| OLGU SUNUMU | |
| 1. | Güncel reaktif cerrahi: LASİK (Laser in situ Keratomileusis) Modern refractive surgery: LASİK (Laser in situ Keratomileusis) Ersin Oba, Aytekin Apil, Hasan VatanseverSayfalar 9 - 10 Makale Özeti | |
| 2. | Organofosfat intoksikasyonunda acil tedavi yaklaşımı Emergency therapy management in organophosphate intoxication Ayda Başgül, Sevtap Hekimoğlu, Ayşe Hancı, Sibel Oba, Birsen EkşioğluSayfalar 11 - 14 Giriş: Organofosfat intoksikasyonu ilk kez Du Bois tarafından 1948 de tanımlanmıştır. Organofosfatla rirreversibl, karbamatlar reversibl olarak asetilkolinesteraza bağlanarak hem otonom hem santral sinir sistemi için hayati bir nörotransmitter olan asetilkolinin kolinerjik sinapslarda birikimine neden olarak klinik tabloyu oluşturur. Olgu sunumu: 23 Yaşında kadın hasta, acile getirildiğinde 1/2 çay bardağı, Dichlorvos (2,2- dichlorovinily dimethyl phosphate) içeren ins etkisi disuisid amacıyla bir saat önce oral olarak almıştı. Karın ağrısı, bulantı dışında şikayeti yoktu. Erken gastrointestinal dekontaminasyon yapılmıştı. Şuur bulanıklığı, terleme, flushing olması nedeniyle tarafımızdan değerlendirildi. Atropin + pralidoksim tedavisi başlandı. Elimizde yeterli doz pralidoksim olmadığından literatürde önerilenden çok daha düşük dozdan verildi. Sonuç: Organofosfat zehirlenmeleri hayatı tehdit eden vakalardır. Erken gastrointestinal dekontamiııasyona ilaveten tek doz 200mg pralidoksim + Inıg atropin IV tedavisinin dahi faydalı olabileceği kanaatine vardık. |
| ORIJINAL ARAŞTIRMA | |
| 3. | Demir eksikliği anemisinde nötrofil hipersegmentasyonu Neutrophil hypersegmentation in iron deficiency anemia Serpil Düzgün, Yıldız Yıldırmak, Feyzullah Çetinkaya, Günsel Kutluk, Metin Uysalol, Merih Akışık, Reyhan YıldırımSayfalar 15 - 20 Amaç: Nötrofil hipersegmentasyonu, megaloblastik anemilerde beklenen bir periferik yayma bulgusudur. Yapılan araştırmalar demir eksikliği anemisi teshit edilen hastalarda da nöt¬rofil hipersegmentasyonu olabileceğini göstermiştir. Biz de bu çalışmamızda demir eksikliği anemisi olan, ancak B12 vitamini ve folik asit düzeyleri normal bulunan hastalarda nötrofil hipersegmentasyonu sıklığını araştırdık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya katılan vakalar (n: 123) iki grııba ayrıldı: Grup I demir eksikliği anenıili 102 hastayı, kontrol grubu olan Grup II ise sağlıklı 21 hastayı kapsıyordu. Her iki grubun ortalama yaşları ve cinsiyet dağılımları ben¬zerdi. Bulgular: Hipersegmentasyoıı Grup 1’de %30.4, Grup II’de ise %9.5 sıklığında bulundu. Gruplar arasında hipersegmentaysorı varlığı yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p < 0,05). Sonuç: Bu bulgular bize nötrofil hipersegmantasyonunun izole demir eksikliği anemisi olan hastalarda da görülebileceğini göstermektedir. |
| 4. | Çocuklarda beta-hemolitik streptokoklara bağlı tonsillofarenjit tedavisinde üç farklı ilaç rejiminin etkinliğinin karşılaştırılması Comparison of three antibacterial regimens in the treatment of tonsillopharyngitis due to beta-hemolytic strepto cocci in children Zeki Toplu, Günsel Kutluk, Feyzullah Çetinkaya, Metin Uysalol, Merih AkışıkSayfalar 21 - 24 Amaç: Boğaz kültüründe A grubu beta-hemolitik streptokok (AGBHS) üreyen hastalarda oral penisilin V, klaritromisin ve azitromisin tedavilerinin etkinliklerini karşılaştırıldı. