ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
Şişli Etfal Tıp Bülteni - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 43 (3)
Cilt: 43  Sayı: 3 - 2009
ORIJINAL ARAŞTIRMA
1. 
Bilgisayarlı tomografi (BT) eşliğinde transtorasik iğne biyopsisi (TİB)’nin komplikasyonları
Complication of computerized tomography guided transthoracic needle biyopsi
Nurullah Doğan, Zeynep Nigar Usca, Demet Ünal, Ibrahim Uygun, Aliye Özlem Paşa, Mustafa Yurtkuran Sadıkoğlu
Sayfalar 107 - 111
Gereç ve Yöntem: Girişimsel radyoloji bölümümüzde 01.01.2007-31.21.2008 tarihleri arasında 452 vakaya (54 kadın, 398 erkek) transtorasik biyopsi işlemi uygulandı. Lezyonçevresinde amfizem varlığı, biyopsi sırasında geçilen akciğer parankiminin uzunluğu, biyopsinin kavite duvarından yapılıp yapılmadığı, iğne trasesinde atelektazi, plevral kuyruk ve fissür varlığı lezyona bağlı faktörler; tipi, iğne kalınlığı, giriş sayısı işleme bağlı faktörler olarak değerlendirildi. Tüm değişkenler ki2 testi ile analiz edildi.
Bulgular: 242 hastaya BT eşliğinde ince iğne aspirasyon biyopsisi, 210 hastaya ise BT eşliğinde kesici iğne biyopsisi uygulandı. 73 (%16) vakada pnömotoraks, 46 (%10) vakada pulmoner hemoraji gelişti. 16 (%3,5) olgumuza göğüs tüpü takılmasına karar verildi. Pnömotoraks gelişmesi için anlamlı olan risk faktörü geçilen parankimin uzunluğu ve giriş sayısıdır. Pulmoner hemoraji gelişmesi için anlamlı olan tek risk faktörü ise seçilen iğne tipidir.
Sonuç: Bulgularımız, BT eşliğinde Transtorasik İğne Biyopsisi (TİB)’nin komplikasyon oranı düşük, güvenilir bir tanı yöntemi olduğunu doğrulamaktadır.

2. 
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında sosyodemografik özellikler ve komorbidite
Sociodemographic characteristics and comorbidity in patients with obsessive-compulsive disorder
Oğuz Karamustafalıoğlu, Yasemin Cengiz Ceylan, Bahadır Bakım, Sinem Gönenli Toker, Sibel Bozkurt, Bozkurt, Burcu Göksan, Özgür Öğütcen, Abdullah Akpınar
Sayfalar 112 - 116
Amaç: Bu çalışmanın amacı obsesif kompulsif bozukluk (OKB) tanılı hastalarda sosyodemografik özelliklerin ve komorbid eksen I tanılarının araştırılmasıdır.
Yöntem: Çalışmaya Şişli Etfal Hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran ve anksiyete bozukluğu polikliniğine yönlendirilen, DSM-IV tanı kriterlerine göre OKB tanısı alan 59 hasta alınmıştır. Komorbid tanılar SCID-I (DSM-IV Eksen I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme) ile değerlendirildi.
Bulgular: Hastaların 48 tanesi kadın (%81,4), 11 tanesi erkek (%18,6) idi ve literatüre göre daha yüksek kadın/erkek oranı saptandı. Ortalama yaş 32,3, eğitim süresi ise 8,7 yıldı. 52 tanesinde (%89) herhangi bir eştanı saptanmıştır ve en sık komorbid bozukluğun majör depresyon (%57,6) olduğu görülmüştür.
Tartışma: Çalışmamızda; majör depresyon (%57,6), özgül fobi (%37) ve agorafobi (%22) literatürden daha yüksek oranlarda; sosyal anksiyete bozukluğu (%22) ve panik bozukluğu (%15,3) ise literatürle benzer oranlarda bulunmuştur.

