ISSN : 1302-7123 | E-ISSN : 1308-5123
Şişli Etfal Tıp Bülteni - Med Bull Sisli Etfal Hosp: 30 (3)
Cilt: 30  Sayı: 3 - 1996
ORIJINAL ARAŞTIRMA
1. 
Laparoskopik Kolesistektomi Uygulanan Hastalarda Kardiovasküler Değişiklikler ve Kan Gazlarının İncelenmesi
Cardiovascular and Arterial Blood Gas Changes During Laparoscopic Cholescystectomy
Sibel Oba, Yeşim Koçkesen, Gürkan Yetkin, Sadık Yıldırım, Berrin Yalçın, Raife Torun
Sayfalar 7 - 11
AMAÇ: Bu çalışmada laparoskopik kolesisrektomik uygulanan hastalarda kardiovasküler değişiklikler ve kan gazlarının incelenmesi amaçlandı.
MATERYAL VE METOD: Tiyopenron, atrakuryum, isofluran, N2O + 02 ile genel anestezi verilmiş ASA 1 ve 2 grubuna dahil 24 laparoskopik kolesistektomi olgusu üzerine çalı­şıldı. Radial arter katerizasyonu uygulandı. Preoperatuvar, indüksiyon sonrası, intraperitoneal CO2 insflasyonu sonrası insuflasyondan 60 dakika sonra ve ekstübasyonda olmak üzere 5 kez, kalp tepe atımı (KTA). ortalama arter basıncı. (OAB) kaydedildi ve arter kan gazları analizleri (AKGA) yapıldı. AKGA ile arteryel pH. PaO2, PaCO2, HCO3 ve BE saptandı.
BULGULAR: İnsuflasyon sonrası bütün ölçümlerde KTA,
OAB ve PaCO2de anlamlı bir artış(p<0.05), pH'da belirgin bir düşüş görüldü (p<0.00/ ). Insuflasyondan 60 dakika sonra HCO3 değerleri anlamlı bir azalma gösterirken, BE değerleri negatif yönde anlamlı yüksek bulundu (p<0.05).
SONUÇ: LK anestezisinde hasta seçiminde dikkatli olunması ne ortaya çıkabilecek komplikosyonları önlemek için yakın bir kardiovasküler sistem ne kan gazı takibinin önemi vurgulandı.

2. 
Esansiyel Hipertansiyon ve Aterosklerozda Endotelin-1 Düzeyleri
Endothelin-1 Levels at the Essential Hypertansion and Atherosclerosis
Ziyaettin Durakoğlu, Ilker Öner, Hikmet Yurtsever
Sayfalar 12 - 20
AMAÇ: Bu çalışma esansiyel hipertansiyonlu ve aterosklerozu olan normotansif hasralarda endotel disfonksiyonunun bir göstergesi olan plazma endotelin-1 (ET-1) düzeylerinin saptanması ve sağlıklı kişilerin düzeyleri ile karşılaştırılması amacı ile yapılmıştır.
MATERYAL VE METOD: 45 esansiyel hipertansiyonlu ve 15 normotansif atemskleroıik kormıer kalp hastası ve 15 sağlıklı korıtml gruhıınuıı plazma ET-1 düzeyleri radio immünassay (RİA) metodu ile saptandı.
BULGULAR: Esansiyel hipertansiyonlu hastalarda, hipetansiyonun şiddeti ve organ hasarı arttıkça ET-1 düzeylerininde anlamlı bir şekilde arttığı saptandı. ET-1 düzeyleri ile yaş, hipertansiyonun süresi, vücut kitle indeksi, sistolojik ve diastolik kan basınçları, sigara kullanımı, plazma glikoz, total kolesterol, LDL kolesteml düzeyleri ile pozitif korelasyon, HDL kolesterol düzeyleri ile negatif korelasyon saptandı. Aterosklerotik koroner kalp hastalığı olan normotansif hastalarda da plazma ET-1 düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulundu.
SONUÇ: Endotel disfonksiyonunun bir göstergesi olan ET-1, her iki hastalığın etyopatogenezinde ve komplikasyonların gelişiminde önemli rol oynamaktadır.