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya akut tonsillofarenjit tanısı konulan ve boğaz kültürlerinde A grubu beta-hemolitik strep¬tokok üreyen 60 hasta alındı.Hastalar iiç eşit gruba ayrıldı. Birinci gruba on giin süreyle penisilin V, ikinci gruba 10 gün süreyle klaritromisin ve üçüncü gruba iiç gün süreyle azitro¬misin verildi. Tedavinin etkinliği antibiyotik tedavisinin biti¬minden 3-7 gün sonra alınan boğaz kültürlerinde üreme olup olmamasına göre değerlendirildi. Bulgular: Her iiç grupta orofarenks AGBHS kiiltiirü pozitif olan 20’şer hastadan antibiyotik tedavisi sonrasında penisilin grubunun 19’unda (%95), klaritromisin ve azitromisin grubu¬nun tamamında (%100) bakteri eradikasyonu saptandı. Bak¬teri eradikasyunu bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). Sonuç: Bu bulgularla AGBHS tonsillofarenjitinin tedavisinde ve bakteri eradikasyonunda konvansiyonel penisilin tedavisi¬nin yanı sıra azitromisin ve klaritromisinin de etkili bir şekil¬de kullanılabileceği sonucuna varıldı. |
| 5. | Prematüre bebeklerde retinopati insidansı ve retinopati saptanan gözlerde evre - zon ilişkisi The incidence of retinopathy among premature babies and zone-grade relationship in ROP diagnosed eyes Aytekin Apil, Hasan Vatansever, Ersin Oba, B. Buğra AkdemirSayfalar 25 - 29 Amaç: Prematüre bebeklerde doğum ağırlığı ve gestasyonel haftaya göre Prematüre Retinopatisi (PR) insidansı saptan¬ması ve Prematüre Retinopatisi bulunan gözlerin zon ve evre ilişkisinin tespiti amaçlanmıştır. Metod: Gestasyonel haftaları 26-36, doğum ağırlıkları 540- 2650gr arasında değişen 525 bebeğin 1050 gözü çalışmaya alındı.Pupil dilatasyonu %0.5 siklopentolat ve %2.5’ lik feni- lefrin ile yapılıp indirekt oftalmoskopi ve skleral depresyon ilefundus muayeneleri yapıldı. Bebekler gestasyonel haftala¬rına, doğum ağırlıklarına göre iki gruba ayrılıp her bir grup¬ta PR insidansı bulundu.Ayrıca retinopati saptanan gözlerde evre ile zon ilişkisi incelendi. Bulgular: 525 Prematüre bebekten 219’unda (%41.7) PR saptandı. Prematüre bebeklerin 41’ i (%7.8) ileri tedavi ama¬cıyla İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakülteleri’nin Oftal¬moloji Departmanları na sevk edildi.1680 gram ve 34 gestas¬yonel hafta üstündeki bebeklerin gözlerinde eşik hastalığı saptanmadı. 750gr ve altındaki tüm bebeklerde PR mevcut iken 2000gr üzerinde 28 bebeğin 2 tanesinde PR saptandı.Re¬tinopati saptanan 428 gözde en sık regresyonun 188 göz ile (%43.92) e,vre II’den olduğu ve 291 göz ile (%67.99) ile zonl- II’ te meydana geldiği görüldü. Sonuç: Bir çok çalışmada gestasyonel hafta ve ağırlığa göre farklı PR insidansları sonuçları bildirilmiştir.Her ne kadar eşik hastalığı en fazla düşük doğum ağırlığı ve gestasyonel haftaya sahip bebeklerde görülse de, nadiren 2500 gram üzeri bebeklerde de bulunmuştur.Çalışmamız PR muayenesinde gestasyonel hafta ve doğum ağırlığının üst sınırlarının çizilmesinin güvenli olarak belirlenemeyeceğini göstermektedir. |
| OLGU SUNUMU | |
| 6. | Poliglandüler otoimmun sendrom Tip III Polyglandular autoimmune syndrome TYPE III Cemal Bes, S. Kerem Okutur, Ç. Yazıcı Ersoy, B. Tolga KondukSayfalar 30 - 33 Poliglandüler otoimmun sendrom (POS), endokrin bezlerin hormonal faaliyetlerinde yetersizliğe yol açan bir grup otoimmun hastalığıdır. POS tip I ve tip II olarak 2 kategoriye ayrılır. Ek bir grup olan POS tip II! daha sonra eklenmiştir ve otoimmun tiroid hastalığına insüline bağımlı diabetes mellitus, (İDDM), pernisiyöz anemi, vitiligo ve diğer otoimmun hastalıkların eşlik etmesi ile karakterizedir. Tip I ve II’ ye göre daha nadir görülmektedir ve farklı olarak adrenal korteks tutulumu bulunmamaktadır. Biz burada kliniğimizde gördüğümüz otoimmun tiroid hastalığı ve pernisiyöz anemisi (POS tip Illb) bulunan bir vakayı sunduk. |