3. 
Okul sağlığı ve medikososyal faaliyetler
School health and medicosocial activities
Kenan Cekem, Okcan Basat, Sema Uçak, Can Ikizler
Sayfalar 117 - 122
Amaç: Bu çalışmada; okullarda faaliyet gösteren sağlık birimlerinin önemi ve eğitim-öğretime katkıları incelenmiştir. Okullardaki sağlık hizmetlerinin, ergenlik çağındaki öğrencileri hastalık ve kötü alışkanlıklardan koruma, tedavi etme, ruhsal ve bedensel olarak rehabilite etme konularında olumlu etkileri vardır. Gelişme çağındaki öğrencilerin okul dönemindeki sağlık düzeylerinin, ileri yaş dönemlerinde sağlık düzeylerini belirleyici rol oynayacağı öngörülmektedir.
Yöntemler: Çalışmanın uygulama bölümünde, okullardaki sağlık hizmetleriyle, eğitim programının etkinliği arasındaki ilişki istatistiksel olarak incelenmiştir. Çalışmaya İ.Ü., İ.T.Ü., Uğur Koleji ve Kültür Koleji verileri alınmıştır.
Bulgular: Bu veriler ışığında özellikle yüksek öğrenim öğrencilerinin yıllık vizite sayıları oldukça düşük bulunmuştur (0,157-0,486/yıl).
Sonuçlar: Mevcut okul sağlığı birimlerinin ve uyguladıkları programların eksiklikleri ve sorunları bulunduğu açık bir gerçektir. Bu eksikliklerin giderilmesi amacı ile sağlık bakanlığı, milli eğitim bakanlığı ve üniversitelerin halk sağlığı kürsüleri başta olmak üzere ilgili bölümlerinin bir araya gelerek ortak çalışmalar yapması, sorunları yerinde tespit ederek güncel ve etkin çözümler üretmeleri gerekmektedir.

4. 
Nonpalpable meme lezyonlarında stereotaktik eksizyonel biopsinin yeri
The role of stereotactic excisional biopsy in nonpalpable breast lesions
Gürkan Yetkin, Mehmet Uludağ, Bülent Çitgez, Abdülcabbar Kartal
Sayfalar 123 - 125
Amaç: Nonpalpable meme lezyonlu hastalarda, lezyonların tel ile işaretlenmesi sonrası yapılan eksizyonel biopsi sonuçlarının değerlendirilmesidir.
Gereç ve Yöntemler: Ocak 2003- Haziran 2008 tarihleri arasında Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi 2. Genel Cerrahi polikliniğinde rutin meme muayenesi sonrası istenen mamografi veya meme ultrasonografisinde malignite riski taşıyan, çapı 1 cm’den küçük, nonpalpable lezyonu olan 124 olgu çalışmaya alındı.
Bulgular: Çalışmaya alınan 124 hastanın yaş ortalaması 51,4 olup en yaslı hasta 73, en genç hasta 28 yaşında idi. Histopatolojik değerlendirmeğe göre 100 hastada (%80.64) benign, 24 hastada (%19.36) malign lezyon saptandı. Malign lezyonların, 15’i invaziv duktal karsinom, 6’sı lobuler karsinom, 3’ü ise insitu karsinom idi. Malignite saptanan olgularda prognostik faktörler değerlendirilerek 3 hastaya meme koruyucu cerrahi ve sentinel lenf nodu biopsisi, 2 hastaya meme koruyucu cerrahi ve aksiler küraj, 6 hastaya mastektomi, 13 hastaya modifiye radikal mastektomi uygulandı.
Sonuçlar: Tel ile işaretleme yapılarak gerçekleştilen eksizyonel biopsilerin, nonpalpable meme lezyonlarında maligniteyi saptayabilmesi ve seçilecek ikinci operasyona karar vermede yardımcı olması nedeniyle değerli bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz.

5. 
Çocuk suprakondiler humerus kırıklarının medial yaklaşım ile cerrahi tedavisinde orta dönem sonuçlarımız
Mid-term results of the surgical treatment of pediatric supracondylar humerus fractures via medial approach
Onat Üzümcügil, Ahmet Doğan, Mehmet Yetiş, Nikola Azar, Merter Yalçınkaya, Yavuz Kabukçuoğlu
Sayfalar 126 - 130
Amaç: Çocuk suprakondiler humerus kırıklarının cerrahi tedavisinde medial yaklaşım ile açık yerleştirme ve internal tespit uygulanan hastaların orta dönem sonuçlarının geriye dönük değerlendirilmesi.
Hastalar ve Yöntem: Düşme sonrası suprakondiler humeral bölgede Gartland tip III ekstansiyon kırığı gelişen ve kliniğimizde medial yaklaşım ile açık yerleştirme ve çapraz iki K-teli ile internal tespit uygulanan 33 hasta çalışmaya dahil edildi. Ameliyat sonrası 3. ve 4. haftalar arasında kırığın radyografik olarak kaynama durumuna göre teller çekildi. En son kontrollerde kaydedilen hareket açıklığı ve taşıma açısı değerleri sağlam taraf ile karşılaştırılarak sonuçlar Flynn kriterlerine göre değerlendirildi.
Sonuç: Ortalama takip süresi 27,6 ay (14-58 ay) idi. Hareket açıklığı ve taşıma açısı sonuçları Flynn kriterlerine göre değerlendirildiğinde; kozmetik (taşıma açısı) yönünden %100 tatminkar sonuç, fonksiyonel (hareket kısıtlanması) yönden %67 tatminkar, %33 başarısız sonuç elde edildi.
Çıkarımlar: Kapalı yerleştirmenin başarısız olduğu çocuk suprakondiler humerus kırıklarının cerrahi tedavisinde medial yaklaşım ile açık yerleştirme ve internal tespit, teknik olarak kolay uygulanabilir olması ve komplikasyonlarının azlığı nedeniyle güvenilir bir tedavi yöntemidir.