3. 
lg A Nefropatisinde Immunsupresif Tedavinin Etkinliği
Efficancy of lmmunosuppressive Therapy in lg A Nephropathy
Aydoğan Özbek, Ümit Ince, Hakkı Arıkan, Özlem Harmankaya, Akif Eran
Sayfalar 21 - 24
AMAÇ: lg A nefropatisi en sık görülen primer glomerulonefrittir. Bununla beraher tedavi yaklaşımı konusunda henüz kesin bir görüş birliği sağlanamamıştır.Bu çalışmada lg A nefropatisinde immunsupressif tedavinin etkinliğini araştırdık.
MATERYAL VE METOD: Böbrek biopsisi ile tanısı konmuş yaşları 15-62 arasında değişen, 9'u erkek, 5'i kadın toplam 14 hasta değerlendirildi. Böbrek fonksiyonları normal bulunan 12 hastaya (Cer 74-120 mi/dk) dört ay 'süre ile "prednisolorıe" (40 mg/gün) ve "azathioprine" (100 mg/gün) uygulandı. Başlangıçta renal yetersizliği olan (Ccr<60 ml/dk) iki hastaya "prednisolone" (40 mg/gün) ve "cydophosphamide" ( I00 mg/gün) dört ay süresince verildi.
BULGULAR: Dört aylık tedavi sorumda bir hasta dışında tüm hastalarda hematüri kayboldu. Başlangıçta saptanan proteinüride (ortalama 1.25±0.39 gr/gün) tedaviden sonra (ortalama 0.11±0.08 gr/gün) anlamlı bir azalma görüldü (p<0.05 ). Proteinürisi olan dokuz hastanın yedisinde proteinüride tam remisyon elde edildi; iki hastada proteinüride azalma saptanmadı. Başlangıçta renal yetersizliği olan iki hastada, tedaviden sonra böbrek fonksiyonlarında anlamlı bir düzelme saptandı (p<0.05). 1-6 yıl süre ile takip edilen hastaların birbirinde böbrek fonksiyonlarında azalma gözlenmedi.
SONUÇ: Uyguladığımız immunsupressif tedavi ile elde ettiğimiz sonuçlar, lg A nefropatisinde immunsupressif tedavinin önemli bir yeri olduğu kanaatini uyandırmıştır.

4. 
Sağlıklı Yenidoğanlarda Umbilical Kord Kan Gazları ve Apgar Skorlarının Karşılaştırılarak Sinan Fizyolojik Hipoksinin Gösterilmesi
To Show The Physiological Hypoxia of Healthy Newborn by Comparing Cord Blood Gases with Apgar Scores
Sinan Uslu, Güner Karatekin, Ayşegül Taplamacı, Asiye Nuhoğlu
Sayfalar 25 - 27
AMAÇ: Bu çalışma, yenidoğanın değerlendirilmesinde uzun yıllardır rutin olarak kullanılan Apgar skorlaması ile umbilikal kord kan gazları arasındaki ilişkiyi saptamak ve yenidoğanlarda fizyolojik hipoksiyi ortaya koymak amacıyla planlanmıştır.
MATERYAL VE METOD: Şişli Etfal Hastanesi Kadın Doğum Kliniklerinde doğan 18 sağlıklı term bebeğin Apgar skorlaması ile beraber umbilikal kord kan gazları tayinleri yapıldı.
BULGULAR: 1. ve 5. dakika Apgar skorları 7'nin üzerinde tespit edilen tüm bebeklerde umbilikal kord kanı pH değerleri ortalama 7.26 (7.19-7.39), P02 ortalama 23.36 (17.4-3 I.2) mnıHg, PC0 2 ortalama 45.49 (31.8-61.2), Base excess ortalama -6.00 (-1.00--/4.9) olarak saptandı.
SONUÇ: Literatür bilgilerine uygun olarak bulunan umbilikal kord kan gazlan değerleri sağlıklı yenidoğanlarda fizyolojik hipoksiyi tanımlamada yararlı ve geçerli bir yöntemdir.