| ORIJINAL ARAŞTIRMA | |
| 7. | Çocukluk çağında görülen sindirim sistemi perforasyonları Gastrointestinal perforations seen in childhood Mustafa İnan, Burhan Aksu, Çağatay Yalçın Aydıner, Mehmet PulSayfalar 34 - 38 Amaç: Çocukluk çağında sindirim sistemi perforasyonu gö¬rülen olguların literatür eşliğinde incelenmesi. Gereç ve Yöntem: 1994-2002 yılları arasında sindirim siste¬mi perforasyonu tanısı alan 35 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Olgular: yenidoğan, infant ve çocuk olmak üze¬re üç gruba ayrıklı. Bulgular: Yenidoğan grubunda, sindirim sistemi perforasyonunun en sık nekrotizan enterokolit (n=10) nedeniyle, ileum- da (n=9) geliştiği gözlendi. Bu hastalara genellikle ileostomi (n=8) yapıldı ve mortalité oraıv %35.2 oldu. Infant grubunda, bir mide ve bir kolon perforasyonu gözlendi. Bir hastada da perforasyonun yeri bulunamadı. Bu grupta sadece bir hasta yaşadı. Çocuk grubunda ise en sık perforasyon sebebi karın travması (n=4) ve koroziv madde alimiydi (n=4). Bu olgulara genellikle primer tamir (n=6) yapıldı ve mortalité oranı %26.6 oldu. Sonuçlar: Sağlık teknolojisindeki gelişmeler çocuklarda görülen sindirim sistemi perforasyonlarmın tanı, tedavi ve takip yöntemlerine ciddi katkılar sağlamıştır. Ancak yaşamı tehdit eden bu sorun günümüzde bile ciddiyetini korumaktadır. Erken tanı ve uygun cerrahi tedavi mortalité oranını düşüren en önemli faktörlerdir. |
| 8. | Diabetes mellituslu olgularda koagülasyon ve fibrinolitik aktivite göstergesi olarak Antithrombin III ve D-Dimer düzeyleri The levels of Antithrombin III and D-Dimer as indicator of coagulation and fibrinolytic activity in diabetes mellitus Işık Türkalp, Naciye Erzengin, Hilal SekbanSayfalar 39 - 45 Amaç: Bu çalışma diabetes mellituslu olgularda koagülasyon ve fibrinolitik aktiviteyi araştırmak, ayrıca diabetik olgularda glikometabolik kontrol durumu ile koagülasyon aktivitesi ve fibrinoliz arasındaki ilişkiyi saptamak için yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Sağlıklı 20 kontrol olgusunda ve 35 kompli¬kasyonla diabetik olguda Antitrombiıı III (ATI! III), D-dimer, Fibrin yıkım ürünü (FDP) düzeylerini tayin ettik ve Hemoglo¬bin Al e (HhAlc) ile ATI! III ve D-dimer arasındaki korelasyo¬nu araştırdık. Bulgular: Çalışmamızda DM’lu olguların ATM III ve D-Dimer düzeylerini sağlıklı kontrol olgularından anlamlı derecede yük¬sek bulduk (p<0.0060, p<().()()l). FDP düzeyi ise DM‘lıı olgu¬larda, sağlıklı kontrol olgularından önemlilik sınırında daha yüksekti (p<0.050). iyi ve kötü kontrollü diabetik olgularda HhAlc ve AKŞ açısından anlamlı bir fark olduğunu saptadık (p<0.001, p<().00l). Tüm diahetiklerin HbAIc’si ile ATM III‘ii arasında orta derecede bir korelasyon (r=0.49, p<0.03), kötü kontrollü gnılnın HbAlc’si ile ATH IIFii arasında da orta dere¬cede bir korelasyon saptadık (r=0.47, p=0<048). Buna paralel olarak kötü kontrollü grubun ATH III düzeyini (% 112.83+23), iyi kontrollü grubun ATH-III düzeyinden (%100.71 ±19) daha yüksek saptadık. HhAlc ile D-dimer arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptayamadık (p>0.5). iyi kontrollü grubun D-dimer düzeyi 0.47±0.27 kötü kontrollü grubun D-di¬mer düzeyi 0.56±0.40 pg/ml olarak bulduk. Komplikasyonla diabetik çalışma grubumuzda yaş ile D-dimer arasında hafif derecede bir korelasyon vardı (r-0.4167, p<0.013). Yaş ile ATH III arasında ise korelasyon tespit edilmedi. Sonuçlar: Bu bulgularımıza dayanarak DM’ lu olgularda koagülasyon aktivitesi ve fibrinolizisin arttığı kanısına vardık. Kötü metabolik kontrollü DM’lu olgularda koagülasyon aktivitesi dalıa fazla artmaktadır. Glikometabolik kontrolle fibrinolitik aktivite arasındaki ilişki ise HhAlc ile gösterilememektedir. |