OLGU SUNUMU
6. 
Heterozigot metilentetrahidrofolat reduktaz (C677T) polimorfizmini taşıyan bir hastada gelişen serebral venöz trombus
Cerebral venous thrombosis in a patient with heterozygous methylenetetrahydrofolate reductase (C677T) polymorphism
Sinan Mahir Kayıran, Bülent Zülfikar
Sayfalar 131 - 133
Venöz tromboembolizm kalıtsal ve edinsel risk faktörlerinin etkileşimi sonucu ortaya çıkan ve genellikle erişkinlerde görülen multifaktöryel bir patolojidir. Serebral venöz trombus, önemli morbidite ve mortalite nedeni olmasına rağmen, çocuklarda sıklığının az olmasi nedeniyle (100000de 0.67) detaylı incelenmemiştir. Ancak cocuklarda da trombotik olaylarla ilgili raporların giderek artıs gösterdiği izlenmektedir. Methylentetrahidrofolat reduktaz (MTHFR) geninde C-T (C677T) degişimi son yıllarda genetik trombofilinin etiyolojisinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu makalede otomastoidit sonrası serebral venöz trombus gelişen ve metilentetrahidrofolatredüktaz (MTHFR) geninde C677T polimorfizmini heterozigot olarak taşıyan bir çocuk hasta bildirilmiştir.

7. 
Menometroraji ile başvuran bir adolesanda prolaktinoma: Olgu sunumu
An adolescent prolactinoma presented with menometrorrhagia: Case report
Emrah Can, Ilhan Asya Tanju, Selami Süleymanoğlu, Ferhan Karademir, Ismail Göçmen
Sayfalar 134 - 136
Prolaktinoma çoğunluğu selim karakterli yaygın bir hipofiz tümörüdür. Kız/erkek oranı 10/1’dir. Adolesan çağın intrakraniyal tümörlerinin %2 kadarını prolaktinoma oluşturmaktadır. Prevalansı 100/1.000.000 olarak bildirilmektedir. Başlıca klinik bulguları düzensiz kanama, pubertede duraklama, hipogonadizm ve galaktoredir. Bunun yanı sıra bazı olgularda kitle etkisine bağlı olarak başağrısı ve görme ile ilgili sorunlar bildirilmiştir. Bu yazıda sık ve düzensiz olan adet kanaması (menometroraji) ile başvuran 14 yaşında bir adolesanda prolaktinoma olgusunun vurgulanması amaçlanmıştır.

8. 
Malign melanomun nadir bir varyantı: Balon hücreli melanom
A Rare form of malignant melanoma: Balloon cell melanoma
Murat Livaoğlu, Şafak Ersöz, Ayten Livaoğlu, Emrah Sözen
Sayfalar 137 - 141
Balon hücreli melanom, malign melanomun nadir bir varyantıdır. Melanozomların genişlemesi, dejenerasyonu ve füzyonuna bağlı olarak hücrelerin geniş, soluk ve vakuollü sitoplazma görünümü ile karakterizedir. Balon hücre değişikliği, primer ve metastatik melanomlarda meydana gelebilen bir değişikliktir. 52 yaşında kadın hasta, sol el 3. parmak sırtında 2 yıldır iyileşmeyen yara nedeniyle başka bir merkezde cerrahi kliniğine başvurdu. Lezyon eksize edildikten kısa bir süre sonra tekrarlayınca hastanemize sevk edildi. Bazal hücreli karsinom ön tanısıyla eksize edilen lezyon, histopatolojik olarak balon hücreli malign melanom tanısı aldı. Nadir görülmesi, klinisyen tarafından kolayca tanınamaması ve histopatolojik olarak tanı güçlüğünün olması nedeniyle olgu sunulmaya değer bulundu.