5. 
Bozulmuş Glikoz Toleransı ve Ateroskleroz
lmpaired Glucose Tolerance and Atherosclerosis
Ziyaettin Durakoğlu, Ilker Öner, Banu Kılıç, Sema K. Seber, Hikmet Yurtsever
Sayfalar 28 - 32
AMAÇ: Bu çalışma bozulmuş glikoz toleransı (BGT) ve ateroskleroz arasındaki ilişkiyi araştırmak,akut myokard enfarktüsü sonrası meydana gelen glikoz metabolizma değişikliklerini izlemek, akut myokard enfarktüsü geçiren hastalarda, metabolik sendromun diğer parametreleri ile bozulmuş glikoz toleransı arasındaki ilişkile­ri değerlendirmek üzere yapıldı.
MATERYAL VE METOD: Şişli Etfal Hastanesi 2. Dahiliye Servisi ve Koroner Yoğun Bakım Ünitesinde yatan hastalardan basit rastlantısal örnekleme metodu ile seçilen ilk gruptaki 20 hastaya akut myokard enfarktüsü sonrası 14-21. günler arasında, ikinci gruptaki 24 hastaya, akut myokard enfarktüsü sonrası 16-18 ay sonrası oral glikoz tolerans testi (OGTT) yapıldı. Kontrol grubu olarak 24 sağlıklı kişiye OGTT yapıldı. Ayrıca ilk gruptaki hastalardan BGT saptanan 7 tanesine 3 ay sonra OGTT tekrar yapıldı.
BULGULAR: İlk gruptaki 20 hastanın 13 tanesinde (%65) BGT saptanırken, ikinci gruptaki 24 hastanın 13 tanesinde (%54) BGT saptandı. Kontrol gruhundaki 16 hastanın 1 tanesinde BGT saptandı. Kontrol grubu ile her 2 çalışma gruhu arasında istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı fark saptanırken (p<0.001 p<l).001 ), çalışma grııptan arasında fark saplanmadı (p>0.5). İlk gruptaki BGT saptanan 13 hastadan, OGTT tekrarlanabilen 7 hastadan, 6 tanesinde BGT’nin devam ettiğini, 1 hastada ise diabetes mellitus geliştiği saptandı. Çalışma grupları birleştirilerek, BGT ile metabolik sendromun diğer parametreleri olan android ·ohl'Zite, hipertansiyon, total kolesterol, trigliserid, LDL ve VLDL kolesterol düzeyleri ile pozitif korelasyon, HDL kolesterol düzeyleri ile negatif korelasyon saptandı.
SONUÇLAR: 811 bulgulara göre; aterosklerotik koroner kalp hastalığı olanlarda BGT bulunma oranının normal kişilere göre ileri derecede yüksek olduğunu, BGT’nın ateroskleroz için bir risk faktörü olarak kabul edilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Ayrıca akut myokard enfarktüsü sonrası, 2 hafta sonrasında glikoz metabolizmasında değişiklik olmadığını, BGT’nın metabolik sendromun diğer parametreleri ile bir arada bulunduğunu, aterosklerotik koroner kalp hastalığı olan hastalarda risk faktörleri araştırılırken BGT'nin de araştırılması gerektiğini savunuyoruz.

OLGU SUNUMU
6. 
Çocuk Premedikasyonunda Oral Midazolam-Triclofos Sodium Alfentanyl ve Plasebonun Karşılaştırılması
Çocuk Premedikasyonunda Oral Midazolam-Triclofos Sodium Alfentanyl ve Plasebonun Karşılaştırılması
P. Akduygu, A. Başgül, A. Hancı, N. Sivrikaya
Sayfalar 33 - 38
Çocuklarda premedikasyon amacı ile oral yolla Midazolam, Triclofos sodium, Alfentanyl kullanarak etkilerini plasebo ile karşılaştırdık.
Çalışmaya 1-10 yaş arası ASA I/II grubundan 53 hasta dahil edildi.
Değerlendirmede sodasyon skalası, ebeveynlerinden ayrılmadaki tavırları, indüksiyon yöntemine gösterdikleri tepki (IV-Maske), Sistolik Arter Basıncı (SAB),Diastolik Arter Basıncı (DAB), Kalp Atım Hızı, sP02 ve kusma parametreleri göz önüne alındı.
Premedikosyon uygulanan 3 grup hastada sedasyon skalası plaseboya göre ileri derecede anlamlıydı.
Midozolam ve Alfentanyl kullanılan çocuklar ebeveynlerinden ayrılmada plaseboya göre ileri derecede rahattır.
Çonıklarda oral premedikasyonda yüksek sedasyon etkisi ve yan etkisinin azlığı nedeniyle Midazolomu önermekteyiz.

ORIJINAL ARAŞTIRMA
7. 
Renal Amiloidozlu Vakalarda ACE Inhibitör Tedavinin Proteinüri Üzerine Olan Etkisi
The Effect of ACE lnhibitor Treatment on Proteinııria in Cases with Renal Amyloidosis
Hakkı Arıkan, Gürkan Yurteri, Özlem Harmankaya, Akif Eran, Aydoğan Öbek
Sayfalar 39 - 42
AMAÇ: Lireratürde ACE İnhibitörlerinin son yıllarda nefrotik sendromlu hastalarda proteinüri üzerine olumlu etkisi olduğuna dair yayınlara rastlanmaktadır. Kliniğimizde nefrotik sendrom vakalarında, renal amiloidoza oldukça sık rastlanmaktadır (32%). Bu nedenle diğer nefirotik sendromlar yanında ACE inhibitörlerinin, renal amiloidozda proteinüri üzerine etkisini araştırmak istedik.
MATERYEL VE METOD: Çalışmaya, tanısı böbrek biyopsisi ile konmuş, ciddi proteinürisi olan (>3 gr/gün) 9 renal amiloidozlu hasta alınmıştır. Başlangıçta 1 hasta dışında diğerlerinin böbrek fonksiyonları normaldi. Hastaların tümü normotansifti. Kaptopril (25-100 mg/gün) Tedavi verilen hastalar 1-19 ay (ortalama: 7.12 ay) takip edildi.
BULGULAR: Başlangıçta saptanan proteinüride (ortalama: 7.86±4.4 gr/gün) tedavi ile (ortalama: 6.16±4.12 gr/gün) saptanan azalma istatistiki açıdan anlamlı bulunmadı (p>0.05 ). Bir hasta ciddi hipertansiyon geliştiği için çalışmadan çıkarıldı. Tedavi sırasında 2 hastada ortostatik hipotansiyon gelişti. Serum üre, kreatinin, Na, K değerlerinde tedavi ile anlamlı bir değişiklik olmadı.
SONUÇ: Ciddi proteinürisi olan 8 renal amiloidozlu vakada kaptopril tedavisi ile proteinüride anlamlı bir azalma olmadı.