| 9. | Crouzon sendromuna radyolojik yaklaşım Radiological approach to Crouzon‘s Syndrome İrfan Çelebi, Barış Yanbuloğlu, Tuğser Hakan Doğan, Ayhan Üçgül, Seniha Aktaş, Muzaffer BaşakSayfalar 46 - 49 Amaç: Bu çalışmanın amacı, erken‘ tanı ve tedavinin önemli olduğu Crouzon Sendromu‘ na radyolojik yaklaşımı tartışmak¬tır. Gereç ve Yöntem: Transvajinai yolla, zamanında doğan üç aylık bir bebek, anormal kafa şekli nedeniyle beyin cerrahisi servisinden kliniğimize sevk edildi. Olgu, direkt kranyum gra- fisi, transkranyal renkli Doppler sonografi (RDS), bilgisayar¬lı tomografi (BT), 3 boyutlu bilgisayarlı tomografi (3B BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile değerlendirildi. Bulgular: Sütürlerin füzyonunun ve anterior kraııyal fossaya göre orbitanın pozisyonunun gösterilmesinde 3D BT en de¬ğerli tanı yöntemiydi. Transkranyal RDS, intrakranyal basınç değişikliklerinin değerlendirilmesinde ve post operatif takipte kullanılan yararlı bir noninvaziv tekniktir Sonuç: Modern görüntüleme yöntemleriyle Crouzon Snd. da¬ha kolay bir şekilde tanımlanabilmekte hastalık hakkında pre- op ve postop detaylı bilgiler ekle edilebilmektedir |
| OLGU SUNUMU | |
| 10. | Gluteal bölgenin delici kesici aletle yaralanmasında tedavi stratejisi Stab wounds to the gluteal region: A management strategy Halil Coşkun, Tiilay Eroğlu, Uygar Demir, Burhan Gündüz, Mehmet MihmanlıSayfalar 50 - 53 Gluteal bölgenin delici kesici aletle yaralanması oldukça nadir olup, kompleks ve ciddi yaralanmalara neden olarak, yaralanmanın lokalizasyonuna göre ölümcül seyredebilmektedir. Biz burada oldukça ender görülen arteria guluteus inferior yaralanmasını anjiografik olarak tespit edip başarılı bir embolizasyon tedavisini bildirmekteyiz. |
| 11. | Femurda hemofilik psödotümör Hemophilic pseudotumor of the femur Ahmet Mesrur Halefoğlu, Muhammet AcarSayfalar 54 - 56 Psödotümörler hemofili vakalarında nadiren görülürler ve gerçek kemik tümörlerini taklit edebildiklerinden tamda zor¬luklara yol açabilirler. MR görüntüleme bu tür lezyonların tanısında çok yararlı ve hassas bir modalitedir. MR inceleme hem lezyon içerisindeki değişik safhalara ait kan ürünlerini açığa çıkarak hemofilik psödotümörler hakkında önemli bilgiler temin eder, hem de tedavi planlamasında yarar sağlar. Biz MR görüntülemeyi femurda hemofilik psödotümör tanısında kullandık ve bir hemofili vakasındaki psödotümör için patognomonik olan karakteristik kan ürünlerini bu lezyonda ortaya koyduk. |
| 12. | İlk ayak replantasyonu olgumuz Our first foot replantation case Kemal Uğurlu, Ayşin Karasoy, Onur Egemen, Bülent Aksoy, Lütfü BaşSayfalar 57 - 60 Alt ekstremitenin travmatik amputasyonlarında replantasyon uygulamaları mikrocerrahi deneyimi olan bir ekip gerektiren uzun, komplike operasyonlardır. Ayak ve bacağa yönelik protezler çok gelişmiş olsa da çoğunlukla fonksiyonel ve estetik açıdan replante edilmiş ekstremitenin yerini tutamaz. Bu makalede, hastanemizde ilk kez uygulanan ayak replantasyonu olgusunu ve bu konudaki literatür bilgilerini sunmaktayız. |