9. 
Anti-Kell ve anti-C alloimmünizasyonu: Üç olgu sunumu
Anti-Kell and anti-C alloimmunization: report of three cases
Fatih Bolat, Ali Bülbül, Sinan Uslu, Serdar Cömert, Emrah Can, Asiye Nuhoğlu
Sayfalar 142 - 145
Yenidoğanın hemolitik hastalığı, eritrositler üzerinde yer alan antijenlere karşı oluşan antikorların fetüse geçmesi nedeni ile ortaya çıkan bir hastalıktır. Günümüzde Rh uyuşmazlığı nedeni ile Rh (D) immunglobulinlerin yaygın olarak kullanılması sonucunda anti-D dışındaki antikorların neden olduğu subgrup uyuşmazlığına bağlı yenidoğanın hemolitik hastalığının önemi ve sıklığı giderek artmaktadır. Klinik bulgular, yenidoğanın hafif sarılığından başlayıp ağır his fetalis olgularına kadar değişen bir spektrumda izlenmektedir.
Bu yazıda, yenidoğan döneminde sarılık ve anemi tanıları ile yatırılan ve subgrup uyuşmazlığı tespit edilen üç olgu sunulmuştur. OLGU 1: Postnatal 22. saatinde sarılığı fark edilen zamanında doğmuş bebeğin fizik muayenesinde sarılık dışında patolojik bulgu saptanmadı. Direkt coombs pozitifliği ve anemisi olan hastaya fototerapi başlandı ve intravenöz immünglobulin (İVİG) verildi. Subgrup analizinde anti-C antikor pozitifliği saptandı. OLGU 2: Postnatal beşinci gün sarılık şikâyeti ile başvuran term olgu, 48 saat süreyle uygulanan fototerapi sonrasında total serum bilirubini (TSB) 12 mg/dl’ye düştü. Fototerapi kesildikten 12 saat sonra bakılan TSB 18 mg/dl’ye yükselmesi üzerine yapılan tetkiklerinde anti-Kell antikorları pozitif saptandı. OLGU 3: Postnatal 24. saatinde ortaya çıkan sarılık nedeniyle yatırılan term bebeğin öyküsünde kardeşine iki günlük iken kan değişimi yapıldığı ve kaybedildiği öğrenildi. Fizik muayenesinde cilt ve konjuktivaları ikterik, mezokardiak odakta 2/6 şiddetinde üfürüm saptandı. Direkt coombs testi pozitif olduğu için İVİG verildi. Subgrup analizinde anti-Kell antikorları pozitif olarak saptandı. Kell negatif kan ile bebeğe kan değişimi uygulandı.
Günümüzde özellikle subgruplara bağlı gelişen hemolitik aneminin önemi giderek artmaktadır. Daha önceleri hafif anemi ile seyrettiği düşünülen subgrup uyuşmazlıklarının da artık ciddi fetal ve neonatal komplikasyonlara yol açabileceği bilinmektedir. Bu nedenle hemolitik anemisi olan yenidoğan bebekler olası subgrup uyuşmazlığı açısından dikkat edilmelidir.

10. 
Yenidoğanda alkol intoksikasyonu: Olgu sunumu
Alcohol intoxication in a neonate: Case report
Emrah Can, Sinan Uslu, Ali Bülbül, Serdar Cömert, Fatih Bolat, Asiye Nuhoğlu
Sayfalar 146 - 148
Yenidoğan ve süt çocukluğu döneminde alkol intoksikasyonu nadirdir. Alkol intoksikasyonu hipoglisemi, asidoz, hipotermi, elektrolit düzensizliği, kanama, kardiyak bozukluklar, bulantı, kusma ve karaciğer fonksiyon bozukluğu ile seyredebilir. Alkol intoksikasyonu sıklıkla erişkinde izlenen intoksikasyon olsa da infantlarda ve yenidoğan döneminde hayatı tehdit eden sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle erken tanı ve tedavi hayat kurtarıcıdır. On dört günlük kız bebek acil polikliniğe saf alkol içme ve huzursuzluk nedeniyle getirildi. Fizik muayenesi normaldi. Kan alkol seviyesi 22 mg/dl (0,22 promil) bulundu. Özellikle süt çocukluğu döneminde saptanan zehirlenme varlığında acil serviste adli rapor mutlaka tutulmalı ve çocuk istismarı akla gelmelidir. Çocukluk çağında bu tür zehirlenmelerin önlenebilmesi için, alkol içerikli preparatların üzerinde dikkat edilmesi gereken özel durumlar belirtilmelidir.

LookUs & Online Makale