8. 
Fetal Mesane İdrar Volümü ve Amniotik Sıvı Arasındaki İlişki
The relationship between urinary volume in fetal bladder and amniotic fluid volume
Attila Çankaya, Levent Yaşar, Mustafa Seven, Kadir Savan, Bektaş Yıldırım
Sayfalar 43 - 45
AMAÇ: Fetüs mesanesindeki idrar volümünün amniotik sıvıya oları katkısını araştırdık.
MATERYEL VE METOD: Polikliniğe başvuran 118 gebede yapılmıştır. Ultrasonografik olarak dört kadran amniotik sıvı indeksi tespit edildi ve fetüs mesanesi en uzun çapından ölçüldü. İkinci ölçüm birinci ölçümü takiben 1 saat sonra yapıldı. Elde edilen sonuçlar studen-t testiyle istatistiksel olarak değerlendirildi.
BULGULAR ve SONUÇ: Fetüs mesane volümünde istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma saptanan olgularda antiotik sıvıdaki artışda anlamlı idi.

9. 
Parsiyel Epilepsilerde Magnetik Rezonans Bulguları
MRI Findings of Patients with Partial Epilepsy
A. Destina Yalçın, Asuman Kaymaz, Hulki Forta
Sayfalar 46 - 49
AMAÇ: Bu çalışmada parsiyel epilepsi tanısı oları 63 hastada Magnetik Rezonans (MR) görüntülemenin etyolojiyi belirlemedeki yeri araştırılmıştır.
MATERYEL VE METOD: Şişli Etfal Hastanesi Nöroloji Kliniği Polikliniğinde parsiyel epilepsi tanısı ile izlenen 63 hastanın MR bulguları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalardaki nöbet tipleri hem kendilerinden alınan anamnez, hem de nöbeti yakından izlemiş olan kişilerden edinilen bilgiler ışığında belirlendi. Hastaların tümünde elektroansefalografi (EEG) yılda en az iki kez yinelendi. MR incelemesinde T1, T2 ve proton yoğunluğunda aksiyal,koronal ve sagital kesitler alındı.
BULGULAR: Hastaların 32'si kadın, 31 tanesi erkek olarak belirlendi. Nöbet tipi 6 hastada basit parsiyel, 14 hastada kompleks parsiyel ve 43 hastada sekonder jeneralize olarak saptandı. Elektroamefalografik (EEG) incelemelerde 47 hastada patoloji bulundu. 16 hastada ise EEG nor­maldi. MR 36 hastada patoloji gösterdi. MR bulguları 10 hastada arroji, 5 lıastada mu/tipi ak madde lezyonu, 4 has- tada yer kaplayıcı le: ymı, 4 hastada gelişimsel anomali, 3 hastada lıipoksik aıısejcılopati, 2 hastada mezial temporal skleroz, 2 hastada ventrikül asimetrisi, 2 hastada eski kalsifiye lezyon, 1 hastada hidrosefali, 1 hastada vasküler lezyon, 1 hastada nörofibromatozis ile uyumlu multipl nodüler ak madde lezyonu olarak sınıflandırıldı. Her iki oksipital bölgede az çok simetrik hiperintens iki lezyonu olan hastaya ise kesin tanı konulamadı.
SONUÇ: Parsiyel epilepsi tanısı alanlarda görüntülemede ilk seçilecek yöntem MR olmalıdır. MR bulguları, kraniyal bilgisayarlı tomografide (BT) gösterilemeyen migrasyon anmııa/ileri, mesial temporal skleroz ve demyelinizasyonla giden proçeslerin tanınmasına olanak sağlar.

LookUs & Online Makale