, Özgür Bostancı, Hakan Mustafa Köksal, Rıza Gürhan Işıl, Emre Bozdağ, Mehmet MihmanlıSayfalar 189 - 192 Amaç: Apendiks kitlelerinde interval apendektomi halen tartışmalı bir konu olmakla birlikte son zamanlardaki çalışmalar sonucunda konservatif tedavi sonrası apendektominin gerekmiyeceği benimsenmiştir. Bu çalışmadaki amacımız apendiks kitlesi saptanıp apendektomi uygulanmayan hastalarda başarılı bir konservatif tedavi sonrası interval apendektomi ihtiyacını belirlemek. Gereç ve Yöntem: Ocak 2000-Aralık 2010 tarihleri arasında apendiks kitlesi teşhisi konan 18 hastanın dosyası incelendi. Yaş, cinsiyet, semptomların süresi, ameliyat bulguları, yapılan girişim, erken dönem komplikasyon ve poliklinik takip verileri analiz edildi. Bulgular: Acil polikliniğimize 8’i kadın 10’u erkek olan toplam 18 hasta akut apandisit kliniğiyle başvurdular. Fizik muayene ve radyolojik bulgular eşliğinde apendiküler kitle tanısı konan bu hastalar kliniğe yatırılarak konservatif tedaviye başlandı. Antibiyoterapi olarak hastalara ikili kombine antibiyotik uygulandı. Taburcu edildikten sonra hastalar poliklinik takipleriyle kontrol edildiler. Hastalardan 1 tanesi kliniğinin gerilememesi üzerine operasyona alındı, 1 tanesinde ise 3 ay sonra nüks gelişmesi üzerine başka bir merkezde apendektomi yapıldı. Onaltı hastada (% 88.8) ise ortalama 6 yıllık (6ay–10 yıl) takip süresince nüks gelişmedi. Sonuç: Apendiküler kitle olan hastalarda başarılı bir konservatif tedavi sonrası tekrarlayan semptomları olmayan hastalarda interval apendektomi gerekli değildir. |
| 6. | Perkütan nefrolitotomi deneyimlerimiz: 533 vakalık tek merkezdeki deneyimlerimiz Our percutaneous nephrolithotomy experiences: a single center experience with 533 patients Mehmet Taşkıran, Orhan Tanrıverdi, Umut Sarıoğulları, Göksel Bayar, Hüseyin Acinikli, Kaya Horasanlı, Muammer Kendirci, Cengiz MiroğluSayfalar 193 - 198 Amaç: Perkütan nefrolitotomi (PNL) yapılan toplam 533 hastada tedavinin etkinliğini ve morbiditesini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Kasım 2004-Ocak 2012 tarihleri arasında böbrek taşı nedeniyle PNL yapılan 533 hastanın kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların tamamı intravenöz ürografi ve/veya abdominopelvik tomografiyle değerlendirildi. Hastalar yaş, cinsiyet, taraf, vücut kitle indeksi (VKİ), aynı taraf açık cerrahi, PNL, ESWL hikayesi gibi hastayla ilişkili faktörler ile birlikte taş boyutu, taşın lokalizasyonu, hidronefroz derecesi, akses lokalizasyonu ve sayısı, operasyon ve floroskopi süreleri, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar, kan transfüzyonu gereksinimi, başarı oranı, hastanede kalış süreleri ve ikincil tedavi gereksinimleri açısından değerlendirildi. Bulgular: 533 PNL uygulamasının 226’sı bayan (%47.5), 280’i erkek (%52.5), %47.5’i sağ taraf, %52.5’i sol taraf, VKİ 26.38 kg/m2, ortalama taş hacmi 4196,64 mm3 olarak tespit edildi. Operasyon öncesi 134 hastaya ESWL (%25.1), 77 hastaya açık nefrolitotomi (%14.4), 29 hastaya PNL (%5.4) uygulanmış. Operasyon öncesi 221 hastada hiç hidronefroz olmadığı (%41.5), 312 hastada (%58.5) hidronefroz olduğu tespit edildi. 407 hastaya tek port (%76.4), 86 hastaya 2 port (%16.1), 38 hastaya 3 port (%7.1), 1 hastaya 4 port giriş yapıldı. 435 hastaya balon dilatatör (%81.6), 95 hastaya sıralı dilatatör (%17.8) kullanıldı. 494 hastada perioperatif komplikasyon görülmedi (%92.9). 39 hastada perioperatif komplikasyon görüldü (%7.1). 81 hastada kan transfüzyonuna ihtiyaç duyuldu (%15.2). Ortalama operasyon ve floroskopi süreleri 125.91 dk ve 6.1 dk tespit edildi. Sonuç: PNL yöntemi böbrek taşlarının tedavisinde kabul edilebilir komplikasyon oranlarıyla etkili ve güvenli bir şekilde uygulanabilir. |
| 7. | İleri evre keratokonus hastalarının görsel rehabilitasyonu için silikon hidrojel yumuşak kontakt lens kullanımı Soft silicone hydrogel contact lens fitting for visual rehabilitation of patient with advance keratoconus Ihsan Yılmaz, Leyla YavuzSayfalar 199 - 202 Amaç: İleri evre keratokonus hastalarında Toris-K yumuşak keratokonus kontakt lensinin görsel sonuçlarını değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Retrospektif çalışmamıza 35 hastanın (16 kadın, 19 erkek) 56 gözü alındı. 13 göz (%23,21) evre3 keratokonus, 43 göz (%76,79) evre4 keratokonus idi. Hastaların ortalama yaşı 26,88±10,63 (14 ile 55 aralığında) idi. Ortalama korneal kalınlık 482±28 mikrometre (398-524 aralığında) idi. Vakaların kornealarının; ortalama düz meridyeni 49,50±4,25 diyoptri (41,14-58,40 aralığında), ortalama dik meridyeni 57,35±3,45 diyoptri (53,13-69,40 aralığında) idi. Ortalama korneal kırıcılık değeri ise 53,42±3,85 D (49,52-60,90 aralığında) idi. Tüm hastaların düzeltilmemiş görme keskinliği, gözlükle en iyi düzeltilmiş görme keskinliği ve kontakt lens ile düzeltilmiş görme keskinliği ölçüldü ve kıyaslandı. Bulgular: Ortalama düzeltilmemiş görme keskinliği ondalık olarak 0,19±0,16 (0,01-0,6 aralığında) idi. Ortalama gözlükle en iyi düzeltilmiş görme keskinliği 0,33±0,16 (0,05-0,8 aralığında) idi. Ortalama kontakt lens ile düzeltilmiş görme keskinliği ise 0,71±0,19 (0,30-1,00 aralığında) idi. Hastalar kontakt lens kullanımı ile Snellen eşelinde ortalama 3,84±1,35 sıra (1-7 sıra aralığında) kazandı. Kontakt lens ile düzeltilmiş görme keskinliği, gözlükle en iyi düzeltilmiş görme keskinliğine göre belirgin olarak daha iyi idi (p=156x10-18, p<0,01). Sonuç: İleri evre keratokonus hastalarında kullandığımız, Toris-K silikon hidrojel yumuşak keratokonus kontakt lenslerinin görsel sonuçlarının başarılı olduğunu tespit ettik. İleri keratokonuslularda, bu kontakt lenslerin, gözlüğe göre uzak görme keskinliğini daha yüksek oranda arttırdığını saptadık. |
| 8. | Yozgat bölgesindeki çocuklarda boy kısalığı ve obezite ilişkisinin araştırılması Evaluation of the association between obesity and short stature among children living in Yozgat city Öznur Küçük, Suat Biçer, Meltem UğraşSayfalar 203 - 207 Amaç: Yozgat bölgesinde yaşayan 2- 16 yaş arasındaki çocukların boy kısalığı ve obezite sıklığının değerlendirilmesi, boy kısalığı ile obezite arasında ilişki olup olmadığının belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Yozgat il merkezinde üniversite hastanesine başvuran 763 çocuğun boy uzunlukları ve vücut ağırlıkları sağlık personeli tarafından ölçüldü. Vücut kitle indeksi (VKİ), vücut ağırlığı (kg) / boy (m2 ) formülü ile hesaplandı. Boy kısalığı ile obezite arasındaki ilişki istatistiksel olarak araştırıldı. Bulgular: Çalışmada çocukların 386’sı (%50.5) erkek ve 377’si (%49.5) kız idi. Vücut ağırlığı ortalaması 23.05±11.75 kg (9.0- 89.2 kg ) ve boy uzunluğu ortalaması 114.4±21.0 cm (74-185 cm) olarak bulundu. Çalışmada 24 kız, 29 erkek olmak üzere toplam 53 (%6.9) çocuğun boyunun yaşına göre 3 persentilin altında olduğu görüldü. VKİ ortalaması 16.3±2.6 (3.5-35.2) idi. Çocukların %6.9’unda boy kısalığı, %11’inde fazla kilo ve %7.1’inde obezite vardı. Boy kısalığı olanların ise %9.4’ü fazla kilolu ve %7.5’i obezdi. Fazla kilolu ve obez olma bakımından kısa boylu olan ve olmayan çocuklar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç: Ülkemiz şartlarında kötü beslenme sonucu boy kısalığı ve obezite günümüzde halen halk sağ- lığı sorunu olarak devam etmektedir. Çocukların beslenme kalitesinin değerlendirileceği çalışmaların artırılmasıyla hekimlerin bu konuya dikkatinin çekilmesi ve ailelerin beslenme üzerine olan bilgilerinin artırılması, boy kısalığı ve obezitenin önlenmesine yönelik bir katkı sağlayabilir. |
| 9. | Primer endoskopik dakriyosistorinostomi sonuçlarımız Our primary endoscopic dacryocystorhinostomy results Burak Ülkümen, Çetin Gümüştaş, Hayati ŞavkSayfalar 208 - 213 Amaç: Bu çalışmada Haziran 2007 ile Kasım 2011 tarihleri arasında kronik dakriyostenoz nedeniyle endoskopik dakriyosistorinostomi uygulanan 95 hastanın sonuçlarını retrospektif olarak değerlendirdik. Yöntemler: Çalışmaya alınan 95 hastanın 82’si (%86) yetişkin, 13’ü (%14) çocuk hastaydı. Yetişkin hastaların 71’i (%87) kadın, 11’i (%13) erkek olup yaşları 17 ile 78 arasında (ortalama 40) değişmekteydi. Çocuk hastaların ise 5’i kız (%26), 9’u (%64) erkek olup yaşları 3 ile 14 arasındaydı (ortalama 8,7). 18 (%19) hastaya bilateral müdahale yapıldı. Bilateral opere edilen hastaların sadece 1 tanesi (7 yaşında, kız) çocuktu. Hastalar cerrahi sonrası 6 ay ile 57 ay arasında takip edildi. Postoperatif 6. ayda operasyonların başarı oranı epifora varlığı ve iatrojenik ostium açıklığı gözlenerek değerlendirildi. Bulgular: Cerrahi sonrası 6 aylık takipte hastaların 77’sinde tek taraflı, 18’inde iki taraflı olmak üzere, toplam 113 endoskopik dakriyosistorinostomi girişiminin 103’ünde (%91,1) semptomlarda tam iyileşme sağlanırken 10’unda (%8,9) şikayetlerin devam ettiği tespit edildi. Sonuç: Endoskopik dakriyosistorinostomi, eksternal yaklaşımlar ile karşılaştırıldığında yüksek başarı oranı, görünür iz bırakmaması ve çabuk iyileşme süresi ile dikkat çekmektedir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 10. | Sezaryen skar gebeliği: Olgu sunumu Cesarean scar pregnancy: a case report Veli Mihmanlı, Arman Kegam Yeramyan, Aydın Kılınç, Miraç Özalp, Mehmet Fatih FındıkSayfalar 214 - 216 Sezaryen skar gebeliği, ektopik gebeliğin nadir görülen bir tipidir ve gebeliğin sezaryen skarında myometrium içerisinde gelişmesiyle oluşur. Potansiyel olarak yaşamı tehdit eden bir durumdur. Erken tanı konularak süratle tedavi edilmezse uterin rüptür, kanama ve maternal ölüm görülebilir. Sezaryen skar gebeliği için, dilatasyon ve küretaj, lokal veya sistemik methotrexate, laparotomi veya laparoskopi ile trofoblastik dokunun eksizyonu ve uterin arter embolizasyonu gibi bir çok tedavi şekli mevcuttur. Bu yazıda, Dilatasyon, Küretaj ve foley kateteri balonu uygulanarak tedavi edilen sezaryan skar gebeliği olgusunu sunmayı amaçladık. |
| 11. | İntrakranial lipomlar; iki olgu sunumu Intracranial lipomas; two cases report Ayşegül Özdemir Ovalıoğlu, Ilhan Yılmaz, Ahmet Öğrenci, Ersegun Batçık, Turgay BilgeSayfalar 217 - 220 İntrakranyal yerleşimli lipomlar, tüm intracranial tümörler içinde % 0,1 gibi çok nadir oranda rastlanırlar. Genellikle orta hatta yakın yerleşim gösteren bu lezyonlar; korpus kallosumda, kuadrigeminal sisternlerdeinfundibuler kiazmatik bölgede, serebellopontin köşede ve silviyan fissured, daha nadir olarak da medulla, pons, koroid pleksus ve kortikal bölgede görülebilirler. Gerek acil servislerde gerekse günlük polikliniklerde karşımıza gelen radyolojik görüntülerde rastlanabilen bu kitlelerin tanınması ve özelliklerinin iyi bilinerek doğru yaklaşılması önemlidir. Olgu: Acil servise travma nedeniyle başvuran, bilgisayarlı tomografi (BT) ve Magnetik rezonans (MR) incelemelerinde korpus kollosum lipomu saptanan 52 yaşında bir erkek hasta; baş ağrısı yakınması ile gelen beyin MR’ında klivus yerleşimli lipom saptanan 46 yaşında bir bayan olmak üzere iki olgu sunularak intracranial lipomlarda klinik, radyolojik özellikler, yerleşim yerleri, yönetimi ve ayırıcı tanılar gözden geçirildi. Sonuç: Genellikle asemptomatik olan ve nadir görülen intracranial lipomlar BT ve MR görüntülemelerde tanınabilmektedir. Eşlik eden başka patolojilerin varlığı araştırılmalıdır. Selim seyirli olması, oldukça yavaş büyümesi, çevre nörovasküler yapılarla yakın komşuluğu nedeniyle bu kitlelerde ancak bası bulguları olması halinde dekompresyon amaçlanarak cerrahi çıkarılmaları düşünülmelidir. |
| 12. | Tip 1 spontan bilateral 5. flexor digitorum profundus tendon rüptürü: Olgu sunumu Type 1 bilateral spontaneous rupture of the 5. Flexor digitorum profundus tendon: a case report Ömer Fatih NasSayfalar 221 - 224 Parmağın fleksör tendonunun yaralanması açık ve kapalı olabilir. Kapalı tendon yaralanmaları nadirdir. Spontan fleksör tendon rüptür sıklığı da nadirdir. Spontan fleksör tendonu rüptüründe en yaygın yaralanma mekanizması, elin fleksiyon hareketine karşı oluşan dirençtir. Tendon rüptürü lokalizasyonunu belirlemek zordur. Manyetik rezonans inceleme ve ultrason ile fleksör tendon hasarlanma derecesinin ve tipinin belirlenmesi, operasyon öncesi cerrahi planlamaya ve yaklaşıma önemli katkılar sağlamaktadır. Bu yazıda, bilateral spontan 5. fleksör digitorum profundus tendon rüptürünün manyetik rezonans inceleme ve ultrason bulguları sunulmaktadır. |
| DERLEME | |
| 13. | Gebelikte travma Trauma in pregnancy Veli Mihmanlı, Gülşen KarahisarSayfalar 225 - 231 Gebelikte travma, maternal ve fetal morbidite ve mortalitenin en büyük sebeplerinden birisidir. Potansiyel komplikasyonlar; maternal yaralanma veya ölüm, şok, kanama, intrauterin fetal ölüm, direk fetal yaralanma, dekolman plasenta ve uterin rüptürdür. Gebelikteki anatomik ve fizyolojik değişiklikler, gebenin travmaya verdiği yanıtı da değiştirebileceği için, bu değişikliklerin bilinmesi travma tedavisinin yönetiminde çok önemlidir